Sayfalar

21 Aralık 2020

A’mâk-ı Hayal: Birinci Kitap - Mustafa A. Kara (Çizgi Roman Eleştirisi)

İnsanoğlu, ciğerlerini acıyla dolduran o ilk nefesi aldığı anda, büyük yolculuğuna da ilk adımını atmış oldu. Evet, hayat büyük bir yolculuktur. Bu yüzden de bu büyük yolculuğu daha iyi idrak etmemizi sağlayan her küçük yolculuk, varoluş bilmecesini çözmemizde bize biraz daha yardımcı olacaktır. Bu bazen fiziksel bir yolculuk olabileceği gibi bazen de düşsel bir sergüzeşt ya da manevi bir seyahat de olabilir. Tuti Kitap’tan çıkan, Mustafa A. Kara’nın Filibeli Ahmed Hilmi’nin aynı adlı eserinden senaryolaştırıp çizdiği “A’mâk-ı Hayal”, başkarakterimiz Râci’nin hayallerinin derinliklerinde unutulmaz bir yolculuk vaat ediyor. Bu yolculukta bazen Gotama Buda ile hasbihâl ediyor, bazen Hürmüz’ün ordusunun bir neferi olarak kılıç kuşanıyor, bazen de küçük bir Hintli çocuk olarak Yaratılış’a tanıklık ediyoruz…

İnsanoğlunun Manevi Seyahatleri

Bu noktada şüphesiz aklınıza Dante’nin 1307-1321 yılları arasında kalem aldığı “İlahi Komedya” gelecektir. Ama ondan yüzlerce yıl önce, Sasaniler döneminde, Pehlevi dilinde yazılan “Ardâvîrâfnâme”, Zerdüşt din adamı Ardâvîrâf’ın Cennet-Araf-Cehennem yolculuğunu ayrıntılarıyla anlatmıştır. Hatta Ardâvîrâfnâme’nin bu konuda yazılmış en eski kaynak olduğunu da hatırlatalım. Dante, Hazreti Peygamber’in Miraç yolculuğundan esinlendiği gibi, Ardâvîrâf’ın eserinden de pekala etkilenmiş olabilir. Ama öte yandan Dante’nin de başka manevi seyahatlere ilham verdiğinin altını çizelim. Muhammed İkbal’in 1929-1932 yılları arasında, İlahi Komedya’ya nazire olarak yazdığı “Cavidname” bunun en güzel örneğidir. Çeşitli gezegenler ve Cennet’e yaptığı yolculuk sırasında İkbal’e Mevlana eşlik eder. İnsanoğlunun manevi yolculuklarını anlatan bu unutulmaz eserlerin arasına dahil edebileceğimiz başka kitaplar da var elbet. Ama ben özellikle bir tanesinin adını anmamız gerektiğini düşünüyorum: Cemil Meriç’in “dilimizde ilk defa yazılan felsefi bir roman” olarak nitelendirdiği “A’mâk-ı Hayal”…

Râci’nin Hâtırâları

Babası şehbender yani konsolos olduğu için “Şehbenderzâde” olarak da anılan Filibeli Ahmed Hilmi’nin yazdığı “A’mâk-ı Hayal” romanının ilk baskısı 1910 yılında yapılmıştır. Diğer adı “Râci’nin Hatıraları” olan roman, aslında iki kitaptan, iki ana bölümden oluşmaktadır. İlk kitap Aynalı Baba ya da nam-ı diğer Âdem Baba ile tanışma ile akabinde çıkılan ve 9 gün süren, 9 farklı manevi seyahati konu alır. İkinci kitap ise Manisa Tımarhânesi’nde başlar, 4 farklı manevi seyahate ek olarak, Râci’nin tımarhâne notlarına ve Aynalı Baba’nın defterinden bazı kıssalara yer verir. Mustafa A. Kara, Muhammed Bedirhan ile birlikte romanı çizgi romana uyarlarken oldukça sadık bir tutum izliyor. Roman ile çizgi romanı satır satır kıyaslasanız bile eserin özüne ihanet eden bir unsur bulmanız pek mümkün değil. Bu kadar sadık bir uyarlama olmasına karşın, çizgi romanın orijinal bir üslup yakalamayı başardığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Çizgi romanın bu ilk cildi, romanın ilk kitabının 3. gününe denk gelen kısmın sonunda bitiriyor. Anlayacağınız bu ilk ciltte Râci ve Aynalı Baba ile tanışıp 3 farklı manevi seyahate çıkıyoruz.


Hayalin Derinlikleri’nde Kaybolmak yahut Gerçeği Bulmak

Yayımlanmasının üzerinden 110 yıl geçen “A’mâk-ı Hayal”, kesinlikle zamanı geçmiş asırlık bir ihtiyar değil; adeta daha dün yazılmış gibi taze ve canlı bir ruha sahip! Zamana meydan okuyan, bilgece fikirlerle ilmek ilmek dokunmuş, girift yapısı ile ilk başta anlaşılması güç olsa da barındırdığı derin anlamları kavradıktan sonra manevi seyahati siz yapmışcasına tatmin eden bir roman bu. Takdir edersiniz ki böyle bir romanı görsel dünyaya uyarlamak imkansız olmasa bile elbette çok zor! İşte burada da Mustafa A. Kara’nın marifetleri gün yüzüne çıkıyor. Filibeli Ahmed Hilmi’nin basit ve öz bir şekilde yaptığı betimlemeler zihinde bir imge yaratıyor yaratmasına ama görsel dünyaya aktarılmak istendiğinde son derece yoruma açıklar. Ama Kara, bir yandan büyük bir özgürlük sağlasa da bir yandan da büyük bir handikap olan bu durumun altından layıkıyla kalkmayı beceriyor. Bu durum çizer için büyük bir özgürlük; zira karakterleri yaratırken, mekanı tasarlarken ve atmosferi inşa ederken, “Bunu neden böyle yaptın?” dedirtecek bir keskinlik yok romanda; her şey bir rüyanın muğlaklığında. Bir yandan da bu durum çizer için büyük bir handikap; zira bahsedilen onlarca konu, kişi, din ve mekan hakkında daha fazla araştırma yapmak zorunda. Ama sadece bu da değil! İlk bakışta birbirleriyle bağ kurmakta bile zorlanacağımız dünyalar Ahmed Hilmi’nin romanında organik bir bağla birbirine bağlıyken, bu dünyaları çizgi romanda görsel anlamda uyumlu hale getirmek başlı başına bir sorun.

Görsel Anlamda Farklı Tatlar Bir Arada

Söz gelimi, Râci, Budacı masalları anımsatan ilk hayalinde Gotama Buda ile yolculuk ediyor. Bu kısımda Kara, direkt akla gelecek şeyleri yapmıyor; yani tamamen Hint kültüründen ve Budizm’den beslenen bir görsellik ortaya koymuyor. Hem Hint ve Doğu kültüründen esinlenen (binalar, kıyafetler, eşyalar) hem de modern bir anlayışla ele alınan (Râci’ye rehberlik eden görünmez varlık ya da cadıya dönüşen kadınlar) çizimleri başarıyla harmanlıyor. Ama Kara’nın asıl başarısı bölüm içerisinde yakaladığı bu uyumu, bölümler arasında da yakalaması oluyor. Misal Râci, Buda’dan sonra Zerdüşt ile karşılaşıyor. Dolayısıyla bu bambaşka bir görsel dünyanın kapılarını aralıyor. Bu kez az önce gördüğümüz çizgilere hem benzeyen hem de ayrıksı duran çizgilerle karşılaşıyoruz; ama bunların aynı çizerin elinden çıktığını hemen anlıyoruz. Hasılı çizer, her bölümün kendi iç dinamiklerinin getirdiği farklı görsel dünyaları kurmayı başarırken, aynı zamanda çizgi romanın bütününde de sağlam bir uyum yakalamayı başarıyor. Bu da çizgi romanın görsel anlamda farklı tatları bir arada vermesini sağlıyor.

Hem Detaycı Hem Sade

Panellemesini yaparken farklı anlatım tarzlarını bir potada eriten Mustafa A. Kara, yeri geliyor klasik bir anlatımı tercih ediyor, yeri geliyor metne ağırlık veren bir üslup tutturuyor, yeri geliyor bir sinema filminin kağıda dökümü gibi duran kareler ile karşımıza çıkıyor. Başından sonuna merakımızı diri tutmayı başaran bu anlatım tarzı, bazen bir tablo güzelliğindeki kareler ile bizi şaşırtıyor, bazen de sadeliğin gücünden yararlanıyor. Kara’nın çizgileri, dingin bir karedeki duyguyu hissetmemizi sağladığı gibi, hareketli bir karedeki aksiyona ortak olmamızı da sağlayacak kadar ne yapmak istediğini biliyor. Ayrıca çizgi romanda, gerçek dünyada detaylı ve etkileyici bir şekilde çizilen arka plan ve mekanlar, hayal dünyasındayken çoğunlukla sadece renklerden ibaret soyut bir hale bürünüyor. Bu tercih sayesinde -biz farkında olmasak bile- Râci’nin hayallerine daha kolay ortak oluyoruz. Ama çizer, sadece çizgileri ile değil, renk tercihi ve renkleri kullanış biçimiyle de takdiri hak ediyor. Renklerden ibaret ya da çizimden çok rengin öne çıktığı arka planların, güçlü arka planlar arasında sönük kalmamasının en büyük sebebi de şüphesiz renklendirme konusundaki bu başarı oluyor.

Özgün Metnin Ruhunu Koruyan Bir Eser

“A’mâk-ı Hayal” ile ilk çizgi romanına imza atan Mustafa A. Kara, birçok çizerin kullanmayı düşünmeye bile cesaret edemeyeceği bu malzemeyi, hem özgün metnin ruhunu koruyarak hem de herkesin okuyabileceği yalınlıkta ve herkesi cezbedecek görsellikle yeni bir forma sokmayı başarıyor. Kara, böylesine ağır bir yükün altından alnının akıyla çıkarken, yok sayılmasa da hak ettiği değere kavuşamamış bir eser olan “A’mâk-ı Hayal”ı tekrar hatırlatarak da kıymetli bir çabaya imza atıyor. Unutmadan, çizgi romanın sonunda ikinci ciltten tanıdımlık bir kısım olduğunu da hatırlatalım. Umarız çizgi romanın ikinci cildi, en kısa sürede raflardaki yerini alır.

Son olarak, bana bu kitabı hediye eden Tuti Kitap’a çok teşekkür ediyorum.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönderme