Sayfalar

3 Mayıs 2021

Predators (2010)

Farklı milletlerden 8 kişi hiç bilmedikleri ormanlık bir bölgeye paraşütle atılır. Doktor haricinde geriye kalanların savaşçı ve asker olduğu bu grup, bulundukları bölgede yalnız olmadıklarını, yok edici ve vahşi uzaylı varlıkların da ormanda bulunduğunu kısa süre sonra fark edecektir. Kedi fare oyununa dönen, av ve avcının iç içe geçtiği bu yaşam mücadelesini en güçlü olan kazanacaktır.


Yapımcı Robert Rodriguez ve Yönetmen Nimrod Antal

1987 ve 1990 yıllarında çıkan iki Predator filminden sonra 2004 ve 2007 yıllarında seri Alien karakterini de içine alarak devam etti. 23 yıl sonra, yani 2010 yılında 5. film olan “Predators” ile seriye kaldığımız yerden devam ediyoruz. 2007 senesinde gösterime giren “Aliens vs. Predator: Requiem”den sonra üçüncü bir AVP filmi beklerken bu filmin gişede hüsrana uğraması sonrası proje rafa kaldırılmıştı. 20th Century Fox bu sefer ipi sağlam kazığa bağlamakta kararlı gözüküyor. Strause Kardeşlerin 4. filmdeki acemilikleri sebebiyle hilkat garibesine dönen filmden ders alan firma, “Predators”ün başına yapımcı olarak “Ekipsiz Asi” Robert Rodriguez’i getiriyor. Yönetmen koltuğunda da bizzat Rodriguez’in onayladığı Macar asıllı Amerikalı Nimrod Antal var.

Quentin Tarantino’nun kankası Rodriguez’in yapımcı koltuğunda oturması doğru bir karar olmasının yanında, neden bizzat yönetmemiş sorusunu da akla getiriyor. Üstelik 1994 yılında, “Desperado” filmi üzerinde çalışırken Predator filmi üzerine senaryo yazıp bu senaryonun taslağını 20th Century Fox’a sunmuş, ancak gereken bütçe çok büyük olduğu için reddedilmiş. Stüdyo 15 yıl sonra senaryonun filme çekilmesine yeşil ışık yakmış ve güncellenmiş, birçok revizyondan geçmiş haliyle film şimdi karşımızda. Buradan anlaşılan şu ki, Rodriguez yönetmen olarak baskı hissedeceğinden ya da stüdyonun çok fazla kendisine karışacağını düşünerekten yönetmen olarak değil de yapımcı olarak projeye katılmış diye düşünüyorum. Çünkü oyunculardan, senaryoya birçok detay da Rodriguez’in parmağını görmekteyiz. Görünmez bir yapımcıdan ziyade yönetmen yapımcı olarak filmin her yerine sirayet eden Rodriguez, 23 yıl sonra Predator serisinin de geç kalmış prestijini tekrardan şahlandırıyor. Bu söylediklerimi destekler nitelikte olan veri de Rodriguez’in proje üzerinde yaratıcı bir kontrole sahip olması için filmin 20th Century Fox yerine kendi şirketi “Troublemaker” stüdyolarında çekmesi.
 
“Predators”un ne kadar Rodriguez filmi olduğunu anlamak için de “Cuchillo” karakterinin Danny Trejo’nun oynadığını bilmek yeterli sanırım. Trejo’nun filmdeki isminin Cuchillo (İspanyolca bıçak anlamına gelir) olmasının bile Rodriguez filmleriyle bir bağlantısı var. Trejo’nun Rodriguez filmlerindeki karakterlerinin çoğu bıçak veya keskin aletlerin adını almıştır.

Rodriguez’in kariyerini biliyoruz. Neredeyse maliyetsiz işlerle yüksek miktarda gişe gelirleri elde ettiği de bir gerçek. Sırf ismini duyup bile filmlere gidecek olan seyirci vardır. Bu sebeple Rodriguez ismi çok doğru bir karar. Peki Nimrod Antal Rodriguez’in gölgesinde mi kalıyor, filme kendisinden hiç bir ek katkı sağlayamamış mı biraz da bundan bahsedelim... Öncelikle bir gerçek var ki Nimrod Antal film için düşünülen ilk isim değil. Kendisinden önce Neil Marshall, M.J. Bassett, Bill Duke, Marcus Nispel, Peter Berg ve Darren Lynn Bousman isimleri geçmiş. Nihayetinde Antal işe alınmış. Bunun sebebiyse Rodriguez’in Antal’ın önceki filmleri “Control” ve “Vacancy”yi beğenmesiymiş. 2009 yılında çektiği “Armored” filmindeki kalabalık oyuncu kadrosunu yönetmesi ise Predators’un dümenine geçmesine vesile olmuş.

1987 yılındaki ilk filmdeki gibi “Predators” filminde de 8 kişilik askeri bir ekip var karşımızda ve yine ormandayız. Armored filminde de epey bir  kalabalık ve şöhretli oyuncu kadrosunu yöneten Antal’ın projeye dahil olması yerinde bir karar olmuş. Filmi izlerken yapımcının müdahaleleri ve kendi yönlendirmeleri fark ediliyor. Antal’ın bu film için pasif kaldığını düşünmüyorum. Ancak bu Antal’ın dokunuşudur diyeceğimiz belirgin kareler görmek de zor. Zaten filmografisine bakınca 2010 yılından sonra Antal için sinema kariyeri askıya alınmış gibi gözüküyor. “Servant”, “Wayward Pines” gibi dizilerin yönetmenliğine soyunmuş. Sinema sektöründe olmamasının sebeplerini bilemeyeceğim ancak Rodriguez cephesine bakacak olursak kariyer grafiğinin “Predators” filminden sonra hızla yükseldiğinin farkına varmak güç değil. Bu da filmin kime daha çok yaradığını biraz olsun belirginleştiriyor.

Antal’ın bir başarısı varsa o da 40 milyon bütçeli filmin zamanında çekimlerinin bitmesi ve yapım şirketine 127 milyon dolar kazanç sağlaması olmuştur. Bu film “Aliens vs Predator: Requiem” ile aynı bütçeye sahip. İki filmin arasındaki kaliteyi ve seviye farkını anlatmaya gerek yok sanırım... Bunlar haricin de “Armored” filminde oynayan Laurence Fishbourne’ün çok kısa bir sahne de olsa “Predators”da rol alması da Antal’ın sosyal ilişkileriyle açıklanabilir diye düşünmekteyim. İlk filme çok fazla benzese de saygı duruşu olarak defalarca göndermelerde bulunmuş olsalar da seriyi ilerleten hamleler de yapılmış. Seriyi izlemiş olanlar her filmde olan, artık yazılı olmayan kanun yerine geçmiş sahneleri anımsayacaktır. Benim için bu sahneler biraz zorlama oluyor. Alien filmlerinin gerisinde kalmasının sebeplerinden birisi de geçmişle bağlarının kurulamamış olmasıdır Predator filmlerinin. Birçok kişi “Predators”u ilk filmin karbon kopyası olarak görmek de haksız değiller. Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi ben kendi nazarımda Predator’u ormanda görmek istemiyorum. Daha başka plantasyonlarda görebiliriz ya da geçmişleri hakkında bilgi alsak daha yararlı olabilir. Hele de gezegenlerini görsek tadından yenmez. Ancak orman fetişi hiç dinmiyor, hiç bitmiyor. Bu faslı kapatmadan önce son olarak seride en sevdiğim ikinci film olarak (en sevdiğim 1987 yapımı ilk filmdir) “Predators”u söyleyebilirim.


Predator Kardeşliği Yola Çıkıyor

Sanırım filmi tasarlayanlar arasında Yüzüklerin Efendisi hayranı olanlar var. 8 kişilik ekibin (Aslında 9 kişi ama filmin başında paraşütü açılmayıp yere çakılmış bir cesedi görürüz) ormanda ve taşlık alandaki yürüyüşlerini,  ip gibi dizilmiş sıra sıra ilerlemelerini geniş açıyla, bazen ters ışıkta görmemiz aklıma Yüzüklerin Efendisi filmlerini getiriyor. Caradras Dağı’na gittikleri sahneler ile büyük benzerlik barındıran bu sahnelerin çok kaliteli olduğunu belirtmek isterim. Paraşütü açılmayıp düşen askeri de Moria’da sonsuz çukura düşen Gandalf olarak farz etmek zorlama olmaz sanırım. Eğer düşündüğüm gibilerse güzel göndermeler olmuş.
 
