Sayfalar

10 Kasım 2020

İkinci Kuşak: Babama Söylemediklerim - Michel Kichka (Çizgi Roman Eleştirisi)

Tarihsel gerçeklere dayanan bir çizgi roman yapmak, herhalde kurmaca bir dünya yaratmaktan çok daha zor olsa gerek. Zira meseleyi çizgilerle anlatırken hedefinizden sapmanız ya da yanlış anlaşılmanız olasılık dahilinde olduğu gibi, ciddiye alınmama riskiniz de her zaman yüksektir. Hele soykırım gibi içinde sayısız acı, vahşet, yıkım barındıran “ağır” ve “ciddi” bir derdiniz varsa, o zaman işiniz daha da zordur. Sadece "yok olanlar”a değil “geride kalanlar”a karşı da bir sorumluluğunuz var demektir. İşte tüm bu noktalar düşünüldüğünde Gözlem Kitap’tan çıkan, Belçika asıllı İsrailli ünlü karikatürist Michel Kichka’nın yazıp çizdiği “İkinci Kuşak: Babama Söylemediklerim” isimli çizgi romanın önemi daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Bu çizgi roman, şaşırtıcı bir şekilde dürüst bir dile ve çarpıcı mizahi eleştirilere sahip yapısıyla, şimdiye kadar Holokost’u işleyen değme filmleri gölgede bırakıyor. Bununla birlikte, belki de Franz Kafka’nın “Babaya Mektup” kitabından beri bir babaya yazılmış en içten, en hüzünlü ve en etkileyici ağıt olduğunu her sayfasında ispatlıyor.

Holokost’un Gölgesinde Bir Yaşam

Otobiyografik bir çizgi roman olan “İkinci Kuşak: Babama Söylemediklerim”, toplam dört bölümden oluşuyor. Bu bölümlere bir de son söz mahiyetinde, Kichka’nın bu çizgi romanı nasıl yapmaya karar verdiğini ve üretim sürecinde çektiği içsel sıkıntılarını görselleştirdiği ufak bir bölüm eklenmiş. Çizgi romanın geneline baktığımızda bir sohbet havasında hatta bir mektup samimiyetinde yazıldığını ve bu minvalde tasarlanıp çizildiğini görüyoruz. Hüzün ve neşenin harmanı diyebileceğimiz bir duygunun hakim olduğu çizgi roman boyunca, Kichka’nın anılarında belirli bir sıra gözetmeksizin dolaşıyoruz. Çıktığımız bu yolculuk, bazen derli toplu bazen ise geçmiş ile gelecek arasında gelgitler yaşayan bir anlatıma sahip olmasıyla dikkat çekiyor. Tıpkı bir insanın anılarını anlatmaya başladığında kronolojik bir sırayı takip etmemesini hatırlatan bu dağınıklık, çizgi romanın ruhuyla örtüştüğü gibi, ilginç bir şekilde çizgi romanı daha da güçlü kılıyor. Hayatı boyunca babasıyla ilgili bölük pörçük bilgilere sahip olan Kichka’nın büyüdükçe gerçekleri keşfetmesini ve oraya buraya dağılan anıları toplamaya çalışmasını merkezine alan bir çizgi roman için bu dağınıklık pek şaşırtıcı değil aslında. Aile bağlarını, babasıyla olan ilişkisini, geçmişini ama en önemlisi benliğini inşa etmek için var gücüyle uğraşmasına şahit olduğumuz Kichka, hayatındaki kaostan bir düzen oluşturmayı başarırken, hayatının çizgi romanında da karmaşık gibi gözüken yapıdan anlamlı bir bütüne ulaşmayı büyük bir ustalıkla başarıyor.


