Sayfalar

20 Mart 2020

Golden Time (2014)

Takuya Inaba'nın Golden Time adlı animasyonu, 60'lı yılların gözdesi olan bir televizyonun hurdalığa atıldıktan sonra oradan kurtulma çabasını ilginç bir biçimde ele alıyor. Bana göre teknik açıdan kusursuz olan bu güzel animasyonunu incelemeden önce televizyonun tarihine biraz değinmek istiyorum.

Uzakları Görmek

Antik Yunan dilinde Tele "Uzak", Vision ise Latince'de "Görmek" anlamının karşılığı olan televizyonun kökeni 1800'lere dayanır. 1923 yılında John Logie Baird tarafından İngiltere'nin Hasting kasabasında icat edilir. Dikiş iğnesi, kesilmiş karton ve bisküvi kutusundan yaptığı, "Televisor" adını verdiği düzeneği çalıştırmayı başaran Baird, 25 Haziran 1925'te patentini almıştır. 1927 yılında ise Philo Taylor Farnsworth'un "Image Dissector" denilen kamera tüpü ilk görüntüsünü aktarmayı başarır. Bu anlamda Farnsworth'un tüplü televizyonların gelişimine katkısı büyüktür. 1930'ların başında da televizyon elektronik eşya olarak satılmaya başlanmıştır. 1960'lara geldiğimizde artık renkli televizyonlar çıkmış ve evden bir şeyler izleyebilmek geniş kitlelerce kabul görmüştür.


Altın Çağ'ın Sonu

İlk zamanlarında büyük hevesle alınıp, muhteşem bir icat olarak görülen televizyonların, günümüzde aynı popülerliği korumadığı bir gerçek. Ancak bu kültürün tamamen bittiğini söylemek yanlış olur, sadece şekil değiştirdiğini görebiliriz. Bir üst modeli çıkar, evdeki ya bir köşeye kaldırılır ya da çöpe atılır. Peki eşyaların gerçekten duyguları olsaydı yine de atabilir miydik onları? Adının hakkını veren "Altın Çağ"ı ve bu çağın sona ermesini gözler önüne seren Golden Time da buradan yola çıkıyor. Sıradan bir görüntüden uzak, görsel açıdan oldukça zevk veren filmimize bir tavuk görerek başlıyoruz. Bu görüntü çok kısa sürdüğü için başlarda anlam verememiştim. Tabii bunu daha sonra anlayacağız. 

Hemen ardından karanlığı aydınlatan farlarıyla bir kamyonet geliyor, kasasında bulunan televizyonu bırakıp gidiyor. Buradan sonra bir televizyon, bozuk bir oyuncak tavşan, eskimiş bir fan, delik bir kova ve oturacak yeri bile olmayan sandalyenin dünyasına dahil oluyoruz. En popüler, en gözde icat olan televizyon bir anda kendini hurdalıkta buluyor. Adeta ona tapan insanların arasından gelip sessiz sedasız bir köşeye atılınca bu durumu kendine yedirememesi çok doğal elbette. Bir köşede dururken kurmalı oyuncak tavşan geliyor yanına fişini takıp izlemeye yelteniyor. Ama televizyon buna izin vermiyor. Diğerlerinden daha üstün ve daha gerekli bir eşya sonuçta, tek başına kalmanın, statüsünden geriye kalanları da koruma altına alacağını düşünüyor belki de. Bu sahnede oyuncağın kurulma süresi bitiyor ve ona yardım etmek için gelen diğer eşyalarla da tanışmış oluyoruz. 

Sevgisizlik Denizinde Boğulan Eşyalar

Bir sonraki sahnede eşyaların kendilerini yeniden tamamlama, tamir etme ve kullanışlı hissetme çabalarına tanıklık ediyoruz. Sandalye bir gazoz kapağından minder yapmaya çalışıyor, delik kova hala kendini su ile doldurmaya çalışıyor. Oyuncak tavşan kendi kendine anahtarını kurarak etrafta geziniyor, çok zor durumda kaldığında canlı kalabilmek için başkalarına ihtiyaç duysa da bir yandan kendine yetmeyi öğrenmiş durumda. Ama televizyonun hala bulunduğu yere alışamadığını görüyoruz, sürekli kaçmaya çalışıyor ama başaramıyor. Bir süre sonra oyuncak tavşanı yine onu izlerken buluyoruz. Kanal değiştiğinde yeni oyuncakların tanıtıldığı bir reklam oynatılıyor. Ve oyuncak bu yeni çıkan, bir üst modellerini izlerken onun bakışlarından kendi sahibiyle ilk buluştuğu anı, bir zamanlar bir çocuğun elinden düşmediğini ama şimdi sevgisizlik denizinde boğulduğunu hissedebiliyoruz. 

Hiç diyalog bulunmamasına rağmen bir animasyona göre duyguların bu kadar içten verilmesi çok etkileyici. Tavşan burada da dostlar edinmiş gerçi kendine. Çünkü oyuncaklar herkesin en yakın dostuydu bir zamanlar, kurup kurup yürümelerini izlemek, onlara hayali yemekler yedirmek, hatta sesleri olup konuşmalarını sağlamak hepimizin yaptığı şeylerdir çocukken. Televizyon bu reklamla onu kendinden uzaklaştırmayı başarıyor ama ardından gelen yeni bir televizyon tanıtımı ile kendi de aynı duyguya esir oluyor. İkisi arasındaki bağ belki de tam burada güçleniyor. Televizyon yağmurlu bir geceden sonra eski sahiplerini hatırlıyor, görüntü olmadığında onu nasıl düzelttiklerini, sonra da karşısına geçip heyecanla onu izlediklerini.


Hurdaların Dostluğu

Günlerden bir gün, onu buradan çıkaracağını sandığı kamyonu tekrar gören televizyonun, hala çalıştığını ve işe yarar durumda olduğunu gösterme çabasına şahit oluyoruz. Bazen işler beklendiği gibi gitmiyor tabii… Uyumsuzluk, üstün olma uğraşı onu en önemli şeyinden, benliğini oluşturan ekranından ediyor. Artık boş bir kutu olmaktan başka hiçbir işlevi kalmıyor. Tabii bu utanç verici haliyle kimseye görünmemesi gerekiyor ve o da kendini tamamlamak için parçalar aramaya başladığında gerçekle ancak o zaman yüzleşebiliyor. Kendini sardığı bir kumaşla diğerlerinin arasına karışıp en azından acısını paylaşıyor. 

Bu haliyle diğerleri gibi o da hurdalığa alışabilir ama o kendini imha etmeyi tercih ediyor. Böyle bir yara ile yaşamaktansa bu halinden tamamen kurtulabilmek umuduyla hurdaları temizleyen mıknatısa doğru tırmanmaya çalışıyor. Oyuncağı onu kurtarmaya çalışırken görüyoruz, zaten çevresi tahta olduğu için sadece anteni kopup gidiyor. Oyuncak da bir köşede hareketsiz duruyor tabii, yine kurma anahtarının süresi bitti diye düşünüp ilk kez ona yardım etmeye kalkıyor televizyon. Anahtarı yerinde göremeyince telaşla aramaya koyuluyor hatta boşluğunu onunla dolduruyor bu sırada. Nihayet gerçekten dost oluyorlar böylece. Uzun uğraşlar sonucunda oyuncak da tekrar çalışır hale geliyor. 

Ve tam televizyon hurdalığa alışmışken birinin ilgisini çekiyor, hep çıkmak istediği o yerden çıkarılıyor yine bir kamyonun arkasında. Tam olarak istediği bir ilgi değil bu gerçi. Son sahnede bir bahçe karşılıyor bizi, televizyonumuz artık bir tavuk kümesi olmuş durumda. Böylece en başta gördüğümüz tavuk anlam kazanmış oluyor. İnsanlar yine onu izliyorlar ama izledikleri şey onun marifetleri değil bu kez. 

Yeniler IN, Eskiler OUT!

Tüketim çılgınlığı her geçen gün artarak çöp yığınlarına neden oluyor. Yeni başlayan geri dönüşüm kampanyalarıyla bilinç kazandırılmaya çalışılsa da her zaman en son modeller IN, eskiler OUT! Ya böyle kafes oluyorlar ya bir masa, belki de bir saksı… Eşyaların yeniden can bulması güzel tabii ama asıl işlevi olmadan başka bir kimlikle yaşamak tuhaf olsa gerek. Animasyonun sonunda daha önceden reklamı yapılan oyuncakların da hurdalığa geldiğini görüyoruz. Belli ki piyasaya daha yenileri sürülmüş. Bu çılgın tüketim kültürü devam ettikçe daha çok oyuncak kendi kendini kurup bir köşede varlığını devam ettirmeye çalışacak anlaşılan.


Konuk Yazar: Didem Yalınızcan

0 yorum :

Yorum Gönder