Sayfalar

6 Mart 2018

Ağustos Böcekleri ve Karıncalar (2017)

İlk duyduğumda Akira Kurusawa’nın “Ağustos’ta Rapsodi”sini çağrıştıran “Ağustos Böcekleri ve Karıncalar” filmi uzun süredir merak ettiğim bir filmdi. Geçtiğimiz günlerde özel olarak yapılan film gösterimini izlemeye gittiğimde, filmin öyküsünü okuduğum için nasıl bir şey bulabileceğime dair az çok tahminim vardı. Aile içi iletişimsizlik temasını merkeze alan yapım, ana karakterin sürekli iç ve dış çatışmalar yaşamasıyla ilerleyen ve açıldıkça daha izlek hale gelen bir film.

Genç Yönetmen Erhan Tuncer’in yazıp yönettiği film, bu yıl içerisinde vizyona girdi. Ana akım, gösterişli, bol gülmeceli ya da ağlamacalı filmler içinde haliyle çok fazla dikkat çekemedi. Ancak ilerleyen süreçlerde görüldü ki; film, vizyondan kalktıktan sonra da tartışılmaya devam etti ve değişik mecralarda üzerine görüşler bildirildi. Bennu Yıldırımlar, Erdem Akakçe, Gün Koper, Yücel Erten gibi farklı kuşaklardan değerli isimleri bir araya getiren yapımla ilgili ilk söyleyeceğim şey şu: Oyuncular bu işin parçası olmaktan mutluluk duymuşlar. Filmin herhangi bir oyuncusunun röportajını okumuşluğum yok. Sadece sezgilerime dayanarak söylüyorum. Bu durum perdeden size geçiyor. Herhangi bir karakterin aidiyetsizlik yaşadığı hissine asla kapılmıyorsunuz ki bu işi yapan pek çok kişi, yönetmenin işinin sadece sanatçılığının gerekliliklerini yerine getirmek olmadığını, bazen oyuncularla doğru iletişim kurabilmenin bunun önüne geçebileceğini bilir. Tuncer, oyuncularını yönetmeyi, onlardan istediğini alabilmeyi başarmış görünüyor.

Sıradan İnsanların Çarpıcılığı

Her ne kadar Gün Koper’in oynadığı “küçük kardeş” Kemal, filmin başrolünde yer alsa da Erdem Akakçe tarafından canlandırılan “Ağabey Metin” -Akakçe’nin karakterini ustalıkla ete kemiğe büründürmesinin de etkisiyle- biraz daha fazla ön plana çıkıyor. Ancak zaten hikâye içinde, Metin karakteri, diğerlerinin hayatı üzerindeki yönlendirici etkisiyle ister istemez merkez bir konuma oturuyor. Küçük yaşlarda ailesinden ayrılıp başka bir ailenin yanına, dahası kendi ailesine kıyasla hayli muhafazakâr ve katı kuralları olan bir adamın yanına verilmiş olan Metin, orta yaşların başlarında, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış bir adam olmasına rağmen görünen o ki hala ergenlik hezeyanlarından sıyrılamamış. Bu da onun yaşamını düşündüğünüzde çok anlaşılır bir durum. Küçük yaşta kendi ailenizden koparılıp (üstelik ailenizin isteğiyle) parçası olmadığınız birisinin yanına sığıntı gibi yerleştirilmek insanın kaç yaşına gelirse gelsin etkilerinden sıyrılabileceği bir durum değil. Ailesinin ekonomik anlamda en büyük destekçisi konumunda olması da içten içe babasının ona yaptığının intikamını kardeşlerinden alması sonucunu doğuruyor. Abla Selma (Bennu Yıldırımlar) evlenip yuvadan “kaçtığı” için bu durumdan biraz sıyrılabilmiş belki ama en küçük kardeş Kemal, en büyük kardeş Metin’in baskısını üzerinde hep hissetmişe benziyor. Bir de sonradan dahil olan karakterler var ki filmin konusuyla ilgili çok fazla detaylara girmek istemediğim için onlardan bahsetmeyeyim.

Başlıkta söylediğim gibi bu, sıradan insanların hikayesi. Herkesin başına gelebilecek, çevresinde rastlayabileceği türde, aile içinde yaşanan, sıradan çatışmaları içeren ve buna ilaveten yeni küçük sürprizlerle ilerleyen bir film. İlerlemesine böyle ilerliyor ama böyle mi bitiyor? Artık orası da filmi izlemek isteyenlerin merak edecekleri konu olsun.


Küçücük Bir Evde Kopan Fırtınalar

Filmin neredeyse tamamına yakını iki mekânda geçiyor: Birisi gazeteci Kemal’in röportaj sahnelerini içeren deniz manzaralı kafe, ikincisi ise filmin belki üçte ikisinin geçtiği ev. Ülkemiz şartlarında ortalama bir aileye ait olduğu izlenimini veren bu ev, her bir ayrıntısıyla “gidenlerin ardından” artık burada kalan baba ve küçük oğul Kemal’in geçmişten kopamadıklarına dair sinyaller veriyor. Kemal’in bebekliğinde giydiği patikler hala duvarda duruyor örneğin. 30 yıllık sandalyeler de hala yerli yerinde. 37 ekran televizyonun üzerindeki örtü, yerdeki halılar, içine demir direkler tutturularak kurulan muşambadan elbise dolabı gibi detaylar artık yaşı belirli bir seviyeye geldiği için yenilenme ihtiyacı duymayan Baba’nın ve bunları düşünecek durumda bile olmayan Kemal’in sıkışmışlığını hissettiriyor bizlere.

Film gösteriminin bitiminde katıldığım söyleşide senarist ve yönetmen Tuncer’e filmin ikinci bölümünün daha izlek olduğunu, ancak ilk kısmın o kadar çekici olmadığını söyledim ve “Sonunda yaşanacaklara dair başta ipuçları verilse bu, seyir zevkini artırmaz mıydı?” dedim. Tuncer de kendisinin açılarak giden filmleri daha çok sevdiğini, kendi sinema anlayışı doğrultusunda böyle bir tercihte bulunduğunu ifade etti. Elbette bu bir tercih. Burada doğru ya da yanlış yok. Senaryoya ve yönetmenliğe dair temel birtakım kuralları saymazsak her tercih, onu savunan kişiye göre doğru. Kişisel kanaatime göre ise ilk perdenin izlekliğini artırmak için de elde fırsatlar varmış, eğer ki bu değerlendirilse belki daha güzel olabilirmiş.

Genç yaşında dikkat çekici bir filme imza atan ve çeşitli festivallerde de ödüllendirilen Erhan Tuncer, aslında yaşı genç olmasına rağmen öğrencilik yıllarından beri sektörle iç içe olan, pek çok senaryo yazmış ve çeşitli çalışmaların içinde bulunmuş bir isim. “Ağustos Böcekleri ve Karıncalar” ile de yönetmenlik kariyerine güzel bir başlangıç yaptı. Senaryonun, senaristliğin ne olduğunu çok iyi bilen, buna ilaveten edebiyata, felsefeye de oldukça tutkulu birisi. Aynı zamanda iyi de bir gözlemci. Okuduklarından, deneyimlediklerinden ve gözlemlerinden edindiklerini işlerine yansıttığı sürece, bundan sonraki yıllarda çok daha iyi işlere imza atabilir ve ismini de çok daha fazla duyacağımız bir sinemacı gelebilir.




0 yorum :

Yorum Gönder