Sayfalar

1 Kasım 2020

Kısa Film Yönetmeni Buğra Mert Alkayalar ile Röportaj

"Seans" (2018), "Ayrık" (2018), "Turp Gibi" (2019), "Peri" (2019) gibi kısa filmlerin yönetmeni olan Buğra Mert Alkayalar ile "Kapımızdaki Ziyaretçiler" (2018)  isimli belgesel kısa filmine dair bilgi dolu bir söyleşi yaptık. Bu söyleşi, özellikle "
Kapımızdaki Ziyaretçiler" üzerine olsa da bunun dışında belgesel sinemadan ve kısa filmlerin yapım sürecinden de konuştuk. Umarım okurken keyif alırsınız.


Röportaj: Umut Uçan


Her röportajın olmazsa olmazı olan tanışma faslıyla başlayalım: Buğra Mert Alkayalar kimdir?

5 haziran 1998’de Yozgat’da doğdum. Fakat belirtmeliyim ki Yozgat ile hiçbir bağım bulunmamakta. Babamın öğretmen olması nedeniyle böyle olmuş. İlk ve orta öğrenimimi Tekirdağ’da tamamladım. Sinemaya olan ilgim ve sevgim küçük yaşlarda başladı ki bunun en büyük sebebi de babamdı. Küçük yaştan itibaren bol bol sinemaya götürürdü beni. Evde de bolca film izletirdi. Hatta sinema maceram Shrek (2001) ile başladı. Bu yalnızca ilgiyle kalmayıp çalışmak istediğim bir alana dönüştü. Şu an Anadolu Üniversitesi’nde Sinema ve TV bölümünde öğrenim görmekteyim. Öğrenimimle beraber de kısa film çalışmalarımı da sürdürmekteyim. Ayrıca dublaj ve seslendirme alanına da küçük yaştan gelen bir ilgim bulunmaktaydı ve yakın zamanda bu ilgiyi de ileriye taşıyıp dublaj sektörünün tanınan isimlerinden (Kadir Özübek, Tarkan Koç, Mesud Uz) eğitim aldım. Sinema hayatımın büyük bir alanını kaplamakta. Buna ek olarak da yemek yapmak bir diğer ilgi alanım. Boş zamanlarımda mutfakta yeni lezzetler peşinde koşmayı seviyorum. Beni rahatlattığını düşünüyorum. Bunlara ek olarak da “Bakınız” ve “Arkreatif” sitelerinde sinema yazarlığı yapmaktayım.

“Eğer tüm evrende yaşam sadece Dünya’da varsa, bu çok büyük bir yer israfı olurdu” der Carl Sagan. Bu söze katılır mısın? Senin “Kapımızdaki Ziyaretçiler” filmini yaparken motivasyon kaynağın neydi?

Bu konuda söylenmiş en mantıklı sözlerden birisi bence. Kesinlikle katılıyorum. Kendim de çocukluğumdan beri bu konuya karşı özel bir ilgiye sahibim. Bolca araştırıp okumuşluğum var. Tabii sinema yine en büyük etkenlerden biri bu konuda da. Bilim-kurgu filmleri küçük yaşta beni dünya dışı yaşam konusunu araştırmaya itti. O zamandan beri de ilgilenmeye devam ediyorum. Bu konudaki motivasyonum da çocukluğumdan gelmekte. Fakat bu konuda bir belgesel yapma düşüncesi tam olarak üniversiteye başladığımda oluştu. Böyle bir bölümde okuyorken bu konuda bir belgesel yapmalıyım diye düşünüyordum ve 3. sınıftayken bunu gerçekleştirmiş oldum. Ayrıca Türkiye’de bu konuların YouTube videoları ve gece programları ile sınırlı kalıyor oluşu da bu belgeseli yapmamın gerekliliğini bana gösteren etkenlerdi.

Daha önce konuştuğumuzda uzay ve uzaylılara karşı ilgin olduğunu söylemiştin, bu ilgi ne düzeyde? Filmini yapmadan önce çekim aşamasında hangi kaynakları araştırdın? Bilimkurgu türü ile aran nasıl?

Her ne kadar üniversiteye başladığımdan beri eskisi kadar ilgilenemiyor olsam da konuya olan ilgimin oldukça fazla olduğunu söyleyebiliriz. Bahsettiğim gibi çocukluktan beri süregelen bir ilgi bu. Konuyla ilgili kitapları, programları, belgeselleri, filmleri, kısacası her materyali takip etmekteyim. Bu da bana doğru olanı ve olmayanı bir nebze de olsa ayırabilme özelliği katmakta. Belgeselimin yapımı öncesinde özel bir araştırma yapmadım açıkçası. Zaten devamlı araştırdığım için yeterli bilgiye sahip olduğumu düşünüyordum. Belgeseli ne şekilde yapacağım az çok kafamda canlanıyordu. Önemli olan çarpıcı tanıkları ve bu konuda profesyonel birilerini ayarlayabilmekti. Bilim-kurgu türü sinemada da edebiyatta da sevdiğim ve ilgilendiğim bir türdür. Fakat Star Wars ve Star Trek hayranlarından olmadım hiçbir zaman. Ben daha çok bilim-kurgunun gizemli ve karanlık yönüyle ilgilenmekteyim. O sebeple The X Files ve Alien bu türdeki favorilerimdendir.


Kapımızdaki Ziyaretçiler filminde tüm yükü adeta üstlenmişsin, tek kişilik dev kadro diyebiliriz senin için. Kişisel bir tercih miydi tek başına belgeseli çekmek?  

İkisi de diyebilirim. Sinema-TV bölümünde okuyor olsam da bir ekip kurmak gerçekten çok zor. Bunu gördüğümden bu yana kendimi sinemanın her alanında geliştiriyorum. Bu sayede de ekip kuramadığım bu gibi durumlarda kendi işimi kendim hallediyorum. Sinema bir ekip işi evet fakat zorunda kalındığında pes etmek yerine bir şekilde istenilen projenin hayata geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kurmaca alanında belki pek mümkün olmasa da belgesel alanında neredeyse her şeyin tek başına halledilebileceğini görmüş oldum. Elbette bu yorucu bir süreç oldu benim için fakat aynı zamanda biraz rahatlattığını söyleyebilirim. Tamamen kendi fikirlerimi kendi istediğim şekilde gerçekleştirebildim.

Belgeselin çekim aşamalarını anlatabilir misin?

Her filmde olduğu gibi öncelikle yoğunlaşacağım mesaja, insanlara iletmek istediğim üzerine düşünüp karar verdim. Türkiye’de bu konuyla ilgilenmeyenlerde bir farkındalık yaratmak, Amerikan uydurması olduğunu düşünenlere Türkiye’de yaşananları göstermek ve ilgilenenleri daha da bilinçlendirmek amaçlarına yöneldim. Böylece bu konuda nasıl bir iş ortaya çıkarabileceğimi planlamaya başladım. Dünya dışı yaşam konusunda Türkiye’nin bilinen yüzü ve Sirius UFO Uzay Bilimleri’nin Kurucusu Haktan Akdoğan belgeselimde yer almasını istediğim yegâne profesyonel isimdi. Çocukluğumdan bu yana sıkı takipçisiydim. Bir şekilde kendisine ulaşıp projeden bahsettim. Kendisi de olaya sıcak baktı ve kabul etti. Daha sonra  belgeselde yer alan tanıkları bulmam ve onlarla iletişime geçmem yardımcı oldu. Tanıkların hikayelerinin kendilerine has olmasına özellikle dikkat ettik. Gerekli teknik ekipmanları ve diğer bütün masrafları bizzat kendim karşıladım çünkü bir yerden ödünç alıp o tür bir sorumluluğu üstlenmek istemiyordum. Ailem sağolsun hem bütçe konusunda hem de evdeki canlandırma sahnelerin çekiminde büyük yardımları oldu. Ana çekimleri iki günde İzmit ve İstanbul’da gerçekleştirdim. İlk gün İzmit’te yaşayan Emekli Kurmay Albay Hava Pilot Memduh Kayışbudak ile kendi evinde çekimi gerçekleştirdim. Ertesi gün ise Hüseyin Şen, Melike Mungan ve Haktan Akdoğan ile İstanbul’da çekimleri yaptım. Her çekimde istediğim gizemli ve karanlık atmosferi yaratma amacıyla benzer ışık kurulumunu yapmaya özen gösterdim. Çekimleri tamamladığım gibi de kurgu sürecine başladım. Genellikle filmlerimi elimden geldiğince hızlı bir şekilde tamamlamaya özen gösteririm. Kurgu süreci biraz sancılı geçti diyebilirim. Konuşmaların çokluğu sebebiyle ayıklamak zor oldu fakat 8-10 günlük bir süreç sonunda istediğim şekilde bir belgesel elde edebildim. Kurgu süreci öncesinde ise Muhammed Aktunç ve Semih Alar tarafından yine gizemli ve karanlık atmosfere uygun orijinal müzikler yapılmaya başlandı. Kurgu sürecinin son aşamalarında da bu müzikler dahil edildi ve süreç tamamlandı.

