Sayfalar

15 Ocak 2021

Dabbe (2006)

2000’li yıllara kadar iki elin parmaklarını geçmeyen Türk korku filmleri, 2006 yılında gösterime giren “Dabbe” ile büyük bir sıçrama yakalamış ve ilk kez bu filmde baskın bir şekilde gördüğümüz “kötücül cinler” teması, Türk Korku Sineması’nın tozlu raflarının cinli filmlerle dolmasına yol açmıştır. Temeli İslam inancına dayanan, zamanla bir korku unsuru haline gelen ve Dabbe’nin şimdilik 6 filmlik bir seriye dönüşmesini sağlayan cinler, Hasan Karacadağ’ın filmleri ile başlayan süreçte birer tüketim nesnesine dönüştürülmüşlerdir.

Sinemanın Korkuyla Tanışması

Georges Méliès’ın çektiği “Le Manoir du Diable” (Şeytanın Şatosu, 1896), sinema tarihinin ilk korku filmi olarak anılır. Bazı kaynaklarda sinema tarihinin ilk vampir filmi olarak da adı geçen bu iki dakikalık kısa filmde, bir yarasanın “Mephistopheles” isimli şeytana dönüşmesi ve ona gösterilen bir haç yüzünden yok olmasını izleriz. Film, sinema tarihinin ilk korku filmi olarak anılsa da korku türü içinde konumlandırılmak için fazlasıyla yumuşak ve eğlenceli bir yapıya sahiptir.

Bu filmden bir yıl sonra, yani 1897 yılında Oscar Méténier’in Paris’in eğlence merkezi Pigalle’de kurduğu ve korkuyu sahneye taşıyan ilk tiyatro olma özelliğine sahip olan “Le Théatre du Grand Guignol”, 1963 yılına dek varlığını sürdürmüştür. Geleneksel kurallara uymayan bu tiyatro, aşırı derece şiddet ve bol kan ile insanların ilgisini çekmeyi başarmıştır. Bir çığ gibi büyüyen bu ilgi, İngiltere ve İtalya’da benzer tiyatroların kurulmasını sağlamıştır. Ama bu tiyatronun asıl önemi, sessiz sinemaya kaynaklık ederek sinemadaki korku türünün gelişmesini sağlamış olmasıdır.[1]

Yalnız ve güzel ülkemizin topraklarına geldiğimizde, “Çığlık” (1949), “Drakula İstanbul’da” (1953) ve “Şeytan” (1974) gibi türün gerekliliklerini yerine getirmekte zorlanan ilk denemeleri görürüz. Başarısız ilk denemeler, korku filmi olmayı beceremeyen uyarlamalardan sonra -Kutluğ Ataman’ın ilk sinema filmi olan “Karanlık Sular”ı (The Serpent’s Tale, 1995) saymazsak- Türkiye’de gerçek anlamda korku türünün örneklerini görmemiz için 2004 yılını beklememiz gerekecektir. “Dabbe” filmi gösterime girmeden önce seyirci bu konuda sadece iki örnek görmüştür: ilki Taylan Biraderler’in çektiği “Okul”, diğeri ise Orhan Oğuz imzalı “Büyü”. O dönem popülerliği tavan yapan “hayalet” temasının ekmeğini yiyen “Okul”un aksine “Büyü”, cin filmlerinin öncüsü olmayı denemiştir. İkisinin de gişede hatırı sayılır bir başarı yakaladığını söyleyebiliriz ama aynı zamanda ikisinin de gerçek anlamda türün pespaye örneklerinden olduğunu belirtmeliyiz! Başarısız filmler olmasına rağmen bu filmlerin bu kadar fazla izlenmesinin sebebi olarak seyircinin türe olan açlığını göstermek sanırım yanlış bir tespit olmayacaktır.


Ve Sonra Japonya’dan Hasan Karacadağ Gelir!

Türk seyircisinin korku filmlerine olan açlığını göz önüne aldığımızda, “Dabbe”nin haberleri ortada dolaşmaya, afişleri duvarları süslemeye, fragmanları internette ve televizyonda dönmeye başlayınca, doğal olarak birçok sinemasever heyecanlı bir bekleyişe girmiştir. Zira başarılı afiş çalışmaları ve merak uyandırıcı fragmanları ile “Dabbe”, adeta “İşte yıllardır beklediğiniz Türk korku filmi benim!” diyerek büyük bir beklenti yaratmıştır. Ama sonuç maalesef beklendiği gibi olmamıştır! “Dabbe”, fragmanlarında kullanılan başarılı sahneleri dışında pek bir numarası olmayan, korkutmaktan öte sinir bozup güldüren bir film olarak hafızalara kazınmıştır. Kazınmıştır kazınmasına ama yarattığı beklenti de gişede ona büyük bir geri dönüş sağlamıştır. 29 hafta gibi uzun bir süre gösterimde kalan “Dabbe”, toplamda 539.381 kişi tarafından izlenmiştir. Üstelik 250 bin YTL gibi düşük bir bütçeye sahip olduğunu ve sadece 80 kopyayla gösterime girmesine rağmen 6 hafta içinde toplamda 468.000 kişinin filmi izlediğini de eklemeliyiz.[2]

Kiyoshi Kurosawa’nın “Kairo” (2001) filminin remake’i olan “Dabbe” ile Hasan Karacadağ, Kurosawa’nın filminin ana hikâyesini, olay örgüsünü, görselliğini, atmosferini kısacası her şeyini olduğunu gibi alıp buna kendi özgün cin hikâyesini sokuşturarak, Türk sinemasında yeni bir furya doğmasına sebep olmuştur! Burada şunu da hatırlatmak gerekiyor, “Okul” ve “Büyü” filmleri gişede “Dabbe”den daha başarılı olmuşlardır. Ama bu filmler bir ülkedeki tür sinemasının önünü açacak bir fikir ya da özgünlük barındırmadıkları için şu an isimlerinden başka bir şey hatırlamıyoruz. Buram buram Hollywood kokan bu iki filme kıyasla Hasan Karacadağ’ın bu ilk filmi, kötü bir deneme olmasına rağmen bir anlamda umut ışığı yakmayı da becermiştir. Zira “Dabbe”, kendi kültürümüzden beslenen yerli korku sinemasının ilk sinyalleri vermiştir. Evet, “Dabbe” belki “Kairo” filminin remake’i olmayı fazla abartmış ve görsel olarak herhangi bir yenilik ortaya koyamamıştır ama içerik olarak bizden olmayı da başarmıştır. Üstelik Karacadağ, Japon korku filmlerinin vazgeçilmez unsuru olan hayaletin yerine, kültürümüzdeki en önemli korku unsurunu, yani cinleri kullanarak bir furyayı da başlatmıştır. Bu yüzden de şu an Türk Korku Sineması denince, Karacadağ’ın akla ilk gelen isimlerden biri olmasına şaşırmamak gerekir.


İnternet Paranoyasının Yansımaları

Hasan Karacadağ’ın hikayeyi temellendirirken en çok bel bağladığı şey, o zamanlar tam anlamıyla bir bilinmezlik olan “internet” olur. Filmin iskeletini oluşturan internet paranoyası, “İnternette çok popüler olan yeni dinler ve tarikatlar” repliği ile de gerçek bir zemine oturtulmaya çalışılır. “Aslında son zamanlarda şu internet meselesi onu iyice karanlık biri haline getirdi.” gibi replikler ise internetin halk nezdindeki yerini gözler önüne sermesi bakımından önemlidir. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde Dabbe’nin öncelikli kurbanları da internetle fazla haşır neşir olanlardır! Filmin çekildiği dönem pek fazla yaygın olmayan, gizemli tarafları ile birçok komplo teorisini bünyesinden barındıran internet ile ilgili şu an böyle bir film çekmenin fazlasıyla komik olacağı da aşikardır. Bu bağlamda baktığımızda “Dabbe”, interneti bir korku unsuru olarak kullanması bakımından önemli ama zamana direnemeyen hatta çok çabuk eskiyen yapısıyla unutulmaya mahkum bir filmdir. Zaten ilerleyen filmlerde “Dabbe” fikri de değişecek ve başka noktalara doğru evrilecektir.

Teknolojinin bir korku unsuru olarak kullanılması elbette özgün bir fikir değildir. Zaten “Dabbe”nin klasik Japon korku filmlerindeki unsurları alıp bunları Türk-İslam motifleri ile bezeyerek yerli bir tat yakalamaya çalıştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nihayetinde mesele basittir! Karacadağ, kendi toplumuna istediği şeyi verir: içeriği kendi kültüründen beslenen, fazla düşünmeden tüketilen, popüler olandan kopmayan ve tıpkı korku tüneli gibi korkuturken eğlendiren bir korku sineması! Yönetmen, geçmişteki bilgileri ve tanıdık olan cin inanışını alıp bunları kendi zihinsel süzgecinden geçirerek, tüketicilerin reddedemeyeceği yepyeni bir ürün ortaya koyar: metalaştırılmış cinler…


O, Harekete Geçti!

