Sayfalar

17 Kasım 2020

Bay Heineken, Geçti, Kurtuldunuz! - Gert van Beek

Agatha Christie’nin yarattığı meşhur Belçikalı dedektif Hercule Poirot, Jean-Christophe Grangé romanlarında karşımıza çıkan Fransız polis memuru Pierre Niemans ve John le Carré’nin unutulmaz karakteri George Smiley... Polisiye edebiyatının en üretken yazarlarının yarattıkları bu karakterler, türün dünya çapında popüler olmasında büyük pay sahibi olmuşlardır. Yeri gelmiş bu karakterler birçok olayı çözmüşler, çatışmalara girmişler, yaralanıp ölümden dönmüşlerdir... Ama unutulmamalıdır ki bu üç karakter de kurgu ürünüdür. John le Carré’nin eski bir ajan olduğunu bilenleriniz vardır. Bu sebeple John le Carré'nin eserlerini okurken gerçeğe biraz daha yakın olma ihtimali sebebiyle, beni daha çok etkilemiştir. Filmlerde de öyle değil midir? Bir  filmin jeneriğinde “gerçek bir yaşam hikayesi” yazdığında o filmi daha farklı gözle izlemez miyiz? Hatta sahte belgesel (mockumentary) türündeki yapımlar, tezlere konu olacak kadar gerçek ve sahte olan üzerindeki etkisiyle çok konuşulmuş ve çok tartışılagelmiştir.

Bay Heineken, Geçti, Kurtuldunuz!” dünyanın en büyük bira üreticilerinden Hollandalı milyarder iş adamı Freddy Heineken’in kaçırılma hikayesini anlatıyor. Kitabın yazarı bu kaçırılma vakasının başında bulunan, 25 yıl Hollanda Polis Teşkilatı’nda çalışmış, emekli Ağır Suçlar Bürosu Şefi Gert van Beek. Yani karşımızda kurgu olmayan “gerçek bir suç” hikayesi var. Kitabın yayınevi Paloma Yayınevi’de zaten bu hikayeyi “Gerçek Suç Hikayeleri” serisinde yayınlamış. Girişte bahsettiğim gerçeklik sorunsalı ve kurgu meselesi bu kitap için mevzubahis bile değil. Kitabı okurken kendinizi Hollanda polis departmanında çalışan bir istihbaratçı yerine koyabilirsiniz…

Hikayemize gelecek olursak, 9 Kasım 1983 tarihinde Heineken biralarının sahibi Freddy Heineken ve şoförü Ab Doderer kimliği belirsiz kişiler tarafında kaçırılıyor ve kaçıranlar 34.650.000 milyon gulden fidye istiyorlar. Bu rakam o tarihe kadar görülmüş en fazla fidye ödenen dava. Hem de Hollanda tarihinin en büyük kriminal davalarından biri…

Gert van Beek ve ekibi 3 hafta sürecek bir kedi fare oyununa başlıyorlar. Daha doğrusu kaçıranların tabiriyle Kartal-Tavşan avı... Kitapta  polis teşkilatının adım adım Heineken ve şoförünü bulmak için ipuçlarını takip etmelerini ve rehineleri bulmak için sarf ettikleri insan üstü çabayı okuyoruz. Kitabın ara sayfalarında ellerine geçen türlü ipuçlarının orijinal fotoğrafları da yer alıyor ve bu detaylar sizi hikayeye daha fazla dahil ediyor. Departmanda görevli bir istihbaratçı gibi siz de her sayfada bulgular arttıkça tahminde bulunuyorsunuz. Mektuplar, gazete kupürleri, pasaportlar ve daha bir çok detay kitabın gerçekliğine ve okunurluğuna muazzam derece de katkı yapıyor. Bu dokümanların bulunduğu sayfalara dokunmak bile sizi olay mahalline götürmeyi başarıyor.

Olaylar polisin ve vakanın başındaki kişinin bakış açısından anlatıldığı için bana göre değme polisiye romanlardan daha başarılı bir yazın dili tutturulmuş. Yazar dönemi anlatırken; hukuksal düzenlemelerinin günümüze oranla daha basit olmasını, dönemin teknolojik yetersizliğini -bilgisayarlar yok, kamera sistemleri yetersiz, iletişim aygıtı olarak cep telefonları henüz piyasaya çıkmamış– ve zor durumda kaldıkları anları da aktararak hiç bir detayı atlamamaya özen gösteriyor. Bunca yetersizliğe rağmen ellerine geçen tüm ipuçlarını didik didik araştırıyorlar. Kitaptaki bu araştırma bölümleri polislerin çalışma metodolojisini öğrenme adına çok keyifli bölümler. Yazar, ekibi ve kendinin de stresini, heyecanını satırlara dökmüş. Başarısızlık halinde iki hayatın sonu olacak olması, bu polislerin omuzlarındaki yükü epey bir arttırmış. Uğraşmaları gereken tek şey suçluları yakalamak da değil üstelik; medya ve gazetecilerle de başa çıkmak zorunda kalıyorlar!


Klişe laflardan biridir, katil olay mahalline her zaman geri döner... Bay Heineken hikayesinde ise her zaman bir adım hatta iki üç adım önde olan bir suç çetesi var polisin karşısında. Yazar başından geçen bu olayı, satranç mücadelesi olarak görüyor. Rakibinin kim olduğunu bilmeden, nasıl bir hamle yapacağını bilemeden oynanan bir satranç mücadelesi. Adeta bir körleme satranç maçı gibi... Kitabı okurken o kadar etkisinde kaldım ki detayları kaçırmamak adına renkli post-it'lerimle bulunan ipuçlarını, detayları, isimleri, numaraları işaretliyordum…

Polisiye romanlarını seven kitleyi sevindirecek, bu türe yeni başlayacak olanları da hemen etkisi altına alacak bir kitap var karşımızda. İnternet araştırmalarımdan sonra kitapta da ismi geçen gazeteci Peter R. de Vries’in de bu olayla alakalı yazmış olduğu bir kitap olduğunu fark ettim. “De ontvoering van Alfred Heineken” isimli kitap 2013 yılında okuyucuyla buluşmuş ama ne yazık ki Türkçeye çevrilmemiş. Sanıklardan birinin gözünden anlatılan bu kitabı umarım bir yayınevi en kısa sürede Türkçeye çevirir ve biz de olayı bir de Heineken’i kaçıranların tarafından okumuş oluruz. 

Etkileyici hikayelerin peşinde her zaman senaryo avcıları vardır. Heineken hikayesi sinema endüstrisini de etkilemiş olacak ki 2011 ve 2015 yıllarında iki farklı film olarak seyirci karşısına çıktı. 2014 yılında çekilmiş “The Magic of Heineken” isimli bir de belgesel var ama bu belgesel, firma ve başarısı hakkında daha çok. O yüzden kitabı okuyanlara bu iki filmi öneririm ya da önererek büyük bir hata mı yapıyorumdur acaba? Filmler hakkında da biraz konuşalım isterim…


The Heineken Kidnapping (2011)

Olaylar filmde “Hollandalı suç çetesinin” perspektifinden anlatılır. Kaçırma hadisesini planlamaları, olay anı ve sonrasını yönetmenin bakış açısından farklı bir şekilde aktarıyor film. Hollandalı yönetmen Maarten Treurniet’in Gert van Beek’in kitabını okumamış olması düşünülemez bile ama olay akışında olmayan birçok şeyi anlatmış veya farklı şekilde yansıtmış. Örnek vermek gerekirse, Heineken’i kaçırdıkları Renault marka minibüsün plakasına kadar göstermelerine karşın turuncu renkteki aracı filmde beyaz olarak göstermişler.  Minibüsü takip eden taksi şoförüne ateş edilmediğini bildiğimiz halde -polis kayıtlarında ve tanıkların raporlarında da olmasına rağmen- filmde taksi şoförüne bir şarjör boşaltılıyor resmen. Yönetmen Treurniet, aksiyon olsun diye birçok sahneyi yeniden düzenlemiş. Hele ki suçluların Fransa’nın Saint Martin adasında bulundukları sahne komediye kaçan cinsten. Halkın, Zulu kabileleri gibi ikiliye saldırması ve bu ikilinin halkı tekme tokat dövmeye çalışması filmin itibarını zedeliyor. Heineke’ne ve Doderer’e karşı kötü muamele ya da zorbaca davranışlarda bulunulmadığını bilmemize karşın yönetmen tüm bu doneleri bir kenara itip hiç olmayan şeyleri filmde göstermeyi tercih etmiş. Heineken’in kafasına silah da dayanıyor, klozette boğmaya da çalışıyorlar. Hatta rehin tutulduğu yerdeki hava almasını sağlayan pervane sistemi filmin metaforik bir mesajı oluveriyor bir anda. Kaçıranlardan birisinin kişisel sorunu haline geliyor Heineken…

Filmde polisi etkin bir rolde görmüyoruz… Ne telefon görüşmeleri ne kodlu mesajlar ne de toprağa gömülen kupaları görebiliyoruz. Bir anda sivil polis para çuvallarını köprüden aşağıya atıyor bir sahnede.  Olaylar nasıl gelişti, hangi şartlarda ve nasıl pazarlık yapıldı bunların hiç biri yok. Sanki yönetmen Treurniet’i kaçırmışlar ve kafasına silah dayayıp zorla bu filmi çektirmişler gibi. Seyirci kitabı okumadıysa neler olup bittiğini anlamakta zorlanacaktır. Filmin artı yönlerine gelirsek Heineken’i oynayan ve 2019 yılında kaybettiğimiz usta oyuncu Rutger Hauer’in performansı çok başarılı! “Blade Runner”  ve “The Hitcher” filmleriyle tanıdığımız Hollandalı aktör, Heineken’in mahsur kaldığı anlarda ruh halini ve kurtulduktan sonraki psikozlarını çok iyi yansıtmış. Seyirciye geçen bir performans sergilemiş. Hele ki rüya sekanslarında kendisini infaz ettiklerini gördüğünde nefes darlığı çekmesi, hafızalarda kalacak sahnelerinden biri olmaya aday. Ne yazık ki film, Hauer’in performansına rağmen çok kötü bir etki bırakıyor. “Scarface” ve “La Haine” göndermeleriyle dolu, meramını anlatamayan bir iş var karşımızda. Bir kaç ergenin buluşup spontane bir şekilde üzerinde hiç plan yapmadan kalkıştığı bir kaçırma olayına döndürmüşler filmi…


Kidnapping Mr. Heineken (2015)

Milenyum serisi ile tanıdığımız  Daniel Alfredson’un yönetmen koltuğunda oturduğu bu film 2011 yapımı filme göre daha eli yüzü düzgün bir film olmuş. En azından gerçeklere sadık kalınmış. Ama ne yazık ki bu filmde tempo eksikliği, oyunculuklar ve hikaye bazında sınıfta kalıyor. İtiraf etmem gerekir ki Gert van Beek’in yazıyla yaptığı anlatım tarzını, görsel dilde iki film de yansıtamamış. Bu sefer Heineken rolünde Oscar ödüllü aktör Anthony Hopkins var. Yapılması gerekeni fazlasıyla yapmış. Diğer rollerde ise tanınmış iki yüz daha var: Sam Worthington ve Jim Sturgess. Çetenin daha önceki vukuatlarını da anlatmasıyla aksiyon sosu verilmeye çalışılmış filme. Soygun sırasında taktıkları maskeler bana 2010 yapımı “The Town” filmini anımsattı. Aralarında ki tek fark Kidnapping Mr. Heineken’de kimse ölmüyor hatta yaralanmıyor. Önemli detaylar bu sefer atlanmamış; minibüs turuncu renkte ve taksi şoförüne ateş edilmiyor. Şoför Ab Doderer bu filmde daha fazla gösterilmiş ve psikolojik yıkımı filme yedirilmiş. Biraz daha Heineken ve şoförünün haleti ruhiyelerini ve polis kadrosunun olayı çözme aşamalarını görmek isterdim. 2011 yapımı filmden 45 dakika daha kısa olan bu film, suçluların ailelerine daha fazla yer vererek hiç değilse duygu durumlarını anlatmaya çalışmış.

Sözün özü, iki film de ne yazık ki Gert van Beek’in polis dosyasından birebir aktardığı, heyecanla okunan polisiye romanları kadar sürükleyici olan “Bay Heineken, Geçti, Kurtuldunuz!” kitabının yanında sönük işler olarak duruyor. Filmleri kitabı okuduktan sonra izlerseniz, kitaptan aldığınız zevki alamayacağınızı düşünüyorum. Heineken’in hikayesine bir üçüncü film şart olmuş... 

Sözlerimi bitirmeden önce bana bu kitabı vererek, beni yer yer Heineken’in üç hafta kapatıldığı hücredeki maruz kaldığı klostrofobik etkiyi yaşamamı sağlayan, elimden düşüremediğim bir kitapla buluşturan Paloma Yayınevi’a teşekkür ederim. İyi okumalar...


Yazar: Umut Uçan

0 yorum :

Yorum Gönderme