Sayfalar

13 Aralık 2020

Le Amanti Del Mostro / Canavarın Sevgilisi (1974)

16 Haziran 1979 yılında dünyaya veda etti Ayhan Işık. İstanbul Bebek’te ki evinin balkonunda güneş çarpması sonucu beyin kanamasından öldüğünde henüz sadece 50 yaşındaydı. Arkasında 200’e yakın film bırakmıştı, yaşasaydı belki bir bu kadar daha film çekerdi... Asıl adı Ayhan Işıyan olan ve soyadı Ermenileri çağrıştırdığından “Işık” olarak değiştiren oyuncu, ilk olarak Münir Hayri Egeli’nin “Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan” filminde rol alarak oyunculuk kariyerine başladı. 1952 yılında Ömer Lütfi Akad’ın “Kanun Namına” filminde oynayarak büyük sükse yaptı. Akad ile işbirliğinden “İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı”, “Katil”, “Öldüren Şehir”, “Vahşi Bir Kız Sevdim”, “Kardeş Kurşunu” isimli filmler, Osman F. Seden ile de 1957 yılında “Bir Avuç Toprak” filmleri doğdu.


Ayhan Işık ve Sinema Yolculuğu

Bunca başarılı film ve iyi performanslardan sonra “Taçsız Kral” kariyerini Amerika’da deneyecek ve Hollywood’un yolunu tutacaktı. Ayhan Işık’ın yapımcısı Osman F. Seden’i yarı yolda bırakırcasına Amerika’ya gitmesi, Seden’i kırmış olacak ki kendisi hakkında şunları söyleyecektir: “Ayhan vefasızdı... Çok vefasızdı... Çok ama çok vefasızdı” ( Ters Ninja - Ege Görgün, sayfa 56). 

Amerika’da istediği kariyeri elde edemeyen, burada sadece ufak tefek roller alabilen Işık,  ülkesine döndükten sonra başarılı yapımlarda rol almaya kaldığı yerden devam eder. Yönetmenlik de yapan Işık, birbirinden değişik filmlerde oynar öleceği güne kadar. Sanırsam aklında her daim Hollywood ve Avrupa sineması olan Işık bu hayalini bir nevi gerçekleştirme şansı bulur. 1974 yılında İtalyan yönetmen Sergio Garrone’nin yönettiği “Le Amanti Del Mostro” ve “La Mano Che Nutre La Morte” filmlerinde oynar.  Ancak bu filmler Türkiye’de hiç bir zaman sinemada gösterilmeyecektir ve daha da üzücü olanı bu iki film ancak 1986 yılında, yani Ayhan Işık’ın ölümünden 7 yıl sonra Türkiye’de izlenebilir olacaktır. Yani Ayhan Işık’ın bu filmleri hiç bir zaman izleyememiş olması muhtemeldir…

Bu filmleri önemli kılan bir diğer faktör de dönemin en fazla konuşulan oyuncularından Klaus Kinski’nin de filmde rol almasıdır. Kinski bu filmlerden önce 1965 yapımı Sergio Leone filmi olan “For a Few Dollars More” da oynamış ve yine aynı tarihte David Lean’ın Oscar ödüllü filmi “Doctor Zhivago” filminde Kostoyed karakterine can vermiştir. 1972 yılına gelindiğinde ise Werner Herzog ile 5 filmlik işbirliğinin ilk tohumu olan “Aguirre, the Wrath of God” görücüye çıkacaktır. Klaus Kinski’nin Herzog ile çalıştığı filmlerde yaşadığı sorunları artık sağır sultan bile duymuştur. Bu Germen kanına sahip olan oyuncunun kendi öz kızına bile cinsel saldırıda bulunduğunu, kızı Pola Kinski’nin biyografisinde öğrenmiştik. Klaus Kinski Türkiye’de Hidiv Kasrı'nda çekilen bu filmler esnasında da rahat durmamış. Detaylarını bilmiyoruz ama bu iki film setinde de sorun çıkartmış. Daha da ilginç olanı ise Kinski ve İtalyan ekip bir gün filmi yarım bırakarak, apar topar Türkiye’yi terk etmişler. Kim bilir ne hayallerle o ekibe dahil oldu Ayhan Işık, yaşadıkları onu üzmüş ve etkilemiş olabilir. Üstelik Kinski’nin bozuk siciline bakarak Ayhan Işık'a zorbaca davrandığını bile düşünebiliriz…

Şakir V. Sözen’in yapımcılığını üstlendiği filmlerin çekimi için Sergio Garrone ve ekibi İtalya’dan Türkiye’ye gelirler. Şakir V. Sözen’in bu filmler öncesinde Frank Agrama’nın yönettiği “The Godfather's Friend” ülkemizdeki ismiyle “Babanın Arkadaşı” filminde görev aldığını ve bu filmde Ayhan Işık’ın da oynadığını belirtelim. Yukarıda da belirttiğim gibi nedenini bilmediğimiz sebeplerden dolayı ekip apar topar ülkeyi terk eder ve filmler yarıda kalır. Ancak 1986 yılında oyuncu ve yönetmen Yılmaz Duru, bu iki filmden birinin negatifini İtalya’ya gittiği vakit Şakir Sözen’den alır. Almasına alır ama İtalyanlar kalan sahneleri çekmiş ve filmi kendi televizyonlarında yayınlamışlardır çoktan…


Türkiye’de Çekilen İtalyan Korku Filmi: Le Amanti Del Mostro

Dr. Alex Nijinski (Klaus Kinski) ve güzel eşi Anijeska Nijinski (Katia Christine), Anijeska’nın ya da filmde telaffuz edilen ismi ile Anne’nin merhum babası Ivan Rassimov’un yaşadığı konağa taşınırlar. Bu konak filmin neredeyse tamamının geçtiği Hidiv Kasrı’dır. Burasının seçilmesin de kasrı yapan İtalyan mimar Delfo Seminati’in ne kadar etkisi olmuştur bilemiyorum ama filmin yarattığı katatonik etki bakımından doğru seçim olduğunu söyleyebilirim. Konak değerli bibloları, pahalı eşyaları ve geniş bahçesiyle ihtişamlı bir şekilde bu çiftin hizmetindedir. Ancak Alex’in daha ilk günden itibaren neşesi hiç yerinde değildir ve Klaus Kinski’nin şeytani yüz ifadesiyle daha da şizofrenik bir karaktere bürünür. Bu sevimsizliğinin altında, onun doktorluk mesleğinden istifa etmesi ve sebebini bilmediğimiz başka nedenlerden çiftin arasının soğuk olması yatar. Ama karakterin günden güne tavırlarının değişmesi için yeterli sebep değildir bunlar. Asıl sebep Igor karakterini oynayan Ayhan Işık’ın arz-ı endam etmesiyle ortaya çıkacaktır…

Ayhan Işık’ı 83 dakikalık filmde çok fazla göremeyiz. Yine de üç başrolden biridir. Ama ara sıra ortaya çıkan, sorun çözen yakışıklı doktor olmaktan öteye gidemez. Yine de Klaus Kinski  ve Katia Christine ile karşılıklı sahneleri vardır. Üçünün bir arada olduğu sahneleri de görebilmekteyiz. Yeni taşınan bu çiftin komşusudur ve içten içe Anne’ye yanıktır. İlk görüşte aşk misali tutulmuştur; anlarız gelip gitmesinden ve konuşmalarından ama tavırları edepsizce değildir. Üstelik bu aşka karşılık vermeyen Anne’ye karşı ısrarcı bile olmaz. Ancak Alex ikisini ilk gördüğü andan itibaren kıskançlık krizine girer, tepkisini o değerli porselen ve bibloları hercümerç ederek gösterir…

Filmin kırılma anı ve gerilime meyletmesi Alex’in Rassimov’un 15 Ekim 1875 yılında kaleme aldığı günlüğü bulması ile başlar. Profesör günlüğünde, kendisinin tamamlayamadığı deneyinden bahsetmiş ve başarılı olunması için neler yapılması gerektiğini detaylıca yazmıştır. Kendisi de doktor olan Alex sanıyoruz ki yazılanları gayet iyi anlıyor ve ilginç bir rastlantı sonucu -kitapta yazıyorsa da bu seyirciye söylenmiyor- profesörün gizli laboratuvarını buluyor. Sonrasın da deneyleri kaldığı yerden devam ettiren Alex, uydurukça gösterilen bir elektrik çarpması sahnesinden sonra tüm kasabayı derinden etkileyecek bir caniye dönüşüyor…


Frankenstein, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde, Jack The Ripper Esintileri

Filmin sırtını birden fazla temele dayandırdığını görmekteyiz. Öncelikle Alex okuduğu günlükte deneyin elektrik temelli çalışacağını öğreniyor. Karısının ölen köpeği üzerinde çalışma yaptığı sırada elektrik çarpması sonucu kendisine bir haller oluyor. Bu sahne hızlı geçiştirilmiş ve tam olarak ne olduğu yeterli bir şekilde verilememiş. Yazar Mary Shelley’in ölümsüz eseri “Frankenstein ya da modern Prometheus” romanı 1823 yılında basılmış ve sinemaya da defalarca uyarlanmıştı. Romanın baş kişisi Victor Frankenstein’ın kadavralardan canlı bir varlık yaratmaya çalışması elektrik ile sağlanan devreler ile gerçekleşiyordu. “O”, “Şey”, “Canavar” olarak geçen  isimsiz habis varlık, sonrasında gerçekleşen bir takım talihsiz olaylar neticesinde zıvanadan çıkıyor ve insanları öldürüyordu. Filmde de köpeğin iç organlarını çıkarttığı etkileyici sahneden sonra Alex, elektrik çarpması sonucu bir dönüşüm geçiriyor. Bu olmasa belki de köpeğin canlanacağını görecektik ama canlı biri üzerinde bu deney daha farklı sonuçlar doğuruyor. Sonrasında Alex’in işlediği cinayetler Frankenstein romanındaki soğukkanlı canavar gibi peşi sıra gerçekleşiyor.

Alex karakteri oluşturulurken sadece Frankenstein romanından faydalanılmamış. Karakter yaratımında Robert Louis Stevenson’un 1886 yılında yazmış olduğu “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde” kısa romanından da yararlanılmış. Hatta şöyle dersek daha doğru olur: Alex karakterinin canileşmesi ve değişimi, bir nevi yeniden doğumu Frankenstein’dan alınmış, karakterin çift kişiliğe bürünmesinin alt yapısı Dr. Jekyll ve Mr. Hyde ile zemine oturtulmuş. Çünkü Alex’i cinayetleri işlerken esrime halinde görmekteyiz. Kendi olmaktan çıkmış adeta ikinci bir kişiliğe bürünmüştür. Frankenstein romanındaki canavar ise tekildir, her ne kadar ilkel olsa da konuşmayı öğrenmiştir. İşlediği cinayetler sırasında kendinde ve bilinçlidir. Oysaki Doktor Jekyll ve Mr. Hyde romanındaki Jekyll karakteri işlediği cinayetlerin farkında değildir ve bedeninde hapis olan diğer benliği ortaya çıkıp cinayetleri işlemektedir. Mr. Hyde karakteri cani, ölümcül ve şeytani iken, Dr. Jekyll ise sakin, bilgin ve aklı başındadır. Bu tanımlamalar Alex ile bire bir örtüşür. Alex insanları öldürdüğünün farkında değildir, karanlık yanı açığa çıktığında kendini kaybeder, daha vahşi olur. Romandaki Mr. Hyde gibi formu çok fazla değişmese bile bunun teknik yetersizlikten kaynaklandığını düşünmekteyim. Sadece bir sahnede Alex’in cinayet anında gölgesi duvara yansır ve bedeninin daha büyük ve orantısız olduğunu görürüz. Bu sahnedeki görüntü ile Alex’in ilham alındığı karakterin Stevenson’un romanının baş kişisi olduğunun delilidir.

Tek bedende iki kişi olgusunu biraz daha açmakta yarar var. Karşımıza bu vakayla alakalı “Doppelganger” terimi ortaya çıkmakta. Almanca kökenli olan bu sözcük “çift yaya”, “çift gezen” anlamlarına karşılık gelmekte. Tam manasıyla insanın hayalet ikizi anlamı taşımaktadır. Tıpatıp aynı iki insandan bahsedilir, ama bu insanlar ikiz değildir. İki  uç kısma ayrılan bu iki kişilikten birisi kötülük timsali, diğeri ise normal mizaçlıdır, kendi öz varlığıdır. Edebiyata karşılığını Dostoyevski’nin “Öteki” romanı ile bulmuştur. Ama filmden ve tanımlamadan farklı olarak bu novellada kişi ikizini görmektedir. Bu sebeple Alex karakteri kendi öz bedeni dışında biri olmadan yani ikinci kişiliğinin zuhur etmesiyle, ama bu hal durumu kendi fiziksel bedeninin ruh hal değişimi ile olmaktadır. Yani Stevenson’un romanındaki karakterin aynısı gibi. Kişi bir anda farklılaşır ve o kişinin normal zamanda yapmayacağı davranışları sergiler…

Jack The Ripper, Türkçe olarak söylemek gerekirse Karındeşen Jack karakteri, 1800’lü yılların sonlarında, İngiltere Londra’da vatandaşların korkulu rüyası olmuştur. İşlediği cinayetler sebebiyle tarihteki ilk seri katil olması muhtemeldir. Kadınları vahşice öldürmüştür, iç organlarını çıkartması hasebiyle bu katilin doktor olabileceği düşünülmektedir. Kim olduğu bulunamamıştır ve hala aydınlanmayı bekleyen bir vakadır. Alex’te doktordur. İşlediği cinayetler içerisinde  erkeklerde olmasına rağmen ana hedefleri kadınlar olmuştur. Erkekler her seferinde karşısına engel olarak çıktıkları için onları öldürmüştür. Asıl hedefleri kadınlardır. Karın deşen Jack illüstrasyonlarda her daim silindir şapkalı ve pelerinli gösterilmiştir. Alex’in giyimiyle Jack’in eşkali birbirine uymaktadır…

Filmi Lacan’ın “Ayna Evresi” kuramı ile de okuyabiliriz. Lacan, parçalanmış beden ve bu bedenin sahte bütüncül kazanma sürecini, taklide dayalı bir eylem dizgesi etrafında anlatır. Yabancılaşmış bir kendilik imgesine sahip olan ben’in kendini tanıma halleridir. Olmak eylemi kendini bir öteki üzerinden meydana getirir. Lacan’a göre çocuk, aynadaki yansımasıyla karşılaştığında ego, süper ego, id açığa çıkar. Birden fazla bedenler evrenidir artık kişinin kendisi. Yansıma beden ve öz hakiki beden ve ardılları. Kişi bu süreçten sonra personalara bürünür ama isteyerek ama bilinçsizce. Alex’in cinayetleri işlemesinin altındaki sebep kıskançlık sebebidir. Igor ile karısını konuşurken, gezerken gördükçe kendince kuruntulara bürünür. Bu iki kişi yakınlaşmasa bile Alex kendisini yetersiz görür ve Igor’u rakip olarak benimser. Igor ondan görece daha yakışıklıdır ve hali hazırda doktorluk mesleğini sürdürmektedir. Bu ezilmişliğin ve paranoyakça düşüncelerin sonunda yansıma bedeni ortaya çıkar. Karanlık tarafı kadın imgesini yok etmek için tüm gücüyle çalışır.  Yönetmen bazı sahnelerde yamuk kadraj vererek deliliği meşrulaştırmıştır.


Kinski vs Işık: Son Raunt

Daha laboratuvara adımını ilk attığında dış ses olarak duyduğumuz gülme sesleri aslında Alex’in sakat akli dengesinin yıkılmaya başlama evresini vurgular. Yaşam ile ölüm arasındaki gizemi keşfetmek için icat edildiği bize söylenen makine, bu kıldan ince savın üstünde yürümeye çalışırken Alex’in akli melekelerinin buhar olup uçmasıyla sekteye uğruyor. Le Amanti Del Mostro dört dörtlük bir film olmamasının yanında Klaus Kinski’nin etkileyici performansıyla izlenmeyi hak ediyor. Zaten bana kalırsa bir film ne kadar kötü olursa olsun o filmde Kinski oynuyorsa, sırf onun oynadığı sahneler için izlenmeyi hak ediyordur.

Filmde orantısız bir müzik kullanımı olduğunu söylemeliyim. Her sahnede filmin ruh haline tezat giden dingin, dingin olduğu kadar gerilim tınılarından uzak, pembe dizi havasında bir müzik kullanılmış. Konseptten bağımsız yorum yapmak gerekirse müzik kulağa hoş gelen tınılara sahip ama korku filmi izlediğimizi de unutmayalım…

Kinski’nin canavar halini yönetmen göstermemeyi tercih etmiş. Ya vizyonsuzluk ya da bütçe yetersizliği. İnsan üstü güce kavuşan Alex’in bedensel deformasyonunu görmek isterdim. Filmdeki terk Türk oyuncu Ayhan Işık değil. 34. dakikada Erol Taş’ı da görüyoruz. Maalesef Türkiye’de kötü adam olarak hafızalara kazınmış oyuncu halkında tepkisini yaşarken sürekli çekmiştir. Adi, kötü, insafsız tiplemelerle izlemeye alıştığımız Erol Taş, bu filmde ironik bir rolde. Gerçek hayatta izleyiciler Erol Taş’ı oynadığı rollerin etkileyiciliğinden kaynaklı hep linç etmişlerdir. Tipik bir yanlış anlaşılmalar sendromudur. Filmdeki rolüyle Erol Taş makus talihini yenemiyor. Cinayetleri işleyen kişi zannedilerek yerli halk tarafından linç edilen birini oynuyor…

Cinayetleri işlediği zannedilen bir başka kişinin filmdeki adı Polanski. Yönetmen Roman Polanski’nin Manson çetesi tarafından eşi Sharon Tate öldürülmüştü. Polanski’in çekmiş olduğu “Rosemary's Baby” filmi sebebiyle uzun bir süre karısını kendisinin öldürttüğü düşünüldü. En azından Manson çetesinin bu filmi izleyerek etkilenmiş oldukları konuşula gelmiştir. Yönetmen Sergio Garrone’nin masum kişiye Polanski ismini vermesi ve bu kişinin idam edilecek olması ilginç bir ayrıntıdır. 

Son tahlilde 95 yaşında ve hala hayatta olan İtalyan yönetmen Sergio Garrone’nin Türk oyuncularla ve İstanbul’da çektiği bu film korku janrının tüm yetkinliklerini kullanmasının yanında klişelerle bezeli, Kinski’nin başarılı, Ayhan Işık’ın dengeli ve risksiz oyunculuklarıyla izlenmesi gereken kayıp ve göz ardı edilmiş bir film. Unutulmaya yüz tutmuşta diyebiliriz. Hala hayatta olan filmin oyuncuları veya ekipten kimselerin film hakkındaki anlatacakları elzemdir ve birçok bilinmezi açığa çıkartacaktır. Umarım bir gün bu filmin yapım aşaması hakkında çok daha detaylı bilgilere nail oluruz…

Not: Filmin çekim aşaması hakkındaki bilgiler (İstanbul’da geçmesi, Yılmaz Duru’nun filmi İtalya’dan alıp getirmesi vb.) Kaya Özkaracalar’ın çıkarmış olduğu “Geceyarısı Sineması”  dergisinin 1. sayısından edinilmiştir.


Yazar: Umut Uçan

0 yorum :

Yorum Gönderme