Sayfalar

19 Ocak 2019

Gods of Egypt / Mısır Tanrıları (2016)

Tıpkı David Fincher gibi kariyerine müzik kliplerinin yönetmenliğini yaparak başlayan Alex Proyas, post-apokaliptik bir dünyada geçen ilk uzun metraj filmi “Spirits of the Air, Gremlins of the Clouds” (1989) ile görselliğiyle büyüleyen çerçeveler inşa etmek ve atmosfer yaratmak konusundaki hünerlerinin sinyallerini vermişti. Ama onun adını bir daha unutmamak üzere zihinlerimize “The Crow” (Ölümsüz Aşk, 1994) filmiyle kazımıştık. Gönüllerimizi fethettiği bu başarılı çizgi roman uyarlamasının ardından Proyas, “Dark City” (Karanlık Şehir, 1998) ile karşımıza çıktı. “The Matrix” (1999) filminden bir yıl önce, “The Matrix”in değindiği konulara belki de daha kapsamlı bir şekilde el atmasına rağmen Wachowskiler baş tacı edilirken, deyim yerindeyse Proyas’ın pabucu dama atıldı. Bu durum yönetmenin talihsiz serüvenler dizisinin başlangıcıydı adeta. Büyük beklentilerimizle gösterime giren “I, Robot” (Ben, Robot, 2004) ile başlayan düşüş, “Knowing” (Kehanet, 2009) ile devam etti. Robotlar, uzaylılar derken şimdi de tanrıları odak merkezine alan Proyas’ın düşüşü, “Gods of Egypt” (Mısır Tanrıları) ile ivme kazanarak devam ediyor!



Hollywood’un Tanrılarla İmtihanı

Doğrusu Yunan mitolojisi Hollywood için bulunmaz bir nimet. Nitekim şimdiye kadar doğrudan ya da dolaylı olarak birçok film, Yunan mitolojisindeki hikayelerden ve karakterlerden beslendi. Hatta tanrılarla imtihanı bitmeyen Hollywood, Yunan mitolojisinden miras alınan unsurların içini boşaltarak, kendi kültürel ögeleriyle doldurup seyirciye pazarlamakta da hiçbir sakınca görmedi. Günümüzde bu mitolojiyi fazlasıyla sömürdüklerini düşündüklerinden olsa gerek artık gözlerini başka bir uygarlığın mitlerine dikmiş durumdalar. Evet, bildiniz: Mısır mitolojisi!

“Clash of the Titans” (Titanların Savaşı, 2010) ve halefi olan “Wrath of the Titans” (Titanların Öfkesi, 2012) filmlerinde koskoca Yunan tanrılarını ucuz bir aksiyona meze eden Hollywood’un tabii ki albenili Mısır tanrılarına el atması kaçınılmaz bir durumdu. Fakat buna alet olan Proyas’ın “Clash of the Titans”ın yarattığı dünyadan biraz olsun ayrılmayı başaramamış olması gerçekten kafaları karıştıran bir durum. Tanrıların bile aciz kalabileceğinin ve insanların yardımına muhtaç olabileceğinin altını çizen “Gods of Egypt”, bu bakımdan “Clash of the Titans” ile oldukça benzer bir yapıya sahip. Hatta “Clash of the Titans” filminde uygulanan formüllerin olduğu gibi Mısır mitolojisine taşındığını söylersek abartmış olmayız. Bu bağlamda, anne ve babası Yunan olan ama kendisi Mısır’da doğan Proyas’ın Mısır mitolojisini makyaj olarak kullanan ama Yunan mitolojisinden fırlayan bir filme imza atmış olmasının da hayli ironik olduğunu söylemeliyiz!

Tabii burada tek suçlu olarak Proyas’ı göstermek de doğru olmaz. “Dracula Untold” (Dracula: Başlangıç, 2014) ve “The Last Witch Hunter” (Son Cadı Avcısı, 2015) gibi “karanlık atmosfer” takıntısı olan fantastik filmlerin senaryolarını kaleme alan Matt Sazama ve Burk Sharpless ikilisi, herhalde Hollywood’daki “Mısır Tanrıları”nın boşluğunu fark edip bu duruma el atmak istemişler. Fakat ikilinin bu parlak (!) fikirlerini taçlandırdıkları senaryo, Mısır’ı perdeye yansıtırken mumyalar ya da dini hikayeler yerine mitolojiyi tercih etmek dışında herhangi bir yenilik barındırmıyor. Temel taşlarını “Clash of the Titans”dan alan film, yer yer “Exodus: Gods and Kings” (Exodus: Tanrılar ve Krallar, 2014) filminin yarattığı Mısır tablolarına öykünüyor, tapınaklarda tuzaklarla korunan hazine fikriyle “The Mummy” serisini anımsatıyor ve tanrıların dövüş sahnelerini de “Transformers”dan aparıyor. Gerçekten de tanrıların canavar formları “Transformers”ın robotlarını andırırken bazen de Iron Man’in kostümünü akla getiriyor. Belki de bu “tanrı kostümleri”nin arkasındaki isimler, Enki Bilal’in “Immortal” (Kadın Tuzağı, 2004) filmini izleseydiler daha yaratıcı olabilirlerdi, kim bilir…

