Sayfalar

22 Kasım 2020

Bir Filmin Asıl Hikayesi: Frogs (1972)

Filmimiz başroldeki Pickett Smith’in bataklık benzeri bir yerde, kırmızı renkli bir kanonun içinde, bölgedeki vahşi yaşamın ve kirliliğin fotoğraflarını çekmesiyle açılıyor. Pickett Smith’i canladıran oyuncu Sam Elliott’u Tombstone (1993), The Big Lebowski (1998), Hulk (2003) gibi filmlerden hatırlayanlarınız olacaktır. Filmin başlangıcında, Pickett’in gördüğü hayvanların fotoğrafını her çekişinde ekran donuyor ve filmin castı ekranda beliriyor. Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro’nun Delicatessen (1991) filmindeki jenerik sahnesinden sonra en hoşuma giden zekice hazırlanmış bir jenerik sahnesi olduğunu söyleyebilirim.

Hayvan çeşitliliği açısından Amazon ormanlarını andıran bölge, etrafa atılmış çöpler ve kimyasal atıklar sebebiyle tekrar düşünmeme sebep oluyor. Bu kadar hayvan çeşitliliğinin bir arada olduğu bir yer olsa olsa hayvanat bahçesi olur ama o da değil! Çünkü Pickett biraz sonra bu bataklıktan çıkıp açık denize yol alıyor. Çapraz kurgu  ve hızlı geçişler ile bu sahnede ilk önce sürat teknesinde bir kadın ve erkeğin çılgınca eğlenerek son sürat gezdiklerini görüyoruz. Sonra ani bir kesme ile bir anda Pickett’ı sakince kanosunda ilerlerken izliyoruz. Bir kesme daha geliyor, Karen ve Clint Crockett kardeşler eğlencenin doruklarına o kadar çıkmışlar ki bir müddet sonra karşılarına çıkan kocaman kırmızı renkteki kanoyu görmüyorlar ve kanoyu deviriyorlar. Pickett ise son sürat gelen teknenin sesini ilginçtir ki son anda duyuyor ama iş işten geçmiş oluyor. Amatörce bir denize düşüşten sonra bu iki çiftimiz yaptıkları akılsızca şeyin bilincine varıp donuna kadar ıslanmış Pickett’i teknelerine alıyorlar ve kendi yaşadıkları yere, üstünü değiştirmesi için götürüyorlar.


Crockett Ailesine Merhaba Deyin!
 
Adaya ayak bastıktan saniyeler sonra meşhur kurbağalarımızla karşılaşırız. Sağda solda her yerdedirler ama onları kimse görmüyordur! Bundan sonra kurbağa vıraklamaları arka fondan hiç eksilmeyecektir. Pickett teker teker aile üyeleriyle tanıştırılır. Crockett ailesinin en büyüğü ve ailedeki herkesi tahakkümü altına almış başkişisi milyarder iş adamı Jason Crockett. Bu rolü canlandıran Ray Milland’ın 1945 yapımı The Lost Weekend filmiyle En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldığını hatırlatarak devam edelim. Ketum ve otoriter Jason Crockett tarafından sorguya çekilen Pickett ıslak giysilerini değiştirmek için Karen’ın peşinden malikaneye girer. Pickett, zenginlerin yaşadığı bu dev malikaneye girince ilk iş olarak menajerini bilgilendirmek için telefon açar. Ama o da nesi! Telefon hatları kesiktir. Kesik hatlardan bihaber olan aile durumdan hiç kıllanmamıştır. Acaba hatlar neden kesilmiştir? Sakın kurbağalar telefon hatlarını kesmiş olmasın? Bu sorunun cevabını hiç bir zaman öğrenemiyoruz, birçok şeyi öğrenemediğimiz gibi. Kurbağaları kesik telefon hatlarından sorumlu tutmamın en büyük sebeplerinden biri de filmin afişi. Bu afişte yeşil kocaman bir kurbağa görürüz. Evet, sadece bu şekilde olsa sevimli bir imaj bırakabilirdi. Ama bu kurbağanın ağzının içinden dışarıya sarkmış bir insan eli olduğu için tüm şüphelerim kurbağalara çevriliyor!

Pickett, üstünü değiştirdikten sonra ailenin geri kalan bireyleri ile tanışır. Tipik zengin, kendilerinden başkalarını umursamayan bir profil çizer Crockett ailesi. Jason, Pickett’a kurbağaların popülasyonunun aşırı arttığını, yaptıkları gürültü sebebiyle çok rahatsız olduklarını söyler. Hatta bir sahnede kızı Karen, her gece uyuyabilmek için bir tane viski bitirdiklerini itiraf eder. Söyledikleri su götürmez bir şekilde gerçektir. Tüm konuşmalar esnasında, hatta filmin sonuna kadar kurbağa vıraklamaları hiç kesilmez ve seyirci olarak bende bu rahatsız edici gürültüden nasibimi almış olurum! Bu yüzden ailenin çıldırma derecesine gelmesi çok normalleşir gözümde. Uzun süre kurbağa vıraklamasına maruz kalmak gerçektende insanın tadını kaçırıyormuş... 

Ekolojik bir dergide, yerel flora ve faunayı fotoğraflamak için görevli olduğunu daha önce söyleyen Pickett’ın karşısına dikilmiş, kurbağaları zehirleyerek onların nüfus artışını engellemeye çalıştığını söyler Jason. Para ve güç sembolü Jason’ın bir çevreciye sakınmadan söylediği bu itiraf; yaşlı, sakat, ihtiraslarına kurban gitmiş biri için mazur görülebilir. Ama bu itiraftan sonra üstüne bir de onu, ilaçlama yapması için ormana gönderdiği Grover’ı araması için görevlendiriyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu! Oldu olacak Pickett’i kızlarından biriyle evlendirseydin de damat getirseydin eve!


İlk Vaka ve İlk Ölüm!
 
Bu kutsal görevi (!) etrafı gezmek için bir bahane olarak sayan Pickett, bir süre ormanda dolaştıktan sonra önce etrafa saçılmış böcek ilaçları görüyor. Etrafı aramaya devam ettikten sonra bahtsız Grover ile karşılaşıyor. Grover iki seksen yere kapaklanmış ve hareketsiz bir şekilde yerde durmaktadır. Etrafta yılanlar cirit atmaktadır. Pickett’in Grover’in toprağa gömülü yüzünü kendisine doğru çekeceği sahneyi daha trajik bir hale getirmek için kulakları tırmalayan, adeta bozuk bir plaktan gelen bir sesi andıran müzik devreye girer. Daha sonra bu müzik filmin sonuna kadar kritik anlarda da çıkmaya devam edecek ve peşimizi hiç bırakmayacaktır. Henüz öleli bir gün olmayan Grover’ın yüzü ne ilginçtir ki Frankenstein’e dönmüştür.

Pickett, son sahnede açıkça gece olmasına rağmen gündüz saatlerinde eve dönüyor. Kurgudaki bu tarz zamansal atlamalar ve teknik boyuttaki sıkıntılar sıkça karşımıza çıkıyor. Bazı sahnelerde netlik kaçıyor mesela... Pickett malikaneye vardığında ailenin bir araya gelip konuştuğunu görüyor. Gecenin ana konusu ise kurbağalar! Pickett gördüğü manzarayı sadece Jason’a anlatıyor. Ortalığı velveleye vermeye hiç niyetleri yokmuş gibi gözüküyor. Çünkü Jason’ın ana motivasyonu klasikleşmiş olan kendi doğum gününü ve 4 Temmuz Bağımsızlık Günü’nü kutlamak. Jason için birinin ölmesi, bu organizasyonun bozulması için iyi bir sebep değil. Bir sonraki sahne ise akıllara ziyan bir sahne! İşte bu sahnede ne tarz bir film izlediğime ve hangi kafayla çekilmiş olduğuna tam olarak kanaat getirdim. Evdeki siyahi hizmetçi, aile için masaya yemek hazırlarken avizeden sarkan bir yılan görüyoruz. Ben  yılanın o avizeye nasıl çıktığını sorgularken, tüm aile feryat figan ediyor. İşte o an beklenmeyen bir şey gerçekleşiyor. Tekerlekli sandalyesinin neresinden çıktığını anlamadığım bir şekilde Jason tabancasını çekiyor ve yılanı oracıkta mıhlıyor. Tek atış ve tam isabet. Günün kahramanı olmaya yeterde artar bile…


Doğanın Bir İntikamı mı Acaba?
 
Pickett, bu vahim olaydan sonra ortaya kendi teorisini atıyor. Ona göre doğa bu aileye kasıtlı olarak saldırıyor. Bu iddiasını temellendirmek için de Jason’ın etrafı kurbağalardan arındırmak için zehirlemesini kanıt olarak sunuyor. İnatçı bay zengin bu mesnetsiz düşüncelere inanmayıp doğum günü ve 4 Temmuz kutlamaları için hazırlıklara devam edilmesini salık veriyor. Ertesi gün geri dönülmez olaylar bu aileye kabus gibi çökmeye başlıyor. Doğadan ya da hayvanlardan (!) ilk nasibini alan Michael Martindale oluyor. Ava çıkan Martin sanırım hayatında daha önce hiç avcılık deneyimi olmadığı için kendini bacağından vuruyor! Yazının girişinde Amazon göndermesi yapmıştım, burası Amerika’da bir ada. Habitatı belli olan bir bölge. Ancak bu bölgeye özgü olmayan örümcekler bir anda peyda olmaya başlıyor ve Michael’in etrafına toplaşıveriyorlar. Bir anda kocaman ağlarına sarmaya başlıyorlar umutsuz Michael’i. Kimi örümcek de Michael’in yüzüne fırlayıveriyor. Akıllara zarar bir ölüm ve sinema tarihine geçecek bir sahne! Kalp krizinden mi öldü? Ağlar tarafından mı boğuldu mu? Yoksa örümcekler tarafından mı ısırıldı? Bu konu hakkında hiç bir bilgiye sahip değiliz. 

Ama durun bir dakika! Bu filmin ismi Kurbağalar değil miydi? Yılanlar, örümcekler, ne oluyor ya? Bu filmde insanlığın kökünü kazıyacak katil, manyak kurbağalar nerede? Sizi bu söylediklerim sakın yanıltmasın, kurbağalar her daim etrafımızda. Her ölüm anında kıyıda köşede bu cinayetleri izleyen kurbağalar oluyor. Mütemadiyen vıraklayan bu kurbağalar belki de telepatik yoldan diğer vahşi hayvanlarla iletişime geçiyor olabilir ve bu ölümlerin azmettiricileri olabilirler.

Kenneth Martindale kutlamalar sırasında seraya gider. Seraya girince arkasından kapı kapanır. Etrafta komodo ejderleri, kertenkeleler, envai çeşit sürüngenler hasıl olur. Bu meraklı ve olsa olsa şirin olabilecek hayvanlar etraftaki içinde zehirli sıvı olan kavanozları düşürürler. Bir sebepten ötürü bu sıvı gaza dönüşür ve bizim çapkın iç güveysi Kenneth boğularak can verir. Artık vıraklamalarını pis pis sırıtış olarak algıladığım bu tezgahı çeviren kurbağalar yine oradadır. Ölümler peşi sıra gelmeye devam eder. Hepside absürt ve budalacadır. Iris Martindale kelebek avlamaya çıkar ve yılanların saldırısına uğrar. Sonra Iris’i aramaya çıkan Stuart’ı timsahlar perişan eder. Filmin yarısı olmuş, beş kişi ölmüştür ama henüz bu ölümleri gerçekleştiren hayvan kurbağa değildir. Keşke filmin ismi “kemirgenler” ya da “ısırganlar” olsaymış. Bu başlık düpedüz seyirci aldatmaktan başka bir şey değil. Tasarlanan afiş zaten bu bu aldatmacaya mum dikmiş!


Vırak! Vırak! Vırak!
 
Tüm bu ölümler bir doğum günü partisini engelleyemez. Ölenler akraban, eşin dostun olsa bile ortada kutlanacak bir bağımsızlık günü varsa kimse Jason’ı durduramaz! Malikanenin sadık uşakları Maybelle ile Charles, burnu havada zevce Bella, Clint’in sürat teknesine binerek adayı terk eder. Siyahi uşaklar adadan ayrılmadan önce yönetmen George McCowan, kölelik ve ırkçılık hakkında da ufak bir söylev de çektiriyor mekanın sahibi Jason’a. Keşke hiç o toplara girmeseymişin McCowan. 

Adanın karşı tarafındaki toprak parçasına çıktıkları gibi onları dilleri dışarıda gezen sürüngen sınıfından hayvanlar karşılıyor. Ama bu hayvanlar sadece dekor görevi görüyorlar. Sağda solda dolanıp duruyorlar. Kurbağalarımız yine tepelik bir bölgede alt açıdan çekilerek arzı endam ediyorlar. Adeta Waterloo Muharebesi'ni yöneten mağrur birer komutan gibiler! İki uşak ve Bella biraz ilerlediği sırada aniden ortaya çıkan martıların saldırısına uğruyor. Bavulları döke saça orayı terk etmeye çalışıyorlar. Şimdi de sahne sırası Martı Jonathan Livingston ve saz arkadaşlarında! Akıbetlerini bilmiyoruz bu üçlünün. Hiç bir zamanda öğrenemiyoruz. Ama kuvvetle muhtemeldir ki martı çetesi bunların kafalarını didik didik etmiştir.

Clint, bizim martı mağduru üçlüyü uğurladıktan sonra sürat teknesinin yanına gidiyor. Ama tekne orada değil! Teknenin bağlı olduğu halat kopmuş ve tekne gölün tam ortasında. Ufak  bir cinnet geçirdiğini düşündüğüm Clint, tekneye ulaşmak için suya atlıyor ve başlıyor yüzmeye. Arkasından da “deus ex machina”lere rahmet okutturacak cinsten ani bir hızla siyah bir yılan süzülüyor. Yine o kulak tırmalıyıcı müzik, yine sapkın tarikatın liderleri olan kurbağaların gırtlaktan gelen detone haykırışları. Yılan üzerinize afiyet bizim Clint’i kurbağalar cehennemine postalıyor. Bu olaylara o anda malikânenin balkonundan dürbünüyle izleyen Karen şahit oluyor ve kocasını bir umut kurtarmak gayretiyle yola çıksa bile ne yazık ki kaplumbağa tarafından yaşamına son veriliyor! Etrafa reji tarafından fırlatılmış gibi kurbağalar; bu bir B filmi, izlerken sinir krizleri geçirebilirsin, ne yapalım imkanlarımız bu kadardı diyen bir güruhun ellerine yüzlerine bulaştırmalarının adeta göstergesi. Hala kurbağalar kimsenin canına okumadı. Bu yaratılan evrende her şey mümkün ve mübah iken neden birilerinin suratına kurbağaları da fırlatıvermediniz ki?


İnatçı Bunak Jason Crockett

Filmin sonuna yavaş yavaş yaklaşıyoruz. Hayatta kalan Pickett ve Karen, Clint ve Jenny’nin çocukları ile adayı kanoyla terk etmeye karar verirler. Ama “Titanic” gemisini terk etmeye niyetli olmayan Jason malikanede kalır. Zaten tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş bir karakteri, kanoya bindirip karşı kıyılara geçirmek imkansız olmasa da uğraş verici olacağından, bu karakterin adadan ayrılmasını engelleyerek mükemmel bir senaryo başarısına gitmiş filmin yapımcıları! Pickett kıyıya geçmeye çalışırken ilk defa saldırıya maruz kalır ama saldırıyı kano küreğiyle bertaraf eder. Üstelik bunu malikaneden aldığı pompalı tüfek yanındayken yapar. Sonra karayoluna çıkıyorlar ve bir arabayı durdurup kurtuluşa giden yola doğru yolculuk başlıyor. Ama ne hikmetse bunları arabasına alan kadın şoför, Pickett’in elindeki pompalıdan da korkmuyor, arabasına aldığı bu yabancıları sorguya bile çekmiyor. Şimdilik biz buna Amerikan rahatlığı diyelim! Bu sahnede kadın şoförün çocuğu, bizim mağdurlara dönüp yolda bulduğu kurbağayı gösteriyor. Bu sahne önlenemez kurbağa salgınının globalleşmesinin göstergesi olarak lanse edilebilir. Filmin kapanış sahnesinde ise Jason’ın odasına hücum eden kurbağaları görürüz. Hala ikilemdeyizdir, film bitmiştir ama kurbağalar kimseyi öldürmemiştir. Bu sahnede Jason kalp krizinden mi ölmüştür yoksa kurbağalar yüzünden mi? Yönetmen bunu bize bırakmıştır. Ama dolaylı yoldan bile olsa bu ölümde (eğer öldüyse) kurbağaların aslan payı var.


Sorunları Olan Bir Film 
 
Frogs, kaba saba özel efektleriyle, sahte kanın yapaylığıyla, başarısız oyunculuklarıyla neresinden tutulsa elimizde kalan bir yapım. Birçok filmden alınma fikirlerle çiğ bir işe dönüşmüş. Martıların saldırısı stil olarak Alfred Hitchcock’un unutulmaz filmi “Kuşlar”a birebir benziyor. Tehdit edici ve korkutucu olması gerekirken, ölümlere sebebiyet veren hayvanların bazıları gerçekten sevimli. İstenen amaç can sıkmaksa, hayvanların tekrarlayan görüntüleri ve ses kuşağının kulak tırmalayan ahengi (!) istediklerini elde etmelerine fazlasıyla yarıyor. 

Kariyerinde dizi ve film olmak üzere yetmiş iki yapım yönetmiş olan yönetmen George McCowan’ın bilindik işlerinden biri “Charlie’s Angels” dizisi, öbürü de “S.W.A.T” dizisi. Filmin senaryosunu Robert Hutchison kendi kısa öyküsünden yine kendisi uyarlayarak yazmış. Ona senaryo da Robert Blees yardım etmiş. Ekolojik-korku türü olarak adlandırabileceğimiz bu film ne yazık ki ne izleyicisine toplumsal bir mesaj vermeyi ne de korkutmayı başarıyor. Hayvanların başrolde olduğu; Jaws (1975), White Dog (1982), Cujo (1983) gibi yapımların yanında sınıfta kalıyor.

Mihail Bulgakov’un Ölümcül Yumurtaları

Bu filmi izlerken aklıma meşhur Rus yazar Mihail Bulgakov’un “Ölümcül Yumurtalar” kitabı geldi. Kitabın İş Bankası Yayınlar’ından çıkan kapağında, yumurtalarından çıkmış kurbağa-semender gibi amfibik hayvanlar var. Hikayemiz 1928 yılının Moskova’sında geçer. Uzman bir zoolog olan Vladimir Ipatyevich Persikov, laboratuvarında keşfine mazhar olduğu “kızıl ışın” sayesinde embriyo halindeki canlıların büyüme ve gelişim hızını arttırmış, yumurtalardan çıkan hayvanlar daha büyük ve beklemedikleri bir şekilde saldırgan olmuşlardır. Frogs filminde ise romana alternatif olarak hayvanların çoğalması net olarak belirtilmese bile kimyasal ilaçların tesiri olması yüksek ihtimaldir. Aksi taktirde tersine evrim oluşup intikamcı kurbağalar besin zincirinin en tepesine kurulmuş olabilirler. Bu kurbağaların önderliğinde diğer hayvanların saldırganlığından da bahsedilebilir. Ama film kitapta olduğu gibi omurgasını bilimsel verilerle temellendirmiyor.

Yönetmenin bu romanı okuyup okumadığı hakkında elimde bir veri yok. Ama sinemanın edebiyatla hemhal olması, dirsek temasında bulunması adına örnek gösterilebilir. Sonuçta önlenemez hayvan popülasyonu konulu iki eser var karşımızda ve ikisinde de insanların doğayı kendi kafalarına göre düzenlediklerini görürüz.

Artık Bitirelim 

Yazıya son vermeden önce filmin diyaloglarından da bahsetmek istiyorum. Kötü oyunculuklar  ruhsuz, şuursuz diyaloglarla tango yapıyor adeta. Söz gelimi, serada yerde ölü olarak Kenneth’i gören Pickett, yanında kendisi gibi soğukkanlı bir şekilde dikilen ve anlamsızca ölüye bakan uşak Charles’e “Onu koyabileceğimiz bir yer var mı?” diye sorar. Charles ise yıllardır ölülerin bir yerden bir yere nakil işini yapıyormuşçasına mimiksiz bir şekilde cevap verir: “Evet, efendim, size göstereceğim.” 

Bunun gibi daha birçok absürt ve manasız konuşma filmin içerisinde yer almakta. Bu filmi izledikten sonra eğer hala kurbağa görmek istiyorsanız, kurbağaya doymak adına 1993 yılında Amiga model bilgisayarlara çıkan “Superfrog” oyununu tavsiye ediyorum. Eğer bu oyun da kurbağa açlığınızı gidermeye yetmiyorsa, 332 yıl önce Matsuo Basho tarafından yazılan bu haiku size gelsin:
 
Yaşlı göle

Bir kurbağa atladı
Cup diye.


Yazar: Umut Uçan

0 yorum :

Yorum Gönderme