Sayfalar

19 Temmuz 2017

Güneşi Gördüm (2009)

Sinema dünyasına “Beyaz Melek” ile hızlı bir giriş yapan Mahsun Kırmızıgül hem sinemacılığa soyunması hem de çok basit bir öyküyle yüksek başarı elde etmesi sayesinde herkeste şaşkınlık yaratmıştı. Kırmızıgül, senaryosunu ve yapım sürecini okuduğum “Beyaz Melek” ile ilgili olarak, hiç kimsenin bu filmden yüksek bir başarı beklemediğini, hatta izleyici bulamayacağı için 2 hafta içerisinde gösterimden kaldırılacağının beklendiğini dile getirmişti. Ne var ki, o dönemde “yıldız” statüsünde bulunmayan, sanat yaşamlarının sonbaharını yaşayan oyuncularla hayata geçirilen bu film, izleyen herkesin yaşamına dokunmuş, gişe başarısı da bir yana Mahsun Kırmızıgül’ün çokça takdir edilmesini sağlamıştı.

Kırmızıgül, 2. filmi olan “Güneşi Gördüm”le başarısını ve çıtasını daha da yukarılara çekti. Film, 2 milyon 500 binin üzerinde sinemasever tarafından izlendi ancak ben, bu rakamın kendi çapında bir rekor olduğuna inanıyorum. 3 milyonu geçmiş pek çok film de olmasına rağmen (hatta bunlardan ikisi yine Kırmızıgül’ün filmleri) Güneşi Gördüm, çevremden de gözlemlediğim kadarıyla normal zamanda çok fazla sinemaya gitme alışkanlığı olmayan pek çok kişiyi salonlara çekti. Bunda Mahsun Kırmızıgül isminin de etkisi olabilir elbette ama sebep ne olursa olsun bence hayatında toplasanız 3 kez sinemaya gitmemiş insanları salona çekebilmek dikkate değer bir olaydır. Bu nedenle ben “Güneşi Gördüm”ü kendi çapında bir “gişe rekortmeni” olarak görüyorum.

Değindiği hassas konular nedeniyle zorlu denilebilecek bir senaryo ele alan Kırmızıgül, bu filminde Türkiye’nin yıllardır kanayan yarasını zemininde tutarak pek çok konuyu ele aldı ya da almaya çalıştı. Toprağından göç etmek zorunda kalan insanlar, bir tarafta onlar için orada olduğunu söyleyen askerler, diğer yanda onlar için dağda olduklarını söyleyen örgüt militanları ve bir oğlu çatışmada askerler tarafından öldürülen, diğer oğlu da aynı bölgede şehit düşen bir babanın yaşadıkları… Bir babanın ne olursa olsun evladına sırtını dönemeyeceğini söyleyerek izleyicinden bu babayla empati yapmasını isteyen yönetmen, sonrasında hayatları darmadağın olan bu insanların sanıldığı gibi ülkeye “ihanet” çabası içerisinde olmadıklarını, aksine askeri çok sevdiklerini, sadece huzur istediklerini ve asıl acıyı çekenlerin o insanlar olduklarını söylüyordu. Kırmızıgül, Altan Erkekli’nin canlandırdığı “baba” karakteri üzerinden izleyiciye, “Siz bu babanın yerinde olsanız ne yapardınız, ne hissederdiniz?” sorusunu soruyordu. Filmi izleyenlerin, film hakkındaki yorumları da Kırmızıgül’e “Anlıyorum Mahsun... Ne demek istediğini anlıyorum” der gibiydi.

Temel olarak baktığımızda “zorunlu göç”e kadar olan ilk sekans boyunca film, pek çok şeye değiniyor. Yoksulluk ve çaresizlik içinde yaşayan insanlar, bazı çocukların dağa çıkmaları ve ailelerinin buna engel olamayışı, çorak bir bölgede, unutulmuş bir köyde onca sıkıntıya ilaveten gelenekçi yapı nedeniyle oğlu olmayan bir adamın üzerine bu baskının da eklenmesi gibi pek çok konuyu doğal ve içten bir dille anlatıyor bize Güneşi Gördüm. “Acaba bundan sonra neler olacak?” sorusunu sorduğumuz andan sonraki bölümlerde film, tıpkı karakterleri gibi senaryosuyla da oraya buraya savruluyor.


Bir Film İçinde İki Film İzliyor Gibiyiz

“Güneşi Gördüm” tüm afişlerinde ve tanıtım çalışmalarında köy boşaltmalar nedeniyle zorunlu olarak toprağından göç eden insanların yaşadıklarını anlattığını söylüyordu. Evet, burası doğru. Ele alınan ana tema, tam olarak bu. Ancak senaryonun temel kurallarından olan “Çok şey anlatmaya çalışırsanız hiçbir şey anlatamazsınız” cümlesi bu filmde pek işlememiş gibi görünüyor. Her şeyden evvel filmin adı olan ve çok önemli bir noktasında sözlü olarak geçen “Güneşi Gördüm” ifadesi, zorunlu göç yaşayan ailelerin değil de o ailenin parçası olan eşcinsel kardeşin hikayesine vurgu yapıyor gibiydi. Sonuna kadar gizemini çözmeye çalıştığınız bir gerilim filminde, “Hay Allah! Katil bu muymuş?” deyişimiz gibi, “Allah iyiliğinizi versin! ‘Güneşi Gördüm’ eşcinsel kardeşin hikayesi miydi? Ama şu ana kadar o sadece bir ayrıntı gibi duruyordu” diyorsunuz. Daha fazla derdi ele almak, daha fazla mesaj vermek, doğru bir şekilde yapabiliyorsanız filminize artı değer kazandırır. Tabii filmi baştan sona mesajlar ve metaforlarla doldurmamak kaydıyla! Ancak temel ekseninizden saparsanız, bu, filminizi de bambaşka bir noktaya götürecek ve sinemasal açıdan sıkıntılar doğuracaktır. “Güneşi Gördüm”de böyle bir problemin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bununla beraber filmin izleyiciye, toplumda belki de en fazla “öteki” konumunda bulunan eşcinsellerle empati yaptırdığının, herkese, “Bu ülkede, bu dünyada eşcinseller de var. Siz kabul etseniz de var, etmeseniz de var” deme samimiyeti gösterdiğinin altını çizmemiz gerekiyor. Ne var ki bu söylem yukarıda da belirttiğim gibi filmi başka başka noktalara götürüyor.

Kırmızıgül’ün Dertleri

Filmin gösterimde olduğu dönemde Mahsun Kırmızıgül’ün katıldığı bir televizyon programında söylediklerini hatırlıyorum. Filmde anlatmaya çalıştıkları ekseninde şunları söylüyordu: “Bizim ülke olarak önümüzde 2 yol var: Ya bir 3. dünya ülkesi olacağız ya da ilerlemeyi tercih edip bir Avrupa ülkesi olacağız.” Bunlar, aslında Kırmızıgül’ün filmde sunduğu modele gönderme yapar nitelikteki sözlerdi. Norveç’e iltica eden ve bin bir güçlükle de olsa bu ülkede yaşama ve çalışma hakkı kazanan aile, filmde “başaranları” temsil ediyordu. Türkiye’de kalan ve “hayata tutunmak” amacıyla büyükşehre göç eden aile ise başladığı noktaya geri dönmek zorunda kalıyordu. İşte size bir başka mesaj daha! Ancak bu mesaj diğeriyle karşılaştırıldığında filmin bütünüyle daha tutarlı bir mesaj. Sonuçta mecburi nedenlerle yaşanan göç ve bu göçün sonuçlarını anlatan bir filmdi Güneşi Gördüm. Bu açıdan bakınca filmin, “Eğer ki biz de bir sosyal devlet ülkesi olsaydık bizim ülkemizde de insanlarımız mutlu olurdu. Bunların hiçbirisini de konuşmazdık” demesi gayet normal. Ama öyle de olsa bu mesaj da başladığımız noktadan uzaklara savrulduğumuz gerçeğini değiştirmiyor.

Kırmızıgül, Ali Sürmeli’nin canlandırdığı karakterin ağzından aslında hepimizin “huzur”a ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Sürmeli, “Örgüt diyor ki: ‘Dağlara gel dağlara’, devlet diyor ki: ‘Dağlar seni delik delik deşerim.’ Oysa ki dağlar bir kendi haline bırakılsa, dinlense, çiçek açsa…” diyordu. Bu sözlere, “Ne demek istiyor bu adam? Orada örgüt var diye Türkiye Cumhuriyeti kendi topraklarından vaz mı geçecek? Koskoca devlet örgütle aynı şekilde mi hareket edecek? Mahsun Kırmızıgül bunu mu söylüyor?” diyenler olmuştu. Ancak ben bu sözlerden bunu anlamadım. Bence Kırmızıgül sadece, artık huzur istediğine, kavgasız, çatışmasız, herkesin kardeşlik içinde yaşadığı bir ülke hayal ettiğine vurgu yapmaya çalışıyordu. Gelgelelim, sinemaya atılmadan çok öncesinden üzerine bazı etiketler yapıştırılmaya çalışılan Kırmızıgül’ün yapıp ettiklerine her zaman soru işaretiyle yaklaşan, amiyane tabirle “öküz altında buzağı arayan” birileri her daim olacak. Buna kendisinin de yapabileceği çok fazla bir şey yok!


Tutarlılık Problemleriyle Birlikte Kırmızıgül’ü Zirveye Taşıdı

Güneşi Gördüm, yazının başında da belirttiğim gibi bence her şeyden önce sinema alışkanlığı olmayan kitleleri salonlara çekmiş olması açısından dikkate alınması gereken bir film. Beyaz Melek’le sinemaya “flaş” bir giriş yapan Kırmızıgül, bu filmle “Artık tamam, Mahsun oldu” denilen bir noktaya geldi. Elbette maddi olanakların geniş olması ve bu sayede iyi bir ekip kurabilmesi bu başarıdaki önemli etkenlerden biri. Ancak Türkiye’de de dünyada da yapılan nice filmler biliyoruz ki, sınırsız imkanlarına rağmen ne izleyiciden ilgi görebiliyor ne de akılda kalıcı bir yer edinebiliyor. O yüzden izleyiciden yüksek ilgi görmüş (ki bu iki film izleyiciden ilgi görmekle kalmamış, sinema çevrelerinde de olumlu karşılanmıştı) bir filmin, sadece geniş olanaklar sayesinde bu sonucu elde ettiğini söylemek senaryosuna da oyuncularına da yönetmenine de diğer bütün emekçilerine de haksızlık olur.

Sonrasındaki iki filmi “New York’ta Beş Minare” ve “Mucize” ile çıtayı daha da yükselten Kırmızıgül, son filmi “Vezir Parmağı” ile büyük bir hüsran yaşadı. Bundan sonrasında nasıl hareket edecek, nasıl bir film yapacak bilemiyoruz. Ancak öyle görünüyor ki Mahsun Kırmızıgül filmleri denilince akla uzunca bir süre daha ilk gelen filmlerden biri “Güneşi Gördüm” olacak. Çok şey anlatmaya çalışırken temel ekseninden uzaklaşan ve bütününde bunun sıkıntılarını yaşayan film, etkileyici sinematografisi, samimi anlatımı, oyunculukları ve görselliğiyle uzunca bir süre daha hatırlanmaya devam edecek. Bu da “Piyasada hangi tip senaryolar tutuluyor?” sorusunu sormayıp, kendi anlatmak istediği hikayelere odaklanan Mahsun Kırmızıgül için bence hak edilmiş bir paye!



0 yorum :

Yorum Gönder