Sayfalar

31 Aralık 2020

Sinema Tarihindeki En İlginç Reklam Kampanyaları (2. Bölüm)

Kimi yönetmenler, yapımcılarıyla kafa kafaya verir ve şeytanın dahi aklına gelmeyecek fikirler bulup filmleri vizyona girmeden önce bu fikirleri piyasaya sürerek gişede zafer elde etmeye çalışırlar. Bu formülün tuttuğu yapımlar gördük. Ancak izleyicinin oralı olmadığı, elinin tersiyle ittiği de oldu. Ne olursa olsun kimi kesim bu mitlere inandı ve bu efsanelerin peşinden koştu. Bir çoğunluk var ki onlar ise yıllardır benzerlerini görmeye alıştığımız bu PR çalışmalarına göz açtırmadı; yapımcı ve yönetmenlerin ipliğini pazara çıkarmak için uğraşıp durdular. Gerçek ya da uydurma, ne olursa olsun bu eğlenceli dosya konusunun ikincisiyle sinema arkeolojisi adına kazı çalışmasına devam edelim dedik ve siz değerli Maksat Sinema Olsun okurlarına en ilginç üç reklam kampanyasını yılbaşı hediyesi olarak sunuyoruz…


1. Blair Cadısı Öp Bakalım Karadedenin Elini!

16 Eylül 2011 yılında vizyona giren Karadedeler Olayı isimli film, Erdoğan ve Erkan Bağbakan kardeşlerin üzerinde 2 yıl boyunca çalıştıkları korku filmi olarak daha vizyona girmeden önce epey bir ses getirmişti.  Filmin yapımcıları filmde geçen olayların 1989 yılında çekilen amatör videolardan bir araya getirilerek oluşturulduğunu iddia etmişlerdi. Yani karşımızda kurgudan ziyade belgesel türünde bir yapım vardı. Yapımcılarında iddiası filmin gerçek görüntülerden oluşan bir belgesel olduğu yönünde. Reklam kampanyası dediğimizde, akıllara ister istemez izleyici kesimini kocaman bir yarık gibi ikiye bölen “The Blair Witch Project”, J. J. Abrams’ın yapımcılığını üstlendiği “Cloverfield” ve tek mekanda iş bitiren “Paranormal Activity” filmleri geliyor. Bağbakan Biraderler Amerika'da bu formül tuttu ülkemizde de bir de biz patlatalım şöyle bulgu film demiş olabilirler mi acaba?

Karadedeler Olayı, 2009 yılında film ekibinin eline geçen bilgi, belgeler ve üç adet VHS kasetin incelenmesi ile ortaya çıkan bir çalışmaymış. Film 1989 yılının ocak ayında meydana geldiği iddia edilen bir olayı merkezine alıyor. K ilinin D köyünde köylülerin hava karardıktan sonra bir takım varlıkları gördükleri ve korkudan sokağa çıkamadıklarını haber ajansları bültenlerinde veriyor. Bu olayı araştırmak için Hakkı B. İsimli  bir gazeteci bu köye gidiyor. Bu köyde 11 gün geçiren Hakkı, köylülerle röportajlar yapıyor ve bu röportajları kamerasına çekiyor. Köyde anormal bir vakayla karşılaşmayan Hakkı, ayrılmadan önce kamerasını 14 yaşındaki Erdinç’e bırakıyor ve orayı terk ediyor. Daha sonra öğreniyoruz ki köydeki üç evde yaşayan yedi kişi kısmen parçalanarak öldürülmüş ve evin duvarına Arapça harflerle “Hakkı” ismi kanla yazılmış.

Buraya kadar her şey tıkır tıkır işlerken, kimi cingöz araştırmacılar, filmde sansürlenerek verilen K ilinin L ilçesinin D köyünü araştırmaya koyuluyorlar. Türkiye’deki yerleşim yerleri içerisinde K harfi ile başlayan il ve L harfli ilçesi olan tek il Kırklareli. L harfli ilçe ise Lüleburgaz. Lüleburgaz’da D harfi ile başlayan ise iki köy bulunmakta: Davutlu ve Düğüncübaşı. Film ekibinin başına çorap örmek isteyen hafiye ya da hafiyeler grubu diyelim filmin ikinci fragmanında yer alan gazete kupürlerini incelediklerinde sansürlenen karakter sayısına bakarak bu köyün Davutlu olduğunu buluyorlar. Daha sonra hem filmin, sonrada bu bilgilerin sosyal medyada viral olmasıyla bölge hakkında bir takım söylentiler dolaşıma giriyor. O kadar çok bilgi kirliliği olmuş ki o dönemin Davutlu köyü muhtarı Ali Osman Karagöz açıklama yapmak zorunda kalmış. 1989 yılında da köyde muhtar olarak görev yapan Karagöz, köylerinde Karadedeler Olayı diye bir olayın yaşanmadığını, köyün itibarının zedelendiğini, konuyu mahkemeye taşıyacağını belirtmiş.

Yapımcı şirket PRA Films’den Gizem Elgun ise yaşanan hadiselerden sonra basına açıklama yapmak zorunda kalacaktı: 

“Beş aydır sinemalarda fragmanı yayınlanan Karadedeler Olayı isimli belgesel film projesi ağustos ayı içerisinde tamamlanacaktır. İki yıl önce ekibimize ulaşan bilgi, belgeler ve üç adet VHS bandın incelenmesi neticesinde yapımına başlanan bu belgesel film, karşılaşılan birçok hukuksal engele, belgeselde anlatılan olayla birinci dereceden ya da dolaylı şekilde ilgisi bulunan kişilere, bu kişilerin varislerine ve dönemin arşivlerine ulaşmanın zorluğuna rağmen nihayet tamamlanma aşamasına gelmiştir. Kamuoyuyla paylaşılması gereği görülen bu olaya, iki yıl süren yapım aşamasının hiçbir döneminde ticari bir film gözüyle bakılmamış ve bu tür bir lansman yapılmamıştır. 2011 yılının başından itibaren başlayan süreç bir bilgilendirme sürecidir. Karadedeler Olayı belgesel bir filmdir, bu nedenle de sinemalarda gösterilen diğer filmler gibi oyuncu, profesyonel fotoğraflar ve orijinal müzikler gibi unsurları barındırmamaktadır. Beş aylık bilgilendirme süreci döneminde sosyal medyada, çeşitli internet sitelerinde ve basında insanlar konuya ilgi göstermiş, konuyla ilgili çeşitli yorumlar yapmış, farklı görüşler bildirmişlerdir. Ekibimiz tüm bu süreci dikkatle izlemekte, tüm yorum ve görüşlere saygı göstermektedir. Ancak son günlerde tüm Türkiye’de isimleri bilinen ve tanınan birtakım oyuncuların, yönetmenlerin isimleri Karadedeler Olayı belgesel filminin künyesinde geçmeye başlamış ve özellikle sanal ortamda belgesel filmimizle ilgisi bulunmayan video ve fotoğraflar yayınlanmaya başlamıştır. Bu bildirim oluşan bilgi kirliliğinin engellenmesi amacını taşımaktadır. Karadedeler Olayı belgesel filmiyle ilgili tek doğru kaynak www.karadedelerolayi.com internet sitesidir. Sosyal medyada çeşitli kullanıcılar tarafından oluşturulan film künyeleri ve film içeriklerinin hiçbiri doğru değildir. Belgesel film projesiyle ilgili hazırlanan bilgilendirme videoları, sadece sinemalarda gösterilen ve filmin kendi internet sitesinden yayınlanan videolardan ibarettir. Son bir aydır çeşitli video paylaşım sitelerinde yayınlanan diğer videoların ve bilgilerin belgesel filmimizle hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır. İki uzun yıla yayılan yorucu yapım sürecinde bizlere destek olan herkese, 2011 yılı başından beri belgesel filmimizle ilgili yapılan bilgilendirme çalışmamıza yorum ve görüşleriyle destek olan/olmayan herkese, tüm izleyicilere teşekkür ederiz.”

Maalesef günümüzde Karadedeler Olayı filminin sitesine girilemediği için yapımcının o dönemde söylediklerinin tutarlı olup olmadıklarını teyit edemiyoruz. Üstünü üstlük filmdeki Hakkı karakteri gibi filmin yönetmenleri Bağbakan kardeşler de resmen sırra kadem basmışlar. Çağımız dijital çağ ama sosyal medyada resmen görünmez olmuş bu ikili. Allah sonumuzu hayreylesin!

Yapımcı şirket K ili ve D köyü demesine rağmen, sosyal medyada Kırklareli’nin Lüleburgaz İlçesi’nin Davutlu Köyü olarak dolaşıma giren söylentilerin ucu bucağı kesilmez; olan köy ve sakinlerine olur. Köy, cinli köy olarak lanse edilir ve tahmin edebileceğiniz gibi köyde yaşayanların huzuru kalmaz. Köy muhtarı Ali Osman Karagöz’ün kendi ağzından olaylara getirdiği açıklamalar ise şöyledir: 

“Ben bunun tamamen filmin çıkarı için yayılmış bir söylenti olduğunu düşünüyorum. Benim yaşım 61. Daha önce de 1976 senedinde 86 yaşında amcam vefat etti. Böyle bir olayı da ne yaşamış, ne duymuş. Köyümüzde Karadedeler Olayı filminde gerçek olduğu iddia edilen olay ve görüntülerin hiç birisi yaşanmamıştır. Kesinlikle böyle bir şey yok. Civar köylere de sorabilirsiniz. İsterseniz daha yaşlıları da getirip, konuşmalarını dinleriz. Ben 1984’te muhtar oldum. Yani 1989’da da muhtardım ve köydeydim. Daha önce de böyle bir olay duymadım. Ben bu konuyu derinlemesine olarak araştıracağım ve ne gerekiyorsa o işlem için start vereceğim. Davutlu Köyü’nün böyle bir olayla anılmaya başlanmış olmasına, bunun internette yayılmasına hiç anlam veremiyorum. Sadece gülüyorum.”

Hatırlanacağı üzere bir dönem youtuberlar belli başlı köylere gidip oralarda videolar çekmeye başlamıştı. Kısa sürede furyaya dönüşen, hatta bir kaç youtuberın bu tarz videoların izlenme sayısının artışından sonra köyde geçen cinli filmler çektiklerine şahit olmuştuk. İşte bu youtuberlerın akınına uğrayan köylerden biri de Davutlu köyü idi. Fütursuzca köyde çekim yapan bu sosyal medya ünlüleri takipçilerini sevindirmek uğruna köylülerinde huzurunu kaçırmış ve ister istemez köye yapışan kötü bir şöhret bırakmış oldular. Yakın tarihlerde yapılan bir röportajda köyün şimdiki muhtarı Cevat Ayaz köylerine gelen maceraperestlerin gerçeği yansıtmayan çekimler yaptıklarını, hatta tek başına yaşayan dul bir kadının evinin önünde ellerinde fenerlerle gezerek çekim yapanları görünce korkudan evi terk ettiğini belirtmiştir. Röportajın devamında Ayaz şöyle demiştir:  

“Köyümüze gecenin bir saatinde minibüslerle gelenler var. Işığı yanmayan evlere girmeye çalışıyorlar, bahçelerde dolaşıyorlar, gecenin bir saatinde kendi evinizin önünde bahçenizde dolaşan ellerinde ışık suratınıza çakan ve sizi fark ettiğinde kaçan, ellerinde bıçak silahlarla dolaşan birilerini siz görseniz ne yaparsınız? Adamların ellerinde silah, lamba, gecenin karanlığında bahçelerimizde evimizin önünde dolaşıyorlar, koşuyorlar, bağırıyorlar olası bir facia yaşanabilir. Köyü kamera ile donattık; plakalarını alıp jandarmaya veriyoruz bu konuyu kaymakamımızla da görüşeceğim.”

Tüm bu yaşananların sosyal medyanın gücünü kanıtlar nitelikte. Tabii ki de sosyolojik olarak hiç iyi sonuçları olmamış. Birileri birilerini yemiş durmuş, bir başkaları ise köşe kenarlarında kara sinekler gibi avuçlarını kaşımıştır. Ne olursa olsun bu hadiseler yapımcı ve filmin yönetmenlerinin ekmeğine yağ sürmüştür. Tüm bu yaşananlar olmasa Karadedeler Olayı filminin 75 bin kişi tarafından izlenip 623 bin lira gişe geliri elde edebileceğini düşünebilir miydik? Ne diyelim hadi Allah bereket versin…


2. Vizyoner Yönetmen William Castle ve Bazı Filmleri
 
Korku sinemasına yön veren duayenlerden olan William Castle kariyerini daha çok B-movie filmleri çekerek şekillendirir. Şimdi günümüzde yeni teknolojiymiş gibi lanse edilen ürün veya sistemlerin fikir babası, prototiplerinin mucidi Castle’dir. 1943 ile 1974 arasında filmler çeken Castle, sürekli geliştirdiği fikirlerle sinemaya yeni boyutlar kazandırmaya çalışmıştır. İzleyicinin sadece salona gelip film izlemesi ve sonrasında evlerine çekip gitmelerinden öte çok daha parlak ve unutulmaz deneyimler yaşamaları için ilginç projeler tasarlamış ve gerçekleştirmiştir. Castle’nin ilk girişimlerinden biri 1958 senesinde çekmiş olduğu “Macabre” filminde kullandığı, filminde önüne geçmeyi başaran pazarlama stratejisidir. Düşük maliyetli bir korku filmi olan “Macabre”nin lansmanı vesilesiyle, evini ipotek ettiren yönetmen Castle, orijinal bir reklam kampanyası başlatmayı başarır. Lyod’s London ile halka açık olarak 1.000 dolarlık bir sigorta çıkarır. Filmi izlerken korkudan ölmeleri durumunda her izleyiciye bir hayat sigortası poliçesi vermiştir. Ayrıca sinema lobilerine ve salonun dışında bulunan cenaze arabalarına hemşireler yerleştirmiştir. Film gösterimine Castle bu cenaze aracıyla gitmektedir. Film eleştirmenler tarafından iyi karşılanmasa da gişede başarılı olmuştur. Üstelik filmi izlerken kimsenin de ölmediğini belirtelim.

1959 senesinde Castle, “House on Haunted Hill” filmiyle seyircilerini gerim gerim germeyi planlıyordu. Ancak sinema perdesindeki görüntü, yönetmeni tatmin etmiyordu. Kolektif bir paylaşım hedefleyen Castle’nin aklına dahiyane bir fikir geldi. Bu film için “Emergo” tekniğini kullanacaktı… Filmin sonuna doğru asit fıçısından iskeletin çıktığı sahne görüldüğünde, bir telin üzerindeki şişirilebilir bir iskelet maketi izleyicinin üzerinden süzülmüş ve iskeletin ekrandan fırladığı yanılsamasına neden olmuştur. Görünen o ki bu hile sadece korku uyandırmakla kalmamış, aynı zamanda seyircilerde kahkahalarının kopmasına da sebep olmuştur. Bazı seyircilerin iskelet düzeneğine şeker, soda ve diğer çeşitli yiyecek ve içeceklerini attıkları görülmüştür.

Aynı sene içerisinde Castle, “The Tingler” filminde “Percepto” ismini verdiği bir yöntem kullanacaktır. İnteraktifliğin dibine vuran yönetmen, filmde kurbanlarının omuriliğinde yaşayan, korkuyla harekete geçen ve ancak çığlık atarak yok edilebilen bir yaratığı anlatır. Filmin finalinde, yaratıklardan biri bir sinemaya girer ve o anda seçilen koltukların altında vızıltılar çalmaya başlar. Vızıltılar sonrası rastgele bazı seyircilerin koltuklarına yerleştirilen düzeneklerle izleyicilere küçük şoklar verilmiş ve ekranda beliren Vincent Price’ın izleyicilere hayatları için çığlık atmalarını teşvik edici ara görüntüler girmiştir. Bu sayede korku tarihinde ilk kez izleyicilerin canavarı yok etmeye yardımcı oldukları bir film ortaya çıkmış olur.


1960 senesinde Castle, “13 Ghosts” filmi için “Illusion-O” tekniğini dünyaya kazandırır. Bu teknik günümüzde yaygınca kullanılan 3D gözlük teknolojisinin ilkel atasıdır. Filmi izlemeden önce seyircilere kırmızı ve mavi selofan parçalarıyla donatılmış bir “Hayalet Görüntüleyici” gözlük dağıtılır. Filmin belirli noktalarında, gözlüğün kırmızı selofan tarafından bakılınca hayaletler beliriyor, mavi ile bakınca ise hayaletler kaybolur. Buradaki asıl fikir , cesursanız hayaletlerin göründüğü filmi izleyebileceğiniz veya çok korktuysanız gözlükle bakmayarak deneyimi kendi zevkinize göre özelleştirebildiğiniz bir meydan okumaya dönüşmesiydi. (Faik Reşit Unat İlköğretim okulunda okuduğum zamanlarda , tiyatro katında film gösterimi olurdu. Animasyon gösterimi izlediğimi ve Castle’nin dağıtmış olduğu gibi renkli gözlük dağıttıklarını ve bu gözlüklerle bir animasyon film izlediğimi hatırlıyorum. Üstüne koya koya günümüzde şimdi IMAX gözlükler ile filmin içindeymiş gibi bir deneyim yaşıyoruz. Yersen!)

1961 senesinde “Homicidal” filminde Castle filmdeki kadın karakterin katilin olduğu eve gittiği anda filmi durdurur ve ara verir. Seyircilere filmi izlemekten çok korkanlara paraları iade edilip çıkabilecekleri anons edilir. Ancak bu teklifi kabul edip çıkan seyircileri bir sürpriz bekliyordur! Salondan çıkıp koridorda sarı ayak izlerini takip eden seyirciler, sarı ışıklar altında kendilerini “Korkaklar Köşesinde” bulur. Burada hemşireler tarafından tansiyonları ölçülür ve paraları iade edilir. Yönetmen Castle izleyicilerine korkak tavuk ya da cesur savaşçı olma gibi iki seçenek seçme şansı sunmuştur. Filmden çıkmak isteyen kişiler olmuş ama azınlık olarak kalmışlardır.


1961 senesinde “Mr. Sardonicus” filminde seyircilere film esnasında anket yaptırır Castle. Netflix’in “Black Mirror” dizisi için yaptığı “Bandersnatch” filmini hatırlayanınız vardır. İşte 1961 senesinde denemiş olduğu seyirci katılımlı filmin sonunu belirleme resitali, günümüzde en popüler dizilerden birinde ve yeni nesil film ve dizi sağlayıcısı olan Netflix’in elinde yıllar sonra form değiştirerek seyirci karşısına tekrar çıkar. Castle’nin filminde izleyicilere filmin sonunda, yüzü deformasyona uğramış adamın kaderi seyircinin ellerine teslim edilir. Seyircilere yukarı ve aşağı tutabilecekleri, karanlıkta parlayan baş parmak motifli kartlar dağıtılmış ve seçimler bu kartlar ile yapılmış. Castle’ın karakterin yaşaması için kimsenin oy vermeyeceğinden o kadar eminmiş ki mutlu sonu filme almadığı söylenir. Seyircinin insafına bırakılan Mr. Sardonicus, hastalıktan kurtulmalı mıdır yoksa ölmeli midir? Yıl 1961, bu fikir vizyonerlik değilde nedir?  

Castle daha sonra kimi filmi için seyircilerine film çıkışı balta hediye edecek, bir başka filmi içinse seyircilerini koltuklara emniyet kemerleri ile bağlayacaktır. Yönetmen Castle, kalp krizinden hayata veda etmese kim bilir daha başka hangi çılgın numaraları sergileyecekti hala merak konusudur…


3. Sinemada 4. Boyut ve Kokulu Filmler
 
Sinema salonlarına müşteri çekmek için yatırımcıların ürettiği çılgın projelerin birer deneğiyiz artık. Sesin olmadığı iki boyutlu filmlerden 3D filmlere, 4D teknolojisinden sallanana koltuklara ne ararsanız var. Kafamızdan aşağıya su da döktüler, canım salonları sise de boğdular. İzleyici olarak şamar oğlanına döndü desek yeridir. Sözlerimden bu gelişmelere olumsuz baktığım düşünülmesin, ancak film izleme deneyiminin korku tüneline girme veyahut sirk gösterisine dönmesi gerçekliği ararken başka bir evrene girişimizi simgelemiyor mu? Ne olursa olsun sinema ticari bir sektördür ve bu gelişmeler arasından çürük elmalar elenecek ve kabul görenler yerlerini sağlamlaştıracaktır. Geçenlerde 12D salon gördükten sonra acaba daha neler ekleyebilirler diye kafa yormuştum. İşler iyicene ilginçleşmeye devam ediyor. Bir de kokulu film mevzusu var. Şimdi gelin neymiş bu kokulu filmler ona bakalım.