Film, ilgi çekici bir giriş jeneriği ile başlar. Akabinde gelen ve filmin sonuna atıfta bulunan sahne, alt metni güçlü unsurlar barındıran oldukça gizemli ve düşsel bir dokuya sahiptir. Tabii filmin geri kalanının ne kadar “derin” olduğunu tartışılır ama bu çarpıcı girişin seyircinin filmin dünyasına girmesi konusunda motivasyonunu arttırdığı da bir gerçektir. Bu düşsel sahneden sonra kendimizi sürekli düş ile gerçeğin iç içe geçtiği bir dünyada buluruz. Yönetmen, izlediklerimizin gerçek mi yoksa düş mü olduğunu ayırt etmemizi istemez. Hatta bu konuda sürekli olarak kafamızı karıştırmayı tercih eder. Flashback mi düş mü gerçek mi olduğu belli olmayan ara sahneler ile ana hikaye sürekli olarak bölünür. Bu durum tekinsizliği arttırırken, gerçek ile rüyanın yer değiştirdiği bir atmosfer yaratır. 

Öte yandan sık sık şimdi ve gelecek arasında da mekik dokuruz. Zira ölecek olan karakterler, ölmeden önce gelecekteki halleri ile hasbihâl eder. Bu da aslında internet paranoyasının bir tezahürüdür; interneti kullanan kişinin sürekli takip edildiğinin, bilgilerinin ele geçirildiğinin ve bu bilgilerin gelecekte ona karşı kullanılacağının korku kisvesi altında yapılmış bir eleştirisidir. Dabbe’nin geleceği görmesi ve zamana hakim olması fikri teoride güzel olabilir ama pratikte pek başarılı bir şekilde uygulandığı söylenemez. Bu konuda karşımıza çıkan bazı sahneler o derece gülünçtür ki filmin sürekli olarak inşa etmeye çalıştığı korku atmosferini yerle bir eder.


Kıyametin Sanal Hali

“Dabbe”, sadece korku filmlerinde alışık olduğumuz davetsiz misafirler olan hayaletlerin yerini cinlerin aldığı bir korku filmi değil; aynı zamanda da tüm dünyayı ilgilendiren bir “kıyamet”in hikayesidir. Zaten Kur’an-ı Kerim’in Neml suresinin 82. ayetinde geçen Dabbe, kıyamet zamanı ortaya çıkacak bir yaratığın ismidir. İşte bu noktadan hareket etmeye çalışan Hasan Karacadağ, ne yazık ki kıyameti sadece bir sos olarak kullandığı için bir kıyamet atmosferi yaratmayı başaramaz. Daha çok Dabbe’nin lokal anlamda etkilerine odaklanan ve bu konuda bir nebze de başarılı olan film, genele yaymaya çalıştığı kıyameti oldubittiye getirerek fena halde çuvallar. Japonya’da bolca gerçekleşen intihar vakalarından ve Amerika’da 1337 kişinin kendini öldürdüğünden bahsederek kıyametin dünya geneline yayıldığını ispatlamaya çalışan kısımlar, korku sinemasının en önemli örneklerini gördüğümüz bu iki ülkeye yapılan hoş göndermeler olabilir ama yeterli olduklarını söylemek imkansızdır!

Bu noktada aklımıza, bölgesel bir hikaye ile evrensel bir konuyu anlatma konusunda oldukça mahir olan M. Night Shyamalan ve onun nevi şahsına münhasır uzaylı filmi “Signs” (İşaretler, 2002) geliyor. Uzaylıların dünyayı istilasını; iki yetişkin, iki çocuk ve bir ev ile anlatmayı başaran Shyamalan’ın aksine Karacadağ, daha fazla karakter ve daha fazla mekan ile cinlerin dünyayı istilasını anlatmayı beceremez. Shyamalan, “gösterilmeden yaratılan gerilim daha güçlüdür” ilkesini başarıyla uygulayarak bizi yerimizde hop oturtup hop kaldırarak sürekli tedirgin bir ruh haline sokar. Karacadağ ise neredeyse tamamen ilkel tetikliyicilerden medet umarak her şeyi yerli yersiz gözümüze sokmayı tercih ettiği için filmin dünyasına bir türlü giremeyiz. Üstelik bunu yaparken görsel efektlerin gerçekten göstermeye değecek kadar iyi olup olmadıklarını da umursamaz! Bir anlamda kıyamet hikayesi anlatan “Signs”, başka yerlerde meydana gelen vakaları bize hem daha inandırıcı hem de daha doyurucu bir şekilde verirken, benzer formülü kullanmasına rağmen “Dabbe”nin “dünyadan haberler”i sahnelerin aralarına zorla sıkıştırılmış hissiyatı yaratır. Liste uzayıp gider… Hasılı üslubunu ve çözüm önerilerini göz önünde bulundurduğumuzda birçok film ile bağ kurabileceğimiz “Dabbe”, vaat ettiği kıyamet atmosferini yarat(a)maz. Aslında yönetmenin kıyamet meselesini pek umursamadığını hatta devam filmi için aralık bir kapı olarak kullandığını söylersek pek de yanılmış sayılmayız.

Elbette “Dabbe”nin tek sıkıntısı bu değildir. Zira bir kıyamet hikayesi anlatmaya çaba sarf ederken bir çuval inciri berbat eden ve cinlerin insanlara verdiği azaba odaklanırken burun kıvırdığımız “intikamcı hayalet” filmlerini mumla aratan bu filmin, bir de polisiye tarafı olduğunu hatırlatmamız gerekir! Anlaşılması güç ölümleri araştıran dedektifimiz olayları çözmeye çalışırken sıradan bir karaktere göre daha fazla malzeme barındırarak filme daha çok hareket katar, daha doğrusu katacakmış gibi gözükür. Ama film ilerledikçe tıpkı “kıyamet” gibi “poliseye” kısmının da göz boyamak için filme yerleştirilmiş tatsız bir sos olduğunu fark ederiz.


“Gerçeği ters yüz etmeye hazır mısın?”

Yönetmen, teknik anlamda denemeler için bir uygulama sahası gibi kullandığı filmde, üzerinde bahsetmeye değmeyecek oyunculuk hezeyanlarını, bol kepçe kullandığı ipe sapa gelmez görsel efektlerle maalesef hafifletemiyor; bu yüzden sırtını sinematografiye yaslıyor. Karacadağ, filmin karanlık dünyasını inşa ederken tekinsizlik hissiyatı veren unsurları kullanmak konusunda elini hiç korkak alıştırmamış diyebiliriz. Kadrajın büyük bölümünü tavan ile dolduran genel plan çekimler, büyük ve boş odalar, gülmeyen insanlar, durağan hayat manzaraları, garip görüntüler ve tedirgin edici sesler… Filme bol bol serpiştirdiği bu unsurlara ek olarak Karacadağ, atmosferi destekleme konusunda ışıklandırmanın nimetlerinden faydalanmayı da ihmal etmiyor. Herhangi bir olayın gerçekleşmediği sahnelerde rahatsız edici bir parlaklık ve sıcak renkler kullanılırken, metafizik olaylar vuku bulurken kasvetli ve bol gölgeli bir ışıklandırma bizi karşılıyor. Filmin ışıklandırma konusundaki bu başarısının yanında ses tasarımının da dikkate değer olduğunu ve ses kuşağının yaratıcı tercihler ile zenginleştirildiğini söyleyebiliriz. Bu konuda kuşkusuz akla ilk olarak, dial-up modem sesini bir korku unsuru olarak kullanması gelecektir! Belki çözmesi çok zor olmasa da “Cinler bize göre aynanın içindekilerdir” repliği ile temellendirilen “388@0” meselesi ise filmin en orijinal kısmı olarak hafızalarımıza kazınmıştır. 

Son tahlilde, henüz ülkemizde korku türüne dair örneklerin yok denecek kadar az olduğu bir zamanda ortaya çıkan Karacadağ, kendi toplumunu iyi gözlemlemiş ve bu gözlemlerini kültürel birikimi ile doğru bir formülde harmanlayarak “Dabbe” gibi bir film ortaya koymuş ve yeni bir furyanın, yani cin temalı korku filmlerinin önünü açmıştır. Günümüzde Türk korku sinemasının medarıiftiharı (!) olan cin filmlerinin mantar gibi türediği ve afili yalnız Emre Aydın’ın bile “Cinni: Uyanış” (2016) isimli bir cin filmi çektiği düşünüldüğünde, artık cin filmlerini takip etmek neredeyse mümkün olmaz bir hale gelmiştir. Üstelik fitili ateşleyen Karacadağ’ın da durmaya niyeti pek yok gibidir…

Dipnotlar

[1] Rekin Teksoy, Ansiklopedik Sinema Terimleri Sözlüğü, İstanbul, Oğlak Yayınları, 2012, s. 143-144.

[2] Milliyet, “Türk korku filmi 'Dabbe' mucize yarattı”, 22 Mart 2006, http://www.milliyet.com.tr/turk-korku-filmi--dabbe--mucize-yaratti/sinema/haberdetay/22.03.2006/532159/default.htm (Erişim Tarihi: 14 Ocak 2020)


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder