Sayfalar

22 Şubat 2020

Resurface / Sörf Terapisi (2017)

Yönetmenliğini Joshua Izenberg ve Wynn Padula'nın yaptığı Resurface filminin başlangıç sahnesinde, gaziler kaybettikleri uzuvlarının yerine protezlerini takıyorlar.  Bu sahneden sonra "Sörf yapmak onları nasıl iyi edebilir ki?" diye düşündüm. Ama sahneler ilerledikçe fark ettim ki film bu sorumu yanıtsız bırakmıyordu. Bu insanlar bir şeylerle mücadele etmeye bağımlılar, uzun yıllar bu şekilde eğitim görmüşler; bu nedenle sörf yaparken dalgalarla mücadele etmek bir nevi savaşta olma hissini yeniden yaşamalarını sağlıyor. Tek bir fark var ki burada kimse kimseye düşman değil, kimse öldürmüyor ve ölmüyor. İlk kez bir savaşta kazanınca mutluluğu içten yaşayabiliyorlar belki de. Su ile buluştuklarında vaftiz edilen bebekler gibi günahlarından arınıyor, düşünceleri okyanusa karışıyor.


Askeri eğitim sürecinde acımasızlığı öğrenen bu insanlar, savaştıkları dönemde yaptıklarını vicdanlarına sığdıramadığı için belki de hayata kafalarının içindeki o sesle devam edemeyeceklerini düşünerek hem psikolojik hem de fiziksel rahatsızlıkları nedeniyle intihara yöneliyorlar. Aslında baktığımızda intihar etmeyi düşünenler fiziksel zarar görenlerden ziyade psikolojik rahatsızlık duyan kişiler. Sanki fiziksel olarak yaralanan askerler, savaşta öldürdükleri insanlar için kendilerinin de kan döktüklerini ve bir ödeşme yaşadıklarını düşünüyormuş gibi… 

Filmin büyük bir kısmında Bobby Lane'in Deniz Piyadesi olmaya nasıl karar verdiğinden şimdiki zamana kadar olan hikayesinin kendi ağzından dinliyoruz. Bobby o zaman yaptıklarından pişman olduğunu söylüyor ve hemen arkasından gelen sahnede ise bir tören alanında okunan marşla birlikte "Kahramansınız!" yazan pankartlar görüyoruz. Buradaki ironiyi oldukça beğendim. Onların ne kadar travmatik anılarla döndükleri ya da savaştıkları coğrafyada nelere sebep oldukları önemli değil, kahraman olmaları önemli! Bobby'nin eşi bir sahnede ölseydi onun yalnızca bir sayıdan ibaret olacağını dile getiriyor. Onlara göre kahramanca savaşıp ölecek ve ölen diğer askerlerin arasına katılacaktı. Filmi izlerken, savaşmanın kime ne yararı olduğunu düşünmeden de edemiyoruz tabii. Buradaki Amerikan askerlerinin nerede, neden savaştığını hatırladıkça zaman zaman onlarla empati kurmaktan uzaklaşıyoruz.


Konu sadece bir kişinin üzerinden işleniyor. Bu durum diğerlerini de dinleyebilseydik belki daha iyi olabilirdi dedirtiyor insana. Tek bir bakış açısından diğerlerinin aklındakileri az çok anlayabiliyor olsak da bunun yeterli olmadığı çok açık. Ama filmin hayatını dinlediğimiz kişiyi bir köşeye oturtmak yerine günlük yaşantısını aktarması oldukça önemli. Ayrıca filmde kullanılan röportajlar ile film tek bir kişinin bakış açısından kurtarılmaya çalışılmış. Özellikle psikologlardan görüş alınması, gazilerin durumunu kavramamız açısından oldukça yardımcı oluyor. 

Savaştan döndükten sonra kendilerini dibe vurmuş hisseden bu insanları hayata tekrar tutunmaya sörf yardımcı oluyor. İçlerinden Martin Pollock, sırf sörf yapabilmek için yeniden yürüyebilme şansını bile reddettiğinden bahsediyor. Sörf, yapabildiği tek şey ve ondan da koparsa hayatta hiçbir amacı kalmayacak belki de. Zihniyle baş başa kalmaktansa böyle bir fırsattan kaçınıyor. Ya da protez göz kullanan ve kulakları duymayan bir adam, onun için çok daha tehlikeli olmasına rağmen defalarca hırçın dalgaların arasında karışıyor, başarana kadar da pes etmiyor. Filmde de söylendiği gibi, "Birisi yarınki dalgaları düşünüyorsa bugün kendini öldürmeyecektir." Birbirinden farklı dalgalar onların merakını, yarını görme arzularını kamçılıyor adeta. Peki, ama ne zamana kadar?


Konuk Yazar: Didem Yalınızcan

0 yorum :

Yorum Gönderme