Sayfalar

20 Mayıs 2020

A Tale of Two Kitchens / İki Mutfağın Hikayesi (2019)

Trissha Ziff'in yönettiği İki Mutfağın Hikayesi, Meksika'nın ünlü restoran işletmecisi Gabriela Camara'nın, benzer bir menü ile Meksika mutfağının samimiyetini San Francisco'ya taşımasını konu alıyor. Aslında ismine ve konusuna baktığımızda iki restoranın detaylı bir sunumunu, yemeklerin ve kültürün doyurucu bir şekilde aktarıldığını görmek istiyor insan. Ancak anlatılmak istenenin bambaşka olduğunu izledikçe anlıyoruz. Ziff, belgeselinde iki mutfağın hikayesini nasıl işlemiş, ne kadar başarılı olabilmiş bir bakalım.


Başlangıç

Filmin başlangıcını beğendiğimi söyleyebilirim. Yazıların mekanlara yedirilmesi estetik bir görüntü oluşturuyor ve gereksiz yer işgalini engelliyordu. Restoranlar yeni bir güne hazırlanmak için kepenklerini kaldırırken, aslında bize her sabah okula ya da işe giderken karşılaşabileceğimiz tanıdık manzaralar sunuyor. Böylece belgeselin dünyasına girişimize de kolaylık sağlıyor. İlk olarak orada çalışanlarla yapılan röportajları izliyoruz. Onlar okyanus kıyılarındaki hayatlarından bahsederken biz, arka fonda dalga ve martı sesleri eşliğinde,
çalışanların süpürgelerle yerdeki köpüklü suda oluşturdukları yapay dalgaları izliyoruz. Ardından Contramar'ın açılışını bize restoranın sahibi anlatıyor. Bir yandan restorandan görüntülerle, birazdan ızgaraya yatırılıp ardından bir müşterinin masasındaki yerini alacak deniz ürünlerini izliyoruz. Bu kısma kadar her şey düzenli gibi görünse de bundan sonraki kısımlarda konunun beklentimizden farklı işlendiğini fark ediyoruz.

CALA

"Herkesi kabul eden bir yer."

Benim beklentim, Meksika'nın yemeklerini düşününce akılda canlanan alevleri ve körüklenmiş bir ateşin heyecanını temsilen telaşla işini yapmaya çalışan insanları izleyebilmekti. Tabii ki sadece bunlar olmalıydı demiyorum ancak filmin mutfakla ilgili olduğunu düşünürsek izlediklerim bunu karşılamıyordu. Filmde asıl işlenen, mutfakta çalışan insanların hikayeleriydi desek yanlış söylemiş olmayız. Belgeselde Cala'nın çalışanlarına karşı tutumunu, onların bu restoranlarda çalışmaya başlamadan önceki ve sonraki hayatlarını dinliyoruz. Orlando Castillo adındaki çalışan, cezaevine girdiğini ve çıktıktan sonra iş bulmakta zorlandığından bahsediyor. Yine başka bir çalışan Johnny Robles otuz yıl hapis yattığını, Cala'daki iş görüşmesinde bunu dile getirdiği zaman onu yargılamadıkları için duyduğu mutluluğu aktarıyor bize. Suç geçmişi olan insanları bünyesine katma konusunda çekinmeyen nadir bir iş yeri görüyoruz. Her insanın ikinci bir şansı hak ettiğini düşünen bu işletmenin, orada çalışan insanlardan da dinlediğimize göre sömürgeci ve sıradanlaşmış iş dünyasındaki yeri bambaşka.

CONTRAMAR

"Restoranlar özümüzün bir parçası."

Cala'nın atası sayılan Contramar'a geçiş, Genel Müdür Mao Bravo'yu görmemizle başlıyor. Evinden restorana doğru yola çıkan Bravo, Contramar'daki temel felsefenin hizmet ve birbirlerine yardım etmek olduğunu anlatıyor. Öyle ki alkol bağımlısı birini bile kovmak yerine onun bunu yenmesine destek olmaya çalıştıklarından bahsediyor. Burada anlatılanlardan Cala'nın Amerika'ya Meksika kültürünü yansıtma çabasının aslında pek de başarılı olmadığını dile getiriyorlar. Contramar, tüm çalışanları Meksika kökenli bir restoran olduğundan bu şekilde kültürel yansımayı başarılı bir şekilde göğüsleyebiliyor. Bu kısımda gördüğümüz temel şey daha çok bir yere ait olma, bunu istemek ve işini severek yapmakla ilgili. Babasını örnek alarak Contramar'da çalışmaya başlayan, garsonluğun kolay olmadığını ve bu işin severek yapılması gerektiğini savunan çalışanları dinliyoruz. Meslek ne olursa olsun severek yapılmayan işler hem karşı tarafa hem de çalışan kişiye büyük zorluklar yaşatıyor elbette. Kısacık bir ara verip mutfağın bir köşesinde yemek yemeye çalışan bu insanlar hallerinden şikayetçi görünmüyorlar. Çünkü onların deyimiyle onlar bir aile, sadece çalışanlarıyla da değil üstelik, müşterilerle de. Cala ise Amerika'daki bireyselliği önde tutan kültürün soğuk duvarlarını tam olarak yıkabilmeyi başaramamış gibi.


Sonuç

Kurabildiğim kadar objektif cümlelerle filmi anlattıktan sonra şimdi asıl düşüncelerime geçebilirim. Açıkçası belgeseli beğendiğimi pek söyleyemem. Bunun en büyük nedeni filmdeki teknik unsurlar. Bazı kamera açıları, gereksiz lens hareketleri, yanlış odaklamalar iştah kaçırıcı türden. Röportaj sahnelerinde yapılmak istenen farklılıklar başarılı olmaktan ziyade insanı filmden uzaklaştırıyor. Sıcacık bir restoran ortamından koca koca ışıkların, sağdan soldan fırlayan sandalye ayaklarının arasında, insanların bir şeyler anlatmaya çalıştığı soğuk set ortamına geçiyoruz. Hal böyle olunca zaman zaman içeriğe odaklanmakta zorlanıyoruz. Restoranlar arası geçişler sonlara doğru bir karmaşaya dönüyor ve bir anda nerede olduğumuzu anlamaya çalışırken buluyoruz kendimizi. Belgeseldeki amaç aslında Meksika mutfağını tanıtmak değil, Amerika'daki bireyselliği, göçmenlerin ve daha önce bir suçtan yargılanmış insanların gördüğü muameleyi farklı bir hikâyeye yedirerek eleştiri yapmak. Ve bunun sonunda bizlere biraz olsun empati kazandırmayı hedefliyordu belki de. Peki sonuç başarılı mı? Ben de Trissha Ziff gibi bu kısmı izleyenlere bırakıyorum.


Konuk Yazar: Didem Yalınızcan

0 yorum :

Yorum Gönderme