Sayfalar

29 Ekim 2020

Vanishing on 7th Street / Kıyamet Gecesi (2010)

Detroit şehrinde sıradan bir gün... Şehrin sakinleri değerli vakitlerini geçirmek için sinemaya gitmekte; kafaları rahat, sinemaların fazladan içecek satmak için bol bol tuzladığı mısırlara maruz kalmıyorlar. Süpermarket alışverişlerinde poşete verecek parayı ise hiç ama hiç kafaya takmıyorlar. Ama bu aşırı sükunetli durum bir an önce ortadan kalkmalı. Kısmet bu ya! Sevgilisiyle, eşiyle, dostuyla birlikte ağız tadıyla film izlemeye gelen insanlar bir anda ortadan kaybolmaya başlıyorlar. Sırra kadem basmanın karşılığı bu olsa gerek! Geride bu kayıp insanların sadece elbiseleri kalıyor. Acaba toplu “çıplaklar kampı” histerisine mi kapıldı bu insanlar dediğim fenomene, bu olayların yaşandığı sinema salonunun makinisti ise geçmişe dayalı  bir intikam meselesi olarak bakıyor. Karşımıza çıkacak karakterlerin hepsinin akıl sağlığının iyi olmadığını düşünüyorum. Bunun ilk örneğini de sevgili makinistimiz veriyor.

"Croatoan" Ne Demek Hemşerim?

Makinist Paul (John Leguizamo), bu garip vakanın yaşanmasından hemen önce bir kitap okuyor. Tesadüf bu ki kitapta ortadan kaybolan İngiliz kolonisi anlatılıyor. 1587 yılında North Carolina açıklarındaki “Roanoke” Adasına yerleştirilen koloni, 1590 yılında arkalarında hiç iz bırakmadan ortadan kayboluyor. Bu koloninin, arkasında giysilerini bırakıp bırakmadığı ise hala gizemini koruyor! Adaya gidildiğinde ise tek bir ipucu bulabiliyorlar: ağaca yazılmış “Croatoan” yazısı. 

Şimdi benim tezime gelirsek: kaybolma vakaları, şehrin halet-i ruhiyesi, Paul’un sürekli yatalak halde olması onun aslında derin bir uykuda olduğunun işareti olabilir. Son okuduğu “kayıp koloni” hikayesini rüyasında görmesini acaba ihtimaller arasına koyabilir miyiz? Yoksa çok mu sürrealist bir noktaya çeker bu olay filmi. Dinazor çağı tekniği olan “aslında her şey rüyaymış” tezi yine de aklımız da bulunsun. Bu arada Croatoan’ın anlamı ne diye sorarsanız, kimse bilmiyor! Bana kalırsa dönemin meczubunun yazdığı anlamsız bir söz. İnsanoğlu anlam veremediği şeyleri gizemli hale getirmeyi sever. Filmdeki meczubumuz Paul ise mütemadiyen yaşadıkları olayları “kayıp koloni” hadisesine bağlayarak, diğer insanlarında akıllarını tamamen ipotekleyerek ortaya kocaman bir mum dikiyor. 

Çok eskiden okuduğum bir sinema yazısında, yönetmen Brad Anderson'un “insomnia” hastalığı ile cebelleştigi yazıyordu. Bu sebeple “Makinist (2004)” gibi bir filmi ortaya çıkarıyor. Hatırlarsanız Christian Bale’in oynadığı karakter uyurgezer bir tipti. Yönetmen, hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu anlayamadığımız bir yolculuğa çıkartmıştı seyircileri. Rüya, uyku, uykusuzluk gibi konulara fazlasıyla takıntılı olduğunu düşündüğüm yönetmenin, acaba bu filmi tamamen rüya sahnesi olarak kurgulamış olması muhtemel mi?


Bebeğimi Geri Verin Bana! 

Filmdeki dört karakterin ismi de (Rosemary, Paul, Luke, James) İncil’de geçer. Bunlardan Rosemary (Thandie Newton) kayıp bebeğini bulmak için canını dişine takar, her yerde onu arar durur. Ortadan kaybolmuş şehir ahalisini umursamayan annemiz, insanlığın sonunun gelmesine ramak kala hala bebeğini düşünerek fedakar ana yüreğini ortaya koymuştur. Bir de şu insanlığın yok olma ihtimali mevzusu. O konuya birazdan geçeceğim. Baş karakter Luke (Hayden Christensen) ise şehrin her yerine afişleri asılmış bir muhabir. Artık piyasada insan kalmadığından bu afişlerin de bir anlamı kalmıyor. Ama Luke güç yanlısı. Gücü sever, hata edip “karanlık tarafa geçmez”. Bu sözleri  demeye kalmadan işler hiçte benim düşündüğüm gibi gitmiyor. Eline meşalesini alıp gölgelere karşı “viyuu, viyuu” diye savurduğunda fısıltılar geldikleri gibi gidiyor. Ama işte kader yazılmış, karanlık taraf daha ağır basıyor... Yönetmenin “Star Wars” sapıklığı, Luke karakterinin eline meşale ve ışıldaklar tutuşturarak doruk noktaya ulaşıyor ve benim ikinci tezimi doğuruyor: Bu film bir Star Wars parodisidir! Rosemary’yi Padme olarak kabul edersek, Paul’u da Chewbacca olarak düşündüğümüzde (hatırlanmalıdır ki Paul sürekli anırıp duruyordu. Gözünüze Chewbacca’nın haykırışları gelsin) benim bu teorim biraz daha güç kazanmış oluyor. 

Yeni Nesil Adem ve Havva 

Birde  James (Jacob Latimore) karakteri var. Kendisi siyahi bir çocuk. Şehrin tüm ışıkları sönünce, güneş her gün biraz daha geç doğmaya başlayınca ve bir de etrafta fısıldaşan gölgeler dolaşınca insanların dirayetli olması pek olası değil. James’te zaten üşütmeye meyilli olanlardan. Şehrin tek ışık kaynağı olan “Sonny’s Bar”da buluşan tüm karakterler korku ve şüphe içinde. 

Mesala James ile Luke’un ilk karşılaşmasını hatırlayalım. Ufacık boyuna rağmen James çifteliyi öttürmeyi becermişti. Zaten her sokak köşesinde zart diye çıkan insan siluetinde gölgeler görsem, üzerine bir de bunların fısıldaşmasını duysam bende de yavaştan film kopar. Yinede bu karakterler olayı paranormal bir olay olarak nedense ele almıyor.  O zaman üçüncü tez gelsin: Bu film bir cin filmidir! Karanlığın içinden gelen fısıltılar, gölgelerin insanları teker teker bilinmeyen alemlere çekmesi anca cin olgusu ile tanımlanabilir. Cin furyası fimlerimize tekrardan bakarsak bu tezde kuvvetleniyor.

Geçmişin hayaletleri ortalığı kasıp kavururken, senaristlerde iyi bir son arayışına girmeliydiler. Bulabildikleri son ise aslında bir başlangıç hikâyesiydi. Zaten en başından beri son için saklanan ufak bir kızla James, kiliseden çıktıkları gibi ata biniyorlar. Daha sonra onları yerlere saçılmış onlarca elmanın arasından şehri terk ederken izliyoruz. Alın size Adem ve Havva hikayesi. Yeni dünyanın ilk insanları, son hayatta kalanları...

(Bu filmin, Uğur Tatar tarafından yazılmış olan eleştirisini okumak için tıklayın...)


Yazar: Umut Uçan

0 yorum :

Yorum Gönderme