1929 yılında  The Broadway Melody filminin gösterimi sırasında, tavandan parfüm sıkılması ilk ciddi ve planlı olarak sinemaya kokunun girmesi olarak kayıtlara geçmiştir. Arthur Mayer, 1933 yılında Paramount’un Broadway’deki Rialto Tiyatrosu’na bir film sırasında koku sistemi kurmuş. Ancak salondaki kokuları temizlemek bir saatten fazla sürmüş ve bazı kokular sonraki günlerde bile gitmemiş. Walt Disney, 1940 yapımı “Fantasia” filmine kokuları dahil etme fikrini keşfeden ilk film yapımcısıydı, ancak sonunda bunun maliyetli olduğunu düşünerek bu planından vazgeçecektir. General Electric firması 1953 yılında “Smell-O-Vision” adını verdikleri bir sistem geliştirdiler. Üç boyutlu bir gül görüntüsü çiçek kokuları eşliğinde ekrana yansıyarak ilk başarılı koku deneyimi gerçekleşmiş oldu.

Laube’nin “Scentovision” adını verdiği tekniği, boruları sinema salonundaki koltuklara tek tek bağlama yöntemini içeriyordu. Böylece zamanlama ve koku miktarı kontrol panosu kullanılarak projeksiyoncu tarafından dikkatlice kontrol edilebilecekti. Mike Todd Jr. bu sistemin patentini alır ve “Smell-O-Vision” teknolojisini geliştirir. “Scent of Mystery” filminde fanlar yardımıyla kokular borulardan geçerek, o gün o salonda bulunan seyircilere koku cümbüşü sağlamış. 

1981 senesine gelindiğinde John Waters “Polyester” filminde “Odorama” tekniği ismini verdiği koku deneyimini sunmuştur. Waters, ekrandaki rakamlarla işaretlenecek basit bir koklama kartı oluşturarak seleflerinin pahalı koku dağıtım sistemlerinden kaçınmıştır. Kokular arasında; gül, osuruk, pizza vb. kokuları içeren 10 adet koku yenilikçiydi ama devamı gelmedi.

Türkiye’de izlenen ilk kokulu film ise Robert Rodriguez’in yönetmiş olduğu “Spy Kids 4D: All the Time in the World” olacaktır. Seyirciye dağıtılan kazı kokla kartlarında birden sekize kadar rakamlar yazılıdır. Film sırasında görüntüde bazı rakamlar beliriyor, seyircide elindeki karttaki rakamlara parmağını sürterek perdede izlediği sahne ile bir bağ kuruyor ve film karakterlerinin algıladığı kokuları koklamış oluyor. Filmde kullanılan bebek bezi, kusmuk gibi kokular seyircilerde tiksinti oluşturmuş. Daha hoş ve ferah koku beklentisi oluşmuş izleyicide.

Fatih Akın’ın “Soul Kitchen” filminin galasında da koku seyircilerin karnını acıktırmış olsa gerek! Filmin 53. dakikasında pişen afrodizyak etkili pastanın tarifine uygun olarak seyirciye beyaz çikolata, vanilya, portakal likörü ve rom kokan parfüm püskürtülmüş. Firma yetkilisi bu deneyim hakkında şöyle söyleyecektir: 

“Havalandırma açısından her salon aynı değildi. Filmdeki sahneyle aynı anda salona o kokuyu vermek zordu çünkü salonların havalandırmaları ve boyutları farklıydı. Aynı dakikada algılatma işi çok zor bir işti. Bazıları ‘Hemen aldım’ dedi bazıları ‘Hiç almadım’ dedi. O anda algılarınızın ne kadar açık olduğu çok önemli.” 

Japonya’da ise daha gelişmiş sistemler göze çarpıyor. Başrolünü Colin Farrell!in oynadığı “New World” filminde sahnelere uygun kokular püskürtülmüş. Film sırasında izleyicilerin koltuklarının altında altı farklı koku konulmuş ve belli zamanlarda kokular havaya karışmıştır. Kokular arasında orman ve narenciye de varmış. Bilgisayar sistemi sayesinde izleyicilerin rüzgar esişini ve darbeleri de hissetmelerini sağlanmış.

Yeni yıla girmemize saatler kaldı. Umarım, yeni yılda şu virüs belasından en kısa sürede kurtuluruz ve sinema salonlarında film izlemeye başlarız. Hepinize mutlu yıllar diliyorum.  Hoşgeldin 2021!

İlgili diğer yazılar:


Yazar: Umut Uçan

0 yorum :

Yorum Gönderme