Sayfalar

18 Aralık 2020

The White Diamond / Beyaz Elmas (2004)

Werner Herzog, filmini tarihi siyah beyaz görüntülerle açıyor. İlk uçak prototipleri, elle kurmalı kuşa benzeyen cihazlar, pervaneli uçaklar, sonrasında Almanların Zeplin projesi ve bu zeplinin yanarak yere çakılma anı... Bu görüntüler bittabi bilinçli verilmiş. Başarılı denemeler ve akabinde gelen başarısızlıkla sonuçlanan kaza görselleri ile Herzog’un vermek istediği mesaj aslında şu: Karşımızda uçan bir alet varsa düşme ihtimali de her zaman vardır ve o metal araçların içinde hiç bir zaman kuşlar gibi özgür olamayacağız… Yine de uçma tutkusu her şeyin üstünde olan, tüm riskleri almış birini bulmayı becermiş Herzog. Klaus Kinski’nin laneti peşini bırakmıyor mu demeliyiz, yoksa Herzog bilinçli olarak uç insanları bulmakta maharetli mi kendime sormaktayım. Ya da o pırıltılı, çocuklarına uyumaları için masal okuyan ebeveynlerin yumuşaklığında olan ses tonuyla, sette oyuncularını etkisi altına almayı seviyor ve onları yönetmek istiyor da diyebiliriz. Hepsinin birleşimi karşımıza maceraperest Herzog’u çıkarıyor.


Geçmişten Günümüze Zeplin Merakı

Belgeselin baş kişisi Londra Üniversitesi’nde uçak mühendisliği dersleri veren Dr. Graham Dorrington. Kendisi Klaus Kinski’den daha cevval ve sadist ruhlu olmasa bile onun altında da kalmayan bir kişi görünümünde. Hızlı konuşan, konuşmasını devam ettirirken bir yandan da gözlerini pörtleten, bilgin ve mucit birisi. Uçmak en büyük tutkusu. Tutku artık onda saplantıya dönüşmüş. Bir şeyler icat etme dürtüsü yüzünden, yaptığı bir deney sırasında elindeki roketin patlamasıyla iki parmağını kaybetmiş. Ama o bu olayı gülerek ve olgunlukla anlatıyor. Hatta çocuklara bu tarz deneyleri yapmamalarını salık veriyor. Bu, karakterin daha sonra yapacakları için gözü karalığını göstermesi adına önemli bir sahne. Bana kalırsa Dorrington ölümü göze almış birisi…

Bu arada yönetmenin karakterlerine bilmiyormuş gibi soru sorması durumunu inandırıcı bulmuyorum. Yani bazı sahneler, daha önceki projelerindeki doğada çekilen bazı kareler, anlık çekim olabilir. Doğal akışta meydana geliyor olabilir. Ama yönetmenin “parmağınıza ne oldu” gibi ilk defa görmüş gibi davranışları belgeseli kurguya doğru çekiyor ki bu da Dorringto’nun ister istemez oynadığını, rol yaptığını düşündürüyor. Ki belgeselleri için Herzog “hiç bir zaman ben belgesel çekmiyorum, ben film çekiyorum” diyerek aslında son noktayı koymuştur. Yani neresi kurgu neresi gerçek olduğundan ziyade anlatım araçlarını ve hikayeyi izlememiz daha faydalı  olur.

Doktor Dorrington kendi tasarladığı zeplin ile uçmak için uzun yıllar uğraş veriyor. Tasarımlar, çalışmalar derken bir sürü emek harcanmış ve bir dünya para akıtılmış. Hatta daha da trajik olanı, projesinin ilk safhasında kameramanı Dieter Plage talihsiz bir kaza sonrası hayatını kaybediyor. İkinci denemeyi gerçekleştirmek için Güney Amerika’da ki Guyana Yağmur Ormanları’nda bulunan Kaieteur Şelalesi mekan olarak seçiliyor. Hedeflenen, balta girmemiş ormanların üzerinde uçabilmek…

The White Diamond’u izleyenler, Herzog’undaha önce çektiği “Little Dieter Needs to Fly” ile aralarındaki bağı görebileceklerdir. İki belgeselde de uçabilmek için hayatlarını riske atan insanlar başrolde. Bu uğurda yakınlarını kaybetmişler ve türlü zorluklar yaşamışlar. Tabi bu belgeselleri konusu yapan Herzog’un da uçma ile ilgili beklentileri olabildiğini göz ardı etmeyelim. Sonuçta hikayeleri o bulup çıkarıyor ve uçaklara, uçma tutkusuna karşı büyük duygular besliyor olabilir. Hatta Herzog’un çocukluğuna gidersek daha bir kaç günlük bebekken, Müttefiklere ait savaş uçakları köyünü bombaladığında, odasının çatı penceresinin parçalandığını ve kendisinin de ölmekten kıl payı kurtulduğunu iddia etmiştir. Belki de uçaklara karşı beslediği bir rekabet duygusuyla tüm bu işlere girişiyordur…

Guyana’daki görüntüler Dorrington ve ekibinin hazırlık safhası ve Dorringto’nun ara ara yaptığı itirafları, duygularını kimi zaman bir gölün yanında, kimin zaman zeplinini kurarken anlattıkları ile somutlaştırıyor. Burada belgeselin dramatik yönünü ortaya çıkarıyor Herzog. Dorrington kameramanının feci ölümünü atlatamamış ve bu çılgınca uçma girişimini canını hiçe sayarak yapmasının sebebi de geçmişte yaşanan talihsiz kaza. Her seferinde bu olayı aktarıyor ve kameramanı için bu performansı sergilediğini dile getiriyor. Belgeselinde en etkileyici anları kameraman Dieter’in başına gelenler ve gerçekçi bulduğum Dorringto’nun duygusal anları. Yinede bu sahneler öncesi yönetmenin “şu mekanda çekelim, sen şöyle dur” minvalinde komut verdiğini düşünmekteyim. İçimi gıcıklayan bir yapaylık süzülüyor aslında. Ne olursa olsun profesyonelce kapatmayı bilmiş Herzog bu suniliği…


Ormanın Bilge Kişisi Marc Anthony

Belgeselin bence yönetmenin tasarım aşamasında aklına gelmeyen kısmı, zeplinin taşınması, kurulması ve ayak işlerini görmeleri için çağrılan hamal pozisyonunda görev yapan yerlileri. İlk göründükleri sahnede yüzlerinde ezilmişlik ve bitaplık okunuyor. Hatta bir tanesi komut ile olmayacağı aşikar şu sözleri söylüyor: “Rambo, Rambo, ben gerçek bir Ramboyum”. Aslında bunlar belgeselin doldurma sahneleri olabilecekken, bir anda Herzog başka hedefe yöneliyor. Belki de konusundan sıkıldı ya da daha dramatik ve değerli bir konu bulduğunu düşündü. Saha da görevli olan Marc Anthony isimli, çok iyi İngilizce konuşan yerliye kamerasını doğrultuyor. Bu yerlilerin üç kuruşa sözde dünyanın efendilerinin değer atfettikleri elması çıkarıyor olması da Herzog’un kendisini Marc Anthony’ye yakın hissetmiş olabilir.

Zeplini uçurmaya çalıştıkları sırada şişme koltuğa yayılmış Marc Anthony'ye kamerasını doğrultuyor Herzog. Belki de o an çekeceği zeplin görüntüleri filminin en iyi sahneleri olacak ama Anthony'de bir şeyler seziyor belli ki. Aradığını da buluyor bana kalırsa. Kendisinden ilk bakışta belli olmayan bir bilgelik çıkıyor Anthony'den. Havada süzülen zeplini “Beyaz Elmas”a  benzetmesi belkide belgeselin ray değiştirme anı olabilir. Bu filmin çekimden önce ismi kararlaştırılmadıysa bana kalırsa Anthony'nin bu sözleri filmin ismini bulmasını sağlamıştır. Daha sonra Dorrington ikinci plana düşüyor. Evet zeplini uçuruyor ama bir eksiklik var bu sahnelerde. Daha destansı, daha etkileyici görüntüler beklerdim. Yani Neil Armstrong gibi “büyük adım” meselesine dönüşmüş olabilir iş. Dorrington’un yıllarca tasarladığı yüce bir amaç uğruna uçma isteği, kendisi için hayatının en önemli anı olabilir ama görsellik bile sanki bu yaşananlardan ziyade o halkın fakirliği, Anthony'nin balta girmemiş ormanlarda şifa için kullandığı otları göstermesi, Kaieteur Şelalesi’ne Herzog’un ekibinden birinin dünyada ilk defa kamera ile girmesi ve orada yaşayan 1 milyon adet olduğu söylenen kuşların yuvasına giriş yapması gibi sahneler, Herzog’un zeplin ile uçma projesinden soğumasının kanıtı gibi. Zeplin gölün üzerinde uçtuğunda yerli halktan birini uyandırıyor Herzog. Zeplin yerine bu köylüyü çekiyor. “Uçan beyaz elmas”ı görüyor musun demesi Herzog’un aslında başka bir belgeselde anlatacağı konuyu Dorrington’un macerasına eklemesi ilginç anlardan birisi.


Herzog’un Uçma Tutkusu ve Tavuklar

Belgeselin gerçeklik ile problemi olduğu aşikar. Herzog kamera arkasından önüne geçiş yapıyor. Dorrington ile ilk uçuş için tartışma yaşıyorlar. Oturdukları kalas bile önceden seçilmiş, hatta bu sahne öncesi bile olay karara bağlanmış bence. Yapay bir tartışma sonrası Herzog Dorrington’u tek başına uçmaktan vazgeçiriyor ve kendisi de zepline biniyor. Yönetmen, öznesinin başına gelecek felaketi düşünmüş olabilir ama bu hislerden daha çok ölürsek ölelim ama görüntü almayı başaralım düşüncesinde ve belgeselin bir kısmında da olsa “ben de uçarken gözükeyim” isteğine bağlıyorum bu konuşmayı. Hikayeye hizmet etmeyen, kişisel sebeplerin olduğu bir an olmuş. Zaten belgesel Dorrington’un hikayesi olmaktan çıkıyor bir zaman sonra. Oysa Dieter’in hikayesinde salt onun yaşam mücadelesi ve tanıklıkları onun ağzından bize aktarılmıştı. Bu sefer Dorrington ikinci plana itiliyor. Herzog, Marc Anthony’nin çok sevdiği tavuğu çekerek ilginçlikler silsilesine devam ediyor. Marc Anthony'nin olduğu sahneler bence daha akılda kalıcı ve keyifli ama ona ayrı bir belgesel çekseymiş keşke. Dorrington’un zeplin ile uçmasını izlemeyi bekliyordum. İzlemesine izliyoruz ama oldu bittiye getiriliyor bu sahneler.

Sinematografik olarak yine yapmış yapacağını Herzog; gölden yansıyan zeplinin görüntüleri, doğada yaşayan ilginç hayvanlara olabildiğince yaklaşarak yapılan çekimler, en tehlikeli bölgelere gidilip buraların doğal manzaralarının kaydedilmesi kendi jenerasyonundaki yönetmenlerden üstün olduğu taraflar. Tablo gibi görüntülerle her karede seyirciyi şaşırtmasını biliyor. Kullandığı müziklerle de görselleri desteklemiş. Görüntüleri kestiği sahneler de üzerinde uğraş verdiğinin kanıtı gibi. Kimi sahnede konuşan kişi sözünü bitirse bile başka sahneye geçiş yapmıyor ve doğal davranışlarını kayda almaya devam ediyor. Duygusallığın yükseldiği sahnelerde ise muhatabı rahatsız edecek  yakın planlardan, zoom in-out’lardan ziyade kamerasını dingin denize, hareket halindeki bulutlara çeviriyor. Bu şekilde seyircisine düşünme payı ve karaktere acımadan ziyade empati kurulmasını sağlıyor.

Artık kendisi için imza olan tavuk sahnelerini bir nevi anlayışla karşılayabiliyorum. Hele ki Marc Anthony tavuğundan bahsettiği an zaten Herzog o tavuğu görüntüleyecekti. Bilmeyenler için bahsetmek gerekirse; tavuklar ve horozlar Herzog için birer fobi. Filmlerinde bu hayvanlar birbirlerini gagalarken, başka hayvanları yerken gösteriliyor. Herzog’a sorulduğunda ise tavukların kendisinin “büyük metaforu” olduğunu söylüyor. Bir keresinde tavuklar için “onların gözlerinin içine bakın, orada büyük aptallık göreceksiniz. Sonsuz bir aptallık, şeytanca bir aptallık” demiştir. Acaba bu metaforik göndermeler Dorrington ve zeplinle uçma hevesine yönlendirilmiş olabilir mi? Uçma eylemi biter bitmez Anthony'nin tavuğunu görmeye gittiğimiz ana bağlanıyor sahne. İhtişamlı doğa manzaraları, gürül gürül akan şelale, devinim halindeki kuş görüntüleri ve beyaz bir zeplinin halk için pek de önem ifade etmeyen havada süzülme sahneleri filmi izleyecek seyirciler için görsel şölen!

Yönetmenin en zayıf projelerinden biri olarak lanse edilen bu film, yine de bir çok belgesel arasından kalite, çekim aşamaları, görsellik anlamında sıyrılır vaziyette. Ama bu belgeselin  sitede de yazdığım Herzog’un iki belgeselinden tempo olarak daha düşük olduğunu söyleyebilirim. Dramı bile sağlayan Dorringto’nun kendisi değil ölen kameramanı. Oysa “Little Dieter Needs to Fly” belgeselindeki Dieter’in Vietnam esir kampından kaçmaya çalışması ve onca işkenceye rağmen hayata tutunması daha mucizevi, daha epikti. Keza “Into the Abyss” belgeselindeki idamına bir hafta kalmış Michael Perry'nin ölümü takmayan, hayatın anlamını kavramış sofu edasıyla anlattıklarını izlemek daha vurucu ve şok ediciydi. Oysa Dorrington’un yapmaya çalıştığı kendisi için büyük anlamları olan bir şey olabilir ama oranın sömürülen halkı bile bu yaşanan hadiseyi umursamıyorlar. İzleyici için de sıradan bir uçuş deneyimi olarak görülüyor ki öyle de bence. Fransız terzi Franz Reichelt’in Eyfel Kulesi’nden kumaş paraşütüyle atlama denemesi, öldüğü için demiyorum çok daha estetik ve hissiyatlıdır. Belgesellerin izleyicide bıraktığı anlam, harekete geçirme duygusu, keyif alma, aydınlanma gibi vasıtalar sayesinde o belgeselin kalitesini tayin ederiz. Ama bu belgeseli izledikten sonra bende Güney Amerika’nın manzarasına tav olarak oraları görme, seyahat etme duygusu peyda oldu. Yönetmenin gezelim görelim programı çekmediğini düşünürsek izleyiciye bu duyguları kanalize  etmek  istemediğini söyleyebiliriz. Ama son söz olarak şunu söyleyebilirim ki karada olmak havada olmaktan her zaman daha güvenli olmuştur benim için…


Bonus: Herzog “Batman” mi?
 
Werner Herzog olmasaydı, Joaquin Phoenix’in Joker karakteriyle Oscar heykelciğini alamayacağını biliyor muydunuz? Herzog bir gün arabasıyla evine giderken, yol kenarında kaza yapıp ters dönmüş bir arabaya denk gelir. Soğukkanlılıkla olay mahalline giden Herzog aracın içinde hava yastıklarının arasında sıkışmış birini görür. Bu kişi sigara yakmaya çalışıyordur. Herzog damlayan benzinlerin varlığını fark eder ve yaralı kişiye sigarasını yakmamasını söylese bile o şok anında kendisini dinlemeyeceğini düşünür ve el çabukluğu ile çakmağını kapar. Sonrasında dışarı çıkan kişinin ünlü oyuncu Joaquin Phoenix olduğu anlaşılır. Kendisine teşekkür etmek isteyen Phoenix’e bir şey demeden hızlıca olay mahallini terk eder Herzog. Sanki başka kazalara, yolda kalmış insanlara yardım etmek için bir an önce oradan uzaklaşmış gibidir. Ya da belki de çok acele etmesi gereken bir işi vardı. Gerçek her ne olursa olsun üniformasız Batman Herzog, Phoenix’i feci bir ölümden kurtarmıştır. Joaquin’in, kardeşi River Phoenix gibi erken bir ölüm sevenlerini çok üzerdi. Bu olayın anlatıldığı 2010 yapımı “When Herzog Rescued Phoenix” animasyonunu Sascha Ciezata çekmiş. Tavsiye ederim…


Yazar: Umut Uçan

0 yorum :

Yorum Gönderme