Tabii Sazama ve Sharpless ikilisinin bence affedilmeyecek en büyük hatası, Mısır mitolojisini hafife almak oluyor. Hikâyenin ana karakterlerinin en önemli tanrılardan seçildiği film, diğer tanrıları bize bir defile şovu gibi baştan savma bir şekilde göstermekle yetiniyor. Sözüm ona, karakterlerin arka planını güçlendirmek adına mitolojideki hikayeler birkaç diyalog ile kısaltılmış bir şekilde anılıyor. Üstelik senaristlerin “Dracula Untold” filminde tarihsel gerçekleri keyiflerine göre değiştirme eğilimlerinin bir benzerini bu filmde de görüyoruz. Filmin sonunda Horus’un yaptığı konuşmanın Hristiyanlık ögeleri barındırması buna en önemli örneği teşkil ediyor. Antik Mısır dininin Hristiyanlaştırılması ve Ahiret hayatının değiştirilmesi pek de ciddiye alınacak bir fikir değil, öyle değil mi? Ama zaten filmin en temel sorunu da bu, kendini fazlasıyla ciddiye alıyor!


Biz Kimiz? Burası Neresi? 

Ve… Mısır mitolojisinin son derece kapsamlı ve kaotik dünyasının, herkesin anlayacağı basitlikte bir özete dönüştürüldüğü giriş animasyonu ile Proyas’ın mitolojik Mısır’ı bizi selamlıyor… Filmin kendini ne kadar ciddiye aldığını da daha ilk dakikasından itibaren hissetmeye başlıyoruz. Ama ortada bir tuhaflık var: Daha çok orta çağ Avrupası’na benzeyen, her köşe başını beyaz tenlilerin işgal ettiği bir Mısır’dayız! Irkçı bir şekilde idealize edilmiş bu evren, ne yazık ki Hollywood’da ilk kez karşılaştığımız bir durum değil. Ne de olsa bu diyarda daha önceden çekilmiş filmlerde, milattan önce yaşayan insanların bile İngilizce konuştuğuna ya da hangi ülke olursa olsun, beyazların çoğunluk olarak gösterildiğine şahit olmuştuk. Sanırım farklı bir yaklaşım beklemek, gereksiz bir iyi niyet göstergesi olurdu!

Hollywood’da neredeyse her ana akım filmde kullanılan temel formül, bu filmde de kullanılmış. Amerikan Rüyası’nın vazgeçilmezi olan “sıradan bir adam, sıra dışı şeyler yapabilir” düsturu “Gods of Egypt”in de ana temasını oluşturuyor. Fakat yüzlerce örneğini gördüğümüz bu yaklaşım ile film, hiçbir konuda inandırıcı olamadığı ve her daim neden sorusunu sordurduğu için kafamızda soru işaretleri oluşturmak dışında pek bir şey başaramıyor. Buna bir de Sazama ve Sharpless ikilisinin takıntı haline getirdiği karanlığın hakimiyeti eklenince, atmosfer yaratmaya çalışırken boğucu olmaktan kurtulamayan bir film ortaya çıkıyor. Aslında film kendini bu kadar ciddiye almasa belki keyifli bile olabilirdi. Gerçi hırsız olan baş karakterimiz Bek ile ciddi atmosfer yumuşatılmaya ve daha eğlenceli bir hale getirilmeye çalışılmış. Ama bu sanki bilinçli bir şekilde değil de irticalen farklı sahnelere serpiştirilmiş gibi durduğundan, bu konuda ne kadar başarılı olunduğu da tartışılır!


Altın Varaklı Mısır Tablosu

Şöyle bir geriye baktığımızda, görsel efektlerin Proyas filmlerinin neredeyse vazgeçilmez bir unsuruymuş gibi gözüktüğünü söyleyebiliriz. Ama tecrübeli yönetmenin bunun dozunu her daim başarıyla ayarladığını ve bize her zaman görsel anlamda etkileyici hikayeler armağan ettiğini de muhakkak eklemeliyiz. Ta ki bu filme kadar! Zira “Gods of Egypt”, görsel efekt konusunda en tecrübesiz gözleri bile rahatsız edecek, çoğu sahnede sanki oraya yanlışlıkla yerleştirilmiş gibi duran CGI ögeler ile seyir keyfini baltalayacak bir görsel efekt hezeyanı.

İnsanlardan daha uzun boylu ve iri yarı olan tanrıların ne kadar eğreti durduğundan mı bahsedeyim, yoksa Set’in bütün tanrıların özelliklerini çalarak bir nevi Voltron’a dönüşmesinden mi? Mısır mitolojisine uzay operası ögelerinin eklenmesiyle yaratılan kafa karışıklığından mı dem vurayım, yoksa dünyayı yok etmeye çalışan ve uzay boşluğunda amaçsızca dolanan dev yaratığın “Dune” (1984) ve “Tremors” (Yeraltı Canavarı, 1990) filmlerini akla getiren tasarımından mı?

Çok fazla görselliğe boğulan filmin, doğal olarak birçok sorunu da bu konuda aşırıya kaçan tutumundan kaynaklanıyor. Ama görsel efektlerde aşırıya kaçan film, savaş sahnelerinde elini korkak alıştırıyor! Yaptıkları savaşları taşlara kazımaktan zevk alan firavunların diyarının görselleştirildiği filmde, bir tane eli yüzü düzgün savaş sahnesi ile karşılaşamıyoruz maalesef. Karakterlerin düello sahnelerinde -Zack Snyder’in etkisi apaçık gözükse de- nispeten başarılı olan film, çok nadir olan kalabalık savaş sahnelerinde ise aynı başarıyı gösteremiyor. Tabii kalabalık dediysem, aklınıza orduların olduğu devasa savaş sahneleri gelmesin! Her ne kadar “Gods of Egypt, “300” (300 Spartalı, 2006) türevi filmlerin altın rengine boyanmış başka bir versiyonu olsa da epik filmlerin vazgeçilmezi olan bu sahnelerden kendini tamamen arındırarak daha çok aksiyon-macera filmlerinin kodlarını kullanmayı tercih ediyor. Bu yüzden de filmden sonra tanrıların mahalle kavgası kıvamındaki birkaç cılız dövüş sahnesi dışında aklımızda pek bir şey kalmıyor. Mısır mitolojisinin en ilgi çekici kısmı olan ölüm sonrası yaşam, maceranın temelini oluşturuyor. Ama gelin görün ki filmde ölüler diyarının ve buraya geçişin görselleştirildiği sahneler, Hasan Karacadağ’ın filmlerini mumla aratacak cinsten! Anlayacağınız filmin görsel efektleriyle, tasarımlarıyla ve çizmiş olduğu Mısır tablosuyla ilgili sorunlar saymakla bitmez. Son yıllarda çekilen birçok filmde olduğu gibi bu filmdeki üçüncü boyut özelliğinin de filme hiçbir katkısının olmadığını unutmadan belirtelim.


Dev Tanrılar ve İnsan(cık)lar

Nihayetinde sinema, özünde “insan”ı anlatma derdi olan bir araçtır. Bunu yaparken ister hayvanları ister robotları, isterse de tanrıları kullansın, bu hiçbir şeyi değiştirmez. Zira anlatılan hep insan hikayeleridir. Bu yüzden de filmlerde insan faktörü geri plana itildiğinde filmin gücünün de bu ölçüde zayıflayacağını açıkça ortadadır. Bana “Gods of Egypt” filminin en zayıf yanı ne derseniz, hiç düşünmeden işte bunu söylerim: Bu filmde insan faktörü yok denecek kadar az!

Çilekeş Mısır halkını sadece birkaç sahnede basit bir tezahürat kitlesine dönüştüren film, kendi evrenini adeta insanlardan soyutluyor. Böylece biz filmin hiçbir kısmında “yaşayan” bir Mısır göremiyoruz. Mısır halkı ne işle meşguldür, nasıl davranır, tanrılar hakkında ne düşünür, hiçbir fikrimiz yok. Bu konuda olaya 1-0 yenik başlayan film, karakterleri derinleştirmek ya da hikâyeyi güçlendirmek için yaptığı hamlelerle de sınıfta kalıyor. Ana karakterleri hiçbir şekilde tanıyamıyoruz. Horus, serserilikte çığır açmış basit bir playboy, Bek ise hikâyeye neden dahil olduğu belli olmayan bayağı bir hırsız karakteri olmanın ötesine geçemiyor! Üstelik ana karakterlerden birini hırsız yaparak film ne anlatmak istiyor, bunun cevabı bile meçhul! Yardımcı karakterler derseniz, hikâyeye hizmet etmek yerine akışı bozuyorlar. Onlara ayrılan süre ne eğlenceli ne de hikâyeyi destekler nitelikte olduğu için yardımcı karakter kontenjanı kalabalıklaştıkça film daha da çekilmez bir hale geliyor. Karakterleri yerli yersiz, envaiçeşit maceraya sokmak da bu durumu çözmeye yetmiyor!

Gelelim filmin gereksiz aşk hikayelerine… Evet, bu filmde bir tane değil, tam iki tane aşk hikayesi izliyoruz! Üstelik biri insanların, diğeri de tanrıların aşkını anlatıyor. Tabii yüzeysellikte yarışacak bu iki farklı (!) aşk hikayesi, şaşırtıcı olmayacak bir biçimde filme hiçbir katkıda bulunmuyor. Perdede sık sık gördüğümüz öpüşme sahneleri, aşk uğruna çekilen çileyi anlatmak için yeterli olmadığından, filmin omurgasını oluşturan bu aşk hikayeleri filmin en büyük problemine dönüşüyor. Belki de aşk hikayelerini bu derece inandırıcılıktan uzak kılan şey, filmde erkek karakterleri harekete geçirmek dışında hikâyede tek başına bir önemi olmayan varlıklar olarak boy gösteren kadın karakterler olabilir! Filmin bu cinsiyetçi bakış açısı yüzünden Aşk Tanrıçası Hathor bile hikâyede (ve mitolojide) önemli bir yeri olmasına rağmen bir arzu nesnesi olmanın ötesine geçemiyor.

Tabii filmin insan faktörü konusunda çuvallaması sadece senaryodan kaynaklanan problemlerde yatmıyor. Karakterlere hayat veren, daha doğrusu hayat vermeye çalışan oyuncuların da bunda payı hayli büyük! “Game of Thrones”da Jaime Lannister olarak tüm dünyaya kendini tanıtan Nikolaj Coster-Waldau, Horus rolü ile hafızalarımızdan silmek isteyeceğimiz bir performans sergiliyor. “300”de bizi büyüleyen Gerard Butler, Set rolü ile adeta Kral Leonidas’ın kötü bir kopyasını sunuyor. Kariyerinde daha yolun başında olmasına rağmen filmin başrolünü kapan Brenton Thwaites ise dram, komedi ve aşk unsurlarının harmanlandığı Bek rolünde bizi cezbetmeyi başaramıyor.


Bu Bir Alex Proyas Filmi Olamaz!

Seyircinin hiç düşünmeden kendini filmin akışına kaptırması isteyen basit bir devamlılık kurgusu, niteliksiz aşk unsuru, seksi olmak için çabalayan kadınlar, kaslarını anlamsızca sergileyen erkekler, filmin süresini lüzumsuzca uzatan içi boş çekimler… Proyas’ın popüler film kodlarını hunharca serpiştirdiğini hatta zorla hikâyeye sokuşturduğunu görüyoruz. Tabii ki ezbere yapılan bu hamlelerle “Gods of Egypt”, bir blockbusterda olması gerekirken her şeye sahip olmasına rağmen amaçladığı hiçbir şeyi başaramıyor!

Katıksız bir aksiyon sunayım derken baş şişiren bir gevezeye dönüşüyor; güya sınırsız eğlenceyi vaat ederken her şeyin çarçabuk olup bittiği bir potpuriyi anımsatıyor; sürekli daldan dala atlayarak karakterlerle özdeşleşme yaşanmasını imkânsız bir hale getiriyor… Hasılı zengin Mısır mitolojisinden hiçbir şekilde faydalanamayan bu film, Antik Mısır’ın cezbedici dünyasına yolculuk etmemiz için doğru film olmadığını her dakikasında ispatlıyor! Ve filmden sonra aklımızda tek bir soru işareti kalıyor: Nasıl olur da “Gods of Egypt” ile “The Crow” ve “Dark City” filmlerini aynı yönetmen çekmiş olabilir? Zira bu bir Alex Proyas filmi olamaz, olmamalı!


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönderme