Sayfalar

15 Aralık 2017

İşe Yarar Bir Şey (2017)

Sinemaya kadın dokunuşları önemlidir. Çalışma hayatındaki her meslek grubunda olduğu gibi en başından beri sinemada da erkek egemen bir anlayış hüküm sürdü. Sanki kuralmış gibi “yönetmen” dediğinizde aklınıza orta yaşlı, sakallı bir figür geliyor. Kadın kimliğiyle yönetmenlik yapmak isteyen birisini, elinde megafonla “kestik” diye bağırırken hayal etmek bile bilinç altında bu kişiyi potansiyel bir “Şoför Nebahat” olarak algılamayı beraberinde getiriyor. Tabii ki bu da “yönlendirilmiş kanaatler” neticesinde oluşan bir algı. Son dönemde Türkiye’de de dünyada da bu algıyı yıkan yönetmenler olduğunu bilmek sevindirici. İşte Pelin Esmer de ülkemizde bu algıyı yıkan en önemli kadın yönetmenlerden bir tanesi.

Uzun yıllardır sinema sektörünün içinde olan Esmer, 3. uzun metraj filmi “İşe Yarar Bir Şey” ile izleyici karşısına çıktı. Pek çok olumlu eleştiriler ve ödüller alan film, bence de yeni dönem filmler içinde “güzel konumlandırılma”yı hak ediyor. Birisi orta yaşlarına yaklaşmış, diğeri genç iki kadını bir araya getiren film, aynı zamanda iki farklı dünyayı buluşturuyor. Başak Köklükaya’nın canlandırdığı Leyla, özgür, “kadına biçilen toplumsal roller”in dışında bir yaşam süren, Batılı ve eğitimli bir kadın. Aslında günümüzde, özellikle metropollerde çok ender rastlanan bir insan profili değil; ama “Leylalar”ın dünyasında neler oluyor sorusunun cevabını, ezberlerin dışındaki cevaplarla sunuyor film. Son dönemin en yetenekli ve bağımsız filmlerde de aranan oyuncularından olan Öykü Karayel’in canlandırdığı Canan ise biraz şaşkın, biraz mahcup ve göründüğü kadarıyla geleneksel değerlere de bağlı birisi. Leyla ve Canan’ın trende başlayan dostlukları, iki farklı karakterin, karakter özelliklerinden ötürü çatışma durumu içinde olmalarıyla başlayıp aynı yöne gitmeleriyle devam ediyor. Yol ilerledikçe, birbirlerini daha fazla tanıyorlar ve ortak noktalarını görüp aslında o kadar da farklı olmadıklarını anlıyorlar.

Uzun yıllar avukatlık yapmış olan Leyla, her zaman şiir yazma tutkusu içinde olmuş ve –anlaşıldığı kadarıyla– gerekli birikimi yaptıktan sonra işi gücü bırakıp sadece şiir yazmaya karar vermiş. Canan ise ortalama bir aileden gelen, “garantici” yetiştirilmiş bir genç kadın. Bu yüzden de hemşirelik mesleğini seçmiş. Ne var ki hemşirelik yapmak istemiyor. Onun derdi de oyuncu olmak. Kendini hemşirelik mesleğine ait hissetmiyor. Konuştukça aidiyetsizliğini, sıkışmışlığını anlıyorsunuz. Leyla’yla tanıştığı İzmir yolculuğuna da bunun için çıkıyor. Canan’ın İzmir’deki işi, filmin şaşırtıcı sürprizi. Her iki karakteri de aynı yöne sürükleyen olay da bu.

Peki, filmin bir diğer yıldızı Yiğit Özşener’in canlandırdığı Yavuz karakteriyle bir araya geldikleri bu buluşmada Canan ne yapacak? Sadece arkadaşlarıyla bir lise buluşması için memleketi İzmir’e giden Leyla’nın bu buluşmadaki rolü ne? Hikaye nasıl gelişecek ve tamamlanacak? Yanıtını almak isteyenler filmi de izlemek isteyeceklerdir sanırım.


Canan’ın Leyla’yla Leyla’nın Canan’la Açılan Dünyası

Başta da söylediğim gibi kadınların sinemaya, sanata dokunuşları önemlidir. Bu, sadece kadın-erkek eşitliğini savunmakla da ilgili değil. Kadınların dünyasına daha fazla dahil olmak, daha fazla empati yapmak ve o dünyanın zenginliklerinden sanatsal anlamda faydalanmak bence herkes için değerli bir durum. İki kadını merkeze oturtan hikaye, bize sadece kadınlara dair değil, ülkeye dair, hayata dair, o hayatın dayatmalarına dair pek çok şey söylüyor aslında. 

Ülkemizde ortalama bir ailede yetişen pek çok kişi için, adamakıllı bir üniversite ve bölüm bitirip “garantisi olan” bir meslek sahibi olmak çok önemli bir durum. Hele ki kadınsanız bu doğal olarak (!) erkeğe bağımlı olmanız anlamına geleceği için daha da önemli. Kızımız öğretmen olsun, hemşire olsun, okulunu bitirir bitirmez işine gücüne kavuşsun, kimseye ezdirmesin kendini. Hiç öyle maceralara atılmasın. Sanatçılıkmış, oyunculukmuş, gazetecilikmiş girmesin hiç böyle işlere. Mesleğini alsın bir önce eline, sonra ne yapmak istiyorsa yapsın. Aslında anne-baba olma refleksini göz önüne aldığımızda son derece iyi niyetli, korumacı bir içgüdüden beslenen düşünceler bunlar. Herkes çocuğunun rahat etmesini, sıkıntı çekmeden yaşamasını istiyor. Bunun yolu da iyi bir mesleğe sahip olmaktan geçiyor. Peki o çocuğun kendi dünyası ne olacak? Yapmak istedikleri, idealleri, belki de kendi adına “yaşama nedeni” olarak gördüğü şeylerden uzak bırakılınca nasıl bir yaşam sürecek o kişi? İşte filmin zemininde bunlar da var. Canan’ın yüzünde, oyuncu olmak istediğini söylediğinde takındığı tavırlarda, ses tonunda bunları görebiliyorsunuz. Sanki izleyen herkese sessizce bunları söylüyor Canan.


Farklı Yollardan Gelip Aynı Yöne Gitmek

25 yıl önce mezun olduğu liseden arkadaşlarıyla “ilk kez” bir buluşmaya giden Leyla ise Canan’ın zıddı bir karakter. Daha bağımsızlığına düşkün ve belli ki çocukluğundan beri seçimlerinde daha özgür bırakılmış. Eğitim ve yaşam standartları ülke ortalamasının üzerinde bir çevreden geldiği için avukatlık gibi bir mesleğe sahip olacağı üniversiteyi kazanmak da onun için çok zor olmamış. Kendinden genç, oyuncu bir adamla birlikteliği var. Canan’a göre Leyla yaşındaki birisi muhtemelen evli olacağı için, ilk etapta telefonda konuştuğu kişinin eşi olduğunu düşünüyor. Leyla ise gayet rahat bir şekilde, “Hayır, sevgilim” diyor. Bu durum, Canan’da biraz şaşkınlık, biraz da hayranlık uyandırıyor ve Leyla’ya yavaş yavaş, parça parça açılmasına da vesile oluyor.

Film, farklı yollardan gelip aynı yola giren, en azından öykümüz boyunca aynı hedefe doğru ilerleyen iki kadının hikayesini anlatıyor. Anlatım dili olarak şiirsel sinemayı seçen Pelin Esmer, bu noktada da en başından işi sıkı tutmuşa benziyor. Filmin senaryosunu, son dönemin popüler yazar ve şairlerinden Barış Bıçakçı ile birlikte kaleme almış. Bu birliktelik, Esmer’i amacına ulaştırmışa benziyor. Gerçekten şiirsel tatta, bir taraftan da görsel zenginlikle sunulan bir film var ortada. Şiir izledik sanki biraz. Ayrıca şiir sadece biçim olarak değil olgusal anlamda da filmin merkezinde yer alıyor. Yazının başlarında da belirttiğim gibi şiir tutkusu olan Leyla, küçük bir kitlede de olsa, okuyucularda derin izler bırakmış şiir kitabı olan bir şair.

Eğer ki ortaya böyle işler çıkacaksa bir sinemasever olarak söylemeliyim ki, Bıçakçı ile Esmer’in ortaklıkları bundan sonra da devam etmeli. Türünün ilk ve tek örneği değil elbette “İşe Yarar Bir Şey” ama ortaya, nitelikli ve izleyende seyir zevki bırakan bir iş çıkıyorsa kaç tane örneği olduğunun da bir önemi olacağını sanmıyorum. Yaklaşık 1 saat 45 dakika boyunca rutin yaşamdan ve rutin sinemadan çıkıp başka dünyalarda gezinmek istiyorsanız “İşe Yarar Bir Şey”i tavsiye ederim. Şiirlerle, kadınsal hüzünle, trende geçen uzunca bölümde gördüğünüz memleketten insan manzaralarıyla örülü bir film. Arada da abartıya kaçmayan, izleyenin yüzünde hoş bir tebessüm uyandıran espriler ve küçük hoş latifeler de yer alıyor. Her ne kadar filmin sonu, biraz yarım kalmışlık hissi uyandırsa da bunun da filmin bütünüyle uyuşmazlık içinde olmayan bir son olduğunu anlıyorsunuz. Anlaşılan o ki Pelin Esmer’in bundan sonraki işlerini merakla bekleyeceğiz.


Yazar: Ulaş Kıroğlu

0 yorum :

Yorum Gönder