Filmin oyuncu kadrosununun 6 filmlik serideki en iyi oyunculardan örülü olduğunu söyleyebilirim. Cast seçiminde muntazam bir başarı var. Filmde kimler yok ki! 29 yaşında “The Pianist” filmiyle en genç Oscar ödülü sahibi olan Adrien Brody; en iyi yardımcı erkek Oscar ödülüne “Moonlight” ve “Green Book” filmleriyle iki kez kavuşan Mahershala Ali; “Matrix” filmleriyle ününe ün katan, “What Love Got to Do with it” filmiyle de Oscara aday olmuş Laurence Fishburne; Quentin Tarantino filmlerindeki aldığı rollerle ikinci baharını yaşayan Walton Goggins; Brezilyalı güzel ve başarılı oyuncu Alice Braga; Spider-Man 3 filminde Venom rolü başta olmak üzere birçok yapımda hafızalara kazınan rollerle buluşan Topher Grace ve daha fazlası bu filmde buluşmuş. Oyuncular sadece doku doldurma amacıyla filmde bulunmuyorlar, hepsinden fazlasıyla iyi performanslar alınmış. Yani kadro hangi filmde oynadıklarının bir hayli farkında gözüküyor...

Gelelim filmin ilk film ve varsa diğer filmlerle olan benzerliklerine ve göndermelere. Ben başka filmlere yapılan göndermeleri abartı derecede fazla olmadığı müddetçe olumlu görüyorum. Ancak “Predators” kantarın topuzunu biraz fazla kaçırmış gibi gözüküyor. Bunu da yapımcı ve yönetmenin ilk Predator filmi başta olmak üzere seriye hayran olmalarından (AVP filmleri hariç) kaynaklı olduğu anlaşılabiliyor. Arnold Schwarzenegger ve kaslı arkadaşlarının Predator tarafından orman içinde kısılıp kalmaları gibi “Predators”de özüne dönüp mekanını orman olarak seçiyor. Üstelik seriyle temas kuran filmde ilk filmde açıklanmayan bazı detaylar bilgi olarak seyirciye aktarılıyor. Bu da kan bağının oluşması ve evrenin çeperlerinin kuvvetlenmesi için önemli göstergeler. Bunlardan biri Isabelle’in (Alice Braga), Binbaşı Alan Dutch’ın (Arnold Schwarzenegger) Guatemala ormanında 23 yıl önce meydana gelen bir Predator ile ölümcül karşılaşmasını bilmesi ve bunu Royce’a (Adrien Brody) anlatması. Spetsnaz özel askeri birimden olan Nikolai’nin (Oleg Taktarov) silahı bir M134 Minigun. İlk filmde Jesse Ventura’nın oynadığı Blain karakterinin kullandığı silah da bir minigun. Seride aklınızda kalan üç şey nedir diye sorulacak olsa çoğu seyircinin cevabı bu sahne ve Blain’in bu silahı kullandığı sahne olacaktır.

Mombasa (Mahershala Ali) bir ağaca uzun uzun bakar ve orada bir şey gördüğüne emin gibidir. Bu sahnede ilk filmdeki Sonny Landham’ın oynadığı Billy karakterinin başından geçen sahneye neredeyse çok benzer. Billy’nin kızılderili olup etnik kökeni ile alakalı boynundaki kolyeye dokunması gibi, Mombasa’nın da Müslüman olup namaz kıldığı sahneyi görmemiz psişik güçleri hakkında bizlere ipucu verir. Hanzo (Louis Ozawa) karakterinin yine Billy’ye benzer bir davranış göstererek teke tek Falconer Predator ile kapışmasını seyrediyoruz. Çamur hadisesi yine radarımıza giriyor. Serinin olmazsa olmazlarından olan, Predator’e “Ne çirkin suratlı bir o.. çocuğusun!” sövüşünü yine duyuyoruz. Yine en bariz benzerliklerden biri de ilk filmdeki Arnold’un şelaleye düştüğü sahnenin tüm ekibin başına gelmesi olarak söyleyebiliriz. Bunlar benim fark ettiklerim, açıkçası gözümden kaçmış daha fazla sahnelerinde olduğundan eminim. Bu kadar çok benzerlik olması beni usandırdı, eski filmlerin üzerine eklemlendirme yapılıp evren hakkında daha fazla yeni bilgiler verilmesini isterdim. Bu kadar da abartılarak ilk filmin kültleştirilmesi filmin bataklığa batıp orada debelenmesi olarak tasvir edilebilir.
 
Neyse ki askeri ekibin farklı kıtalardan “random” seçilen karakterler olması, birbirlerini tanımıyor olması farklı bir çeşni katmış. Ancak herbirinin İngilizce bilmesi ise büyük nimet… Film diğer filmlerin aksine çok daha fazla replik ağırlıklı sahnelerle bezeli. Çok fazla konuşan kafalar var. Savaş sahneleri ile birlikte denge tutturulmuş. Seyirciye beklediği aksiyonu yeterince vermişler. Gündüz çekimleri ve detaylı Predator tasarımlarını doya doya izleyebiliyoruz.


Hayatta Kalma Mücadelesi

Son yıllarda hayatta kalma temalı filmlerde bir hayli artış gözleniyor. Aslında film sektöründen daha çok oyun sektörü bu konuya ağırlık vermekte.  “Fortnite”, “PUBG” ve daha birçok oyun Battle Royale ismi verilen, belli sayıdaki kişinin dar bir alanda hayatta kalma mücadelesi verdiği savaş konseptini işliyor. (Predator’ün bile bu temayı işleyen oyununu çıkarttılar: “Predator: Hunting Grounds) Aslında bu türe ismini veren bir film var. O da 2000 yapımı Kinji Fukasaku’nun “Battle Royale”i . Türün en popüler ve bilinen filmi ise 2012 yapımı “Hunger Games”.  Konu her filmde değişse de birbirine benzer. Bir noktaya bırakılan yarışmacılar ya da kurbanlar onlara ne derseniz deyin, birbirlerini öldürmektedir. Son kalan kişi cehennemden çıkar ve yarışmanın kazananı olur. Predator serisinin de Fukasuka’nın konseptinden iştahlandığını farz edebiliriz. Ancak filmlerin benzerliklerini, senaristlerin ilhamlarını tarihsel olarak daha da eskilere yontabiliriz. Bana kalırsa tüm bu filmlerin atası Arnold Schwarzenegger’in oynadığı  1987 yapımı “The Running Man” dir. “Predator” (1987) ile aynı sene çıkmamış olsa Predator filmlerinin yaratıcıları Jim ve John Thomas kardeşlerin Running Man’den esinlendiklerini söyleyebilirdim. Belki de sırf bu film yüzünden Arnold ile çalışmak istediler veya senaryolarında değişikliğe gidip Running Man konseptini kullandılar. Bunların hepsi mümkün…
 
Zaten önceki filmlerde de Predator zevk için ya da bilmediğimiz başka sebeplerden insan avlıyordu. Gösterilmese de insan haricinde daha birçok canlıyı da öldürdüğünü biliyoruz. Bu sefer “Predators”de kurbanlar, Predatorlerin spor alanlarında antrenman amaçlı avlandıklarının farkında. Hatta sadece insan–predator kapışmasından ziyade başka türde canlıları da bu filmde görmekteyiz. Bunlardan biri de kısa bir sahnede gözüken ve üzerinde çok durulmayan “Nehir Hayaleti”. Tasarım ilk filmde Jean-Claude Van Damme tarafından canlandırılan Predator orijinal tasarımına bir hayli benziyor. Bu da ilk filme saygı duruşu olarak not edilebilir. Predator haricinde başka varlıklarında olabileceğini göstermesi ve sonraki filmlerde başka yaratıklarında ortaya çıkabilme ihtimalini geliştirdiği için önemli bence. Bu detaylar “Predators”u Hunger Games ve birçok filmin öncüsü yapıyor. Battle Royal konseptini farklı yollardan işleyen, insan haricinde uzaylıları da savaş alanına atan farklı bir varyasyon olmuş filmimiz.


Yeni Predator Irkı ve Radikal Kararlar

İstisnasız Predator sagasına izleyiciyi en fazla doyuran ve önemli bilgiler veren film “Predators”tür. 5 film oldu arpa boyu yol alamadık diyenlerdenseniz size hak veririm. Nasıl ki ilk filmde çok az görmemiz Predator’ü filmin heyecan katsayısını arttırdıysa onları ekranda fazla görmeyişimize bir nebze katlanabilirim. Ancak bilgiden yoksun kalmak can sıkıcı oluyor ve izleyici olarak oyalandığımı düşünüyorum. “Alien vs. Predator” filminde dünyaya geldiklerini, uzaylı tanrılar olarak insanlar tarafından saygı gördüklerini öğrenmiştik. Onun haricinde elimizde, ne olduklarına ve amaçlarına yönelik bilgimiz yok ya da çok kıt. Ancak bu filmde bu biraz değişiyor. Daha sonra çekilecek muhtemel filmler için kerteriz noktası kurulmuş ama ne yazık ki bu filmin izinden giden başka film gelmedi (2018 yapımı The Predator farklı bağlamda değerlendirilmektedir). Yapımcı firmanın filmin sonu itibariyle devam filmine gitmemesi de bir hayli ilginç. Hala umut olduğunu düşünüyorum. 
 
Peki, elimizde ne var öyleyse? Öncelikle gezegenimiz Predatorlerin gezegeni olmasa da  buraya her mevsim geldikleri ve zevk için, spor olması amacıyla avlandıkları bir yer. Predatorlerin ana yurtlarını göremesek de ilk defa dünya yüzeyinden farklı bir noktada geçmesi bir gelişim ve tasarımdır. Riskli bir karar olsa da işliyor. Şayet geneli ormanlarla kaplı olması yine köklere dönüşün sinyallerini gösteriyor. Dünyayanın kardeşi gibi bir gezegen olduğunu söyleyebiliriz. Oksijeni de bol, suyu da. Güneş uzun süre batmıyor, pusulalar çalışmıyor, ölümcül bitkilerle kaplı. El değmemiş, üzerinde canlı barınmayan ve bu sebeple kirlenmemiş bir gezegen. Edwin’in (Topher Grace) “Archaefructus liaoningensis” olarak  tanımladığı bitki aslında birkaç milyon yıl önce nesli tükenmiş bir canlı. Bulundukları yerin pre-dünya olması da olası. Şartlar ve bulgular bu yönde.

Gezegene atılmaları muamma olarak kalıyor. Bu işin altında Predator teknolojisi mi var; bir tür ışınlanma gibi, yoksa insan eli mi değmiş bilmiyoruz. Başka filmlerde bu konuya değinebilir ve gizem aralanabilir. Predatorlerin geçmişleriyle ve bulundukları gezegen hakkında önemli bir detay da avcı kampında, bir insan kafatasının yanında Neandartel kafatasının bulunması. Neandartel alttürlerinin neslinin kırk bin yıl önce tükendiğini bilmekteyiz. Bu da Predatorlerin 40 bin yıl önce de var olduklarını, belki de daha eski olabileceklerini gösteriyor.

Gelelim yeni nesil Predatorlere. Değişik bir ırk, standart Predatorlerden daha büyük ve hacimliler. Daha vahşi ve iletişim kurulmaz olduklarını okuyabiliriz. Onlar için süper yırtıcı diyebiliriz. Alien vs. Predator filminde olduğu gibi yine 3 savaşçı Predator var karşımızda. “Tracker Predator” bir başka ismiyle de “Flusher Predator” ismini kontrol ettiği, sahibi olduğu tazı benzeri, av köpeklerini de andıran vahşi canlıları kontrol etmesi dolayısıyla almıştır. Filmin en radikal kararlarından biri de bu canlıların Predatorlerin hakimiyetine verilmesidir. Evren biraz daha genişliyor. Tasarımları ve kullanılışlarını sevdim... Hatta Royce’un sürek avı iması tam anlamıyla varlıklarının sebebini karşılıyor. “Falconer Predator” ise kartal gibi göklerde uçan teknolojik alete sahip olmasıyla oldukça havalı. Bu cihaz sayesinde avlarını kolayca bulabiliyor. “Berserker Predator”de başta çene tasarımıyla çok cool duran ve oldukça güçlü bir kardeşimiz. Filmde bir adet de klasik Predator görerek bayram sevinci yaşamış gibi oluyoruz.

Filmin ismi neden Predator 3 değil sorusuna gelecek olursak, kardeş ürün “Aliens” (1986) filmine bir övgü var gibi duruyor. Sanırım yazılıp çekilemeyen senaryolar her zaman daha iyi olacak Predator filmlerinde... Bu film için düşünülen sonda Schwarzenegger olacakmış. Yeni bir şey değil aslında, her Predator filmi öncesi ismi geçiyor neticede. Ancak kendisinin kullanılışı eğer gerçekleşseymiş çok havalı durabilirmiş. Düşünülen son şu şekilde olacakmış: Dutch tam takır Predator kıyafetleri içinde birkaç Predator ile birlikte uzay gemisi ile gelir ve hayatta kalanlara ödüllerini verir. Dahice ve ağız sulandırıcı bir son olurmuş. Şu adam ölmeden ufak da olsa bir sahnede gözükmesi şart oğlu şart.

Predator silahlarını izlemek yine çok güzel. Lakin bu sefer insanların kullandığı silahlarda göz dolduruyor. Bir hayli değişik, öldürücü ve ekrana yakışan cinsten silahlar. İlk filme ait benzer tınıları dinlemek hatta bir yerde klasik ses kuşağını duymak duygulandırdı. Gerçekten de en iyi film müziklerinden biri olabilir ilk filmde kullanılanlar.


Sonuç
 
Farklı kabilelere mensup Predatorlerin olduğu bir Predator filmi… Hayal ötesi ama gerçek. “Aliens vs Predator: Requiem” de Alien, Predelian’a evrilmişti ama bu sefer olan bir başka. Çünkü kabilelere ayrılan Predatorler fikri evreni geliştiriyor. Predator tarihini anlık olmaktan çıkarıp geçmişe dayandırıyor. Senaristler daha sonraki projeler için çok güzel zemin hazırlamışlar. Belki çok daha fazla farklı ırkı görebiliriz sonraki projelerde. Oldukça başarılıydı bu hamle.

Predator filmlerinin ana izlencesi her zaman insanları avlamak olmuştur. Ana odak hep Predator olmuştur. İlk filmde çok az görsek de bu bir kadim sinema tekniğidir ve yönetmen John McTiernan uzun bir süre Predator’u göstermeyerek seyirciyi germeyi başarmıştır. Yani püf nokta az gösterip seyirciyi merakta tutmak. Ama 5. filmde artık izleyici bildiği bir şeyi  daha detaylı görmek istiyor. İşte burada mükemmel bir Meksika açmazı ortaya çıkıyor. Bunun altından kalkmak içinde ehil bir yönetmen olmak şart. Sihrin bir kısmı her şeyi görmemekte yatıyor, ilk filmde yaklaşık 60 dakika boyunca gözükmeyen Predator’ün kullanılışı taslak olarak kafalarda yer etmeli. Bu filmde de dengeli bir tonaj tutturulmuş. Parodiye kaçmadan yeni ırkı merak ettirerek seyirciyi ilk filmdeki gibi heyecanlandırmayı başarmışlar.

Gizem sadece Predator kanalıyla da sağlanmıyor üstelik. Doktor karakteri ve geçmişini bilmememiz, Noland’ın hikayeye dahil olması ve anlattıkları, yaşadığı başka bir uzaylı canlıya ait olduğu şüphe götürmez sondaj cihazı ve daha birçok gösterilip cevapsız bırakılanlar, filmin karizmasını arttırıyor. Replikler de izleyiciyi canlı tutuyor, üstünde hayli kafa patlatılmış.

Filmin sonu beni tatmin etmesinin yanında devam beklentisine de soktu. Ama ilginçtir ki 6. filmin çıkması için 8 sene beklenecektir ki o filmde bu filmle pek alakadar değildir. Ben bu filmi sevdim, hataları yok mu var. Pür dikkat izleyen izleyiciler oldukça saçma sapan, absürt sahnelerin varlığına şahit olacaktır ancak filmden alınan zevki asla baltalamıyor. Kadrosundan, oyunculuğuna, evreninden, Predator tasarımına kadar serinin fanatiklerinin karnını doyuracaktır. Seriden bihaberseniz ve yalnızca bu filmi izleyecekseniz de gönül rahatlığıyla kendini izlettirir. Serinin son filminde görüşmek üzere...


Yazar: Umut Uçan

0 yorum :

Yorum Gönder