Kitlesel Fonlama olan “Fongogo”yu kullandığını gördüm, bu süreç senin için nasıl geçti? Kısa filmcilerin başvurabileceği kaynaklar belli. Sen filmlerine bütçeyi hangi yollardan sağlıyorsun?

Evet, şu an askıda olan bir projem için Fongogo’yu denedim fakat ne yazık ki herhangi bir fon elde edemedim. Bunun sebebi hem yeterince duyuramamış olmam hem de sanırım konunun fon sağlayacak kadar ilgi çekmemiş olması. Gördüğüm kadarıyla fon elde eden projelerin birçoğu toplumsal açıdan önemli olayları içermekte. Ben projelerimi böyle şeyleri düşünerek değil bir hikâye anlatmak amacıyla oluşturuyorum. Belki ileride tekrar şansımı denerim fakat dediğim gibi Fongogo süreci benim için olumlu geçmedi. Açıkçası şimdiye kadar yaptığım bütün kısa filmleri kendi cebimden harcayarak gerçekleştirdim. Herhangi bir fon elde etmedim. Ailem her zaman bu konuda ellerinden geldikçe destek oluyorlar. Şu anki projelerimde durum böyle fakat elbette sonraki projelerimde benim de bir şekilde fon bulmam veya bir yapımcı bulmam gerekecek.


Belgesele bakış açını merak ediyorum. Sahte belgesel türü (Kısa metraj için soruyorum) neden Türkiye’den çıkmaz mesela? 

Doğruyu söylemek gerekirse kısa metrajda belgesel alanıyla pek ilgili değildim. Yeni yeni bu alanı araştırmaya ve başarılı örnekleri izlemeye başladım. Fakat kısa sürede önemli bir konuyu belgelemenin uzun metraj bir belgesel yapmaktan daha zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü çekilen o kadar görüntüden sınırlı sürede en önemli olabilecek kısımları ayıklamanın zorluğu bulunmakta. Bu sebeple kısa metraj belgesel de en az kısa metraj kurmaca ve canlandırma kadar önem arz ediyor. Ülkemizde her ne kadar yenilikler takip edilmeye çalışılsa da eskide kalmış bir sinema anlayışı bulunmakta. Genele baktığımızda yenilikten korkup klasik formülleri uygulamaya devam ediyor. Yeni olan yanlış gözüküyor ve ne yazık ki olumsuz eleştirilere maruz kalıyor. Özellikle genç olmayan nesil fazlaca klasik sinemaya bağımlı gözüküyor. Açıkçası hala belli kalıplar içinde debelenmeyi doğru görmeleri komik geliyor.

Kapımızdaki Ziyaretçiler'de 3 vakada benim ilgimi çekti ve samimi geldiler. Sen de bilirsin ki konu uzaylılar olunca izleyici şüpheyle yaklaşır ama ben başta bayan anlatıcı olmak üzere 3 kişinin de tanıklıklarından çok etkilendim. Belgeselin için seçtiğin görgü tanıklarını bulma sürecin nasıl gelişti?

Genel çekim sürecinde de bahsettiğim gibi bu konuda en büyük yardım Haktan Akdoğan’dan geldi. Kendisine senelerdir birçok kişi yaşadıklarından bahsediyor. Birçok tanıdığı ve bağlantısı bulunuyor bu sebeple. Onunla kimlerin daha uygun olabileceğini, farklı olması gereken nitelikleri tartıştık ve o da bu konuda yardımcı oldu. Tanıklar da sağolsunlar belgeselde yer almayı kabul ettiler. Belgeselde de dediğimiz gibi ön yargılar her zaman olur bu doğal sürecin bir parçası. Sadece “Bakın ama böyle olaylar da oluyor.” diyerek bir farkındalık yaratmak istedim. Umarım amacına da ulaşır.

Çekim sürecinde seni etkileyen şeyler oldu mu? Mesela bayan anlatıcın evinde yaşadığı deneyim bana kalırsa çok etkileyiciydi...

Hikayelerin hepsi birbirinden etkileyici. Kurgu sürecinde çok kere dinledim ve her seferinde ilk kez dinliyor gibiydim. Okuduğumuz kitaplarda ya da izlediğimiz Hollywood filmlerinde şahit olduğumuz inanılmaz olayları birebir birinci kaynaktan dinliyor olmak oldukça hoş bir deneyimdi. Melike Mungan’ın yaşadıkları üzerine konuşulacak çok şeyin olduğunu düşünüyorum. Çünkü yaşadığı olay bir cismi görmekten fazlasıydı. Varlıklarla olan teması ve küçüklükten beri hissettikleri vakayı özel kılan unsurlar. Hüseyin Şen’in ise küçük yaşta düğündekilerle birlikte toplu bir gözlem gerçekleştirmiş oluşu gerçekten oldukça önemli. Kurmay Albay Hava Pilot Memduh Kayışbudak’ın yaşadığı olay kısa olsa da kredibilitesi açısından başlı başına ayrıca bir geçerliğe sahip.


Gelecek projelerinde hangi konuları işleyeceksin? Kurmaca, belgesel, deneysel... Bu türlere bakış açın nasıl?

Çekimlerin kesinliği ve olabilitesi devamlı değiştiği için net bir şeyler diyemem fakat hali hazırda gerçekleştirmek istediğim 5-6 proje bulunmakta. Değişik konuları işleme yanlısıyım fakat geneli gizem ve gerilim üzerine olacak. Bu tür yapımlara kendimi daha yakın hissediyorum. Hepsi kendine has bir öneme sahip. Şunu gereksiz görüyorum diyemem. Kurmaca zaten başlı başına hikaye anlatımının temel türü. Belgesel ise gerçeğin estetik bir biçimde belgelenmesini sağlayan yegane tür. Deneysele gelecek olursak hiçbir sınırı bulunmayan bir okyanus. Kuralları olmayan bir tür olunca çeşit çeşit eser ortaya çıkıyor. Deneysel bir kısa film çekmiş biri olarak benim bile tam olarak ısınamadığım bir tür.

Filmlerini yurtdışı festivallerine de göndermişsin, bizim festivallerle yabancı festivaller arasında ne gibi farklar var sence?

Böyle bir karşılaştırmayı yapabilecek kadar bir deneyime daha sahip olduğumu düşünmüyorum. Yalnızca kısa sürede Türkiye’de festival olaylarının karışık olduğunu fark ettiğimi söyleyebilirim. Birçok film festivali yapılıyor fakat çoğunda gereken önem verilmiyor. Biz de festival yaptık demek için yapılıyor adeta. Yurtdışı festivalleriyle bizimkiler arasında şöyle bir fark var. Kesinlikle daha ilgililer. Seçilmediğimde bile beni bilgilendiriyorlar genelde. Mail attığımda kısa sürede cevap veriyorlar. Türkiye’de ise telefonla aramadığım sürece bilgi almak ya da bir sorun çıktığında birilerine ulaşmak çok zor oluyor. Umarım Türkiye’de de festival konusuna verilen önem değişir.

Türkiye’deki sinema eğitimi veren üniversiteler hakkında ne düşünüyorsun? Sen eğitim aldığın üniversiteden memnun musun? 

Birçok üniversitede Radyo, TV ve Sinema bölümü bulunmakta. Birkaç tanesinde de Sinema-TV bölümü bulunmakta. Fakat Türkiye genelinde verilen sinema eğitimi ne yazık ki iyi değil. Bir kere sinemanın iletişim fakültelerinden ayrılıp başlı başına bir fakülteye ya da sinema okullarına dönüşmesi lazım. Bizde ise akademik bilgilerden fazlası verilemiyor. Uygulama şansı çok az elde ediliyor. Haliyle mezunların büyük bir çoğunluğu da işsiz kalıyor. Anadolu Üniversitesi, Türkiye’de iyi sinema eğitimi veren bir avuç üniversiteden birisi. Tabii ki benim de yaşadığım sorunlar olmuyor değil fakat şu an bu projeleri gerçekleştirebilmemi sağlayan aldığım eğitimin kendisi.

Teşekkür ederim. Gelecek projelerini sabırsızlıkla bekliyor olacağım...

Ben teşekkür ederim.

0 yorum :

Yorum Gönderme