Mizahi Çizgilerin Şaşırtıcı Etkileyiciliği

Belçika ekolünde yetişmiş bir çizer olan Kichka’nın aslında ne kadar sıkı bir çizgi roman okuru olduğunu anlamak için çizgi romanda Fransız-Belçika ekolünün ustalarına yaptığı saygı duruşlarına bakmak yeterli. Hergé’nin yarattığı “Tintin”, Morris’in yarattığı “Lucky Luke”, André Franquin’nin yarattığı “Marsupilami”, Moebius’un yarattığı “Arzach”, Goscinny ve Uderzo’nun yaratığı “Asterix” ile ilgili göndermeler çizgi romanda bazen apaçık bazen de beklemediğiniz noktalara gizlenmiş bir şekilde kendini gösteriyor. Hatta Kichka’nın inanılmaz detaycılığına hayran kalmamıza sebep olan bir panelde, küçük Michel’i Fransız çizer Calvo’nun imzasını taşıyan ve II. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru yayımlanan “La Bete est Morte!” çizgi romanını okurken görüyoruz. Belki de “Maus"a esin kaynağı olmuş olan bu çizgi romanın dünyasında, Fransızlar tavşan olarak resmedilirken, Almanlar kurt, İngilizler bulldog, İtalyanlar kurt kıyafetlerini giyen sırtlanlar olarak karşımıza çıkıyor. 

Bu noktada hazır lafı açılmışken, “İkinci Kuşak: Babama Söylemediklerim” çizgi romanının Art Spiegelman’ın Pulitzer ödüllü çizgi romanı “Maus” ile güçlü akrabalık bağları olduğunu da kesinlikle belirtmeliyiz. Sadece toplama kampından kurtulmayı başaran bir adamın gerçek hikayesine dayanması değil elbette bu iki çizgi romanı benzer kılan. Aynı zamanda hikayenin merkezinde yine bir baba oğul ilişkisi görüyoruz. Bir başka ortak nokta da babasının hikayesini anlatan iki farklı çizerin, otobiyografik bir çizgi romana imza atarken çizgi romanın yazılış evresini de çizgi romanın dünyasına dahil etmesi. Evet, “Maus” ile “İkinci Kuşak: Babama Söylemediklerim” arasındaki bağlarının çok kuvvetli olduğu aşikar. Zaten Kichka’da bunu gizlemiyor ve çizgi romanda “Maus”a gönderme yapmayı ihmal etmiyor. Ama Kichka’nın çizgileri ve anlatım dili, ne saygı duruşunda bulunduğu Fransız-Belçika ekolünün ustalarına ne de Spiegelman’ın “Maus”una benziyor. Üstelik panellemesinin de Frankofon çizgi romanlara pek benzemediği ortada. Yukarıda saydığımız çizerlerden etkilenmiş olsa bile her şeye rağmen kendine has bir üslup yaratmayı başaran Kichka, mizahi çizgilere sahip karakterlerini, büyük bir özveriyle çizdiği arka plan ve mekan çizimleriyle öyle güzel harmanlıyor ki onun görsel dünyasına hayran kalmamak elde değil. Kichka’nın tarzının; detaylı arka planları, karikatür dünyasına daha yakın duran karakterleri ve bir film gibi akıp giden anlatımıyla her daim etkileyici bir görsellik yaratmayı başaran Tardi’yi anımsattığını söyleyebilirim. Ama Tardi’nin geniş panellerle yakaladığı sinematografik anlatımına nazaran, Kichka’nın çizgi romanın elverdiği her türlü anlatımdan yararlandığını ve daha zengin bir anlatım tekniği denediğini notlarımızın arasına ekleyelim.

10 Yıllık bir Çabanın Ürünü

“On yıl boyunca bu kitabı kurguladım. Kudüs ve Paris sokaklarında gezinirken zihnimde onu yazıyordum.” diyor Michel Kichka, çizgi romanın “Son Söz” isimli nihai bölümünde. Tahmin ediyorum ki, tüm bunları kendine itiraf etmek bile kolay değilken, bir çizgi roman formatında insanoğlu ile paylaşmak hiç kolay bir şey değildir. Ama Kichka, bu sancılı sürecin sonunda, başarmanın verdiği rahatlama ile bitiriyor çizgi romanını. Tıpkı çizgi romanda sık sık göndermede bulunduğu Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’i gibi Kichka da çıktığı “arayış” yolculuğundan, acı çekmiş ama olgunlaşmış olarak geri dönüyor. Biz de onun bu arayış hikayesini okurken, yaratıcı olan Kichka’ya saygı duyuyor, karakter olan Kichka’nın ise dert ortağı oluyoruz. Bunu başarmak, her yiğidin harcı değildir, öyle değil mi?

Son olarak, bana bu kitabı hediye eden Gözlem Kitap'a çok teşekkür ediyorum.


Yazar: Uğur Tatar
 

0 yorum :

Yorum Gönderme