Sayfalar

25 Haziran 2017

The Message / Çağrı (1976)

Geleneksel sanatlarda kendisini ziyadesiyle hissettiren din, belki de kaçınılmaz olarak sinema gibi modern sanatlarda da kendisine yer bulabilmiştir. İlk olarak 1898 yılında Georges Melies’in yönettiği The Temptation of Saint Anthony filmiyle dinin sinemada konu edilişine tanık oluruz. Bu ilk filme birkaç yıl sonra yenileri eklenmeye başlar. Örneğin Lucien Nonguet ve Ferdinand Zecca’nın yönettiği 1903 yapımı Life and Passion of the Christ bunlardan biridir. Böylece 20. yüzyılın başlarından itibaren günümüze kadar din konulu filmler beyazperdeye yansımaya devam eder.

Sinema ve Din

Dini konuların sinemadaki etkisi esas itibariyle 20. yüzyılın ikinci yarısıyla beraber kendisini hissettirir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra 1950’ler ve 1960’lar, dini konuların işlendiği filmler bakımından son derece verimli yıllardır. Cecil B. DeMille, bu yıllar için misal olarak gösterilebilecek belki de en güçlü yönetmenlerden biridir. DeMille deyince 1956 yılında yönettiği ve muhtemelen çoğumuzun bildiği ya da kulak aşinası olduğu The Ten Commandments akla gelir.  The Ten Commandments gibi efsane olan Ben Hur ise William Wyler’ın yönetmenliğiyle 1959 yılında perdeye aktarılmıştır. Bunların dışında Martin Luther (1953), The Gospel According to St. Matthew (1964), The Greatest Story Ever Told (1965), The Bible: In the Begining (1966) anılabilecek filmlerden birkaçıdır. Bu filmlerin bazılarının dünya genelinde gerek seyirciler gerek sinemacılar üzerinde güçlü etkileri olmuştur. Ve akademi, en azından aday gösterecek kadar bu filmlere yakın alaka göstermiştir.

Dikkat edileceği üzere bu yüzeysel incelemede değinilen filmler, Batı sinemasının, özellikle de Amerikan sinemasının mahsulüdürler ve Hıristiyanlık ya da Yahudilik dinlerini konu edinmiştirler. I. Dünya Savaşı yıllarından itibaren canlanmaya başlayan Amerikan sinemasının II. Dünya Savaşı sonrası dünya sineması üzerindeki güçlü etkisi malumdur. Yani dünya genelinde etkiye sahip yapımlardan bahsederken odağımızda Amerikan sinemasının olması kaçınılmazdır. Öte yandan bahsi geçen dönemlerde Batının hususiyetle Hıristiyanlık-Yahudilik dışı dinleri ele alan bir film, örneğin görkemli bir İslam filmi çıkarmasını beklemek de sanırım abesle iştigaldir. Yani 1970’lere yaklaşırken elimizde dünya genelinde etkiye sahip İslam üzerine bir film beklemek ancak birilerinin rüyası olabilir. O halde denilebilir ki bu rüyanın gerçekleşmesi yani İslam’ın dünya çapında güçlü bir prodüksiyona konu olabilmesi ancak Doğulu bir Müslüman’ın Amerikan sinemasıyla özünü kaybetmeden buluşmasıyla mümkün olabilecektir. İşte Akkad’ın bu denklemin sonucu olduğunu söylemek sanırım çok da yanlış olmayacaktır.


Akkad’ı Anlamak

Üzerine bir şeyler yazmaya çalıştığınız film, yönetmeninin varını yoğunu ortaya koyup ömrü boyunca seyircisine sunabildiği iki eserden ilki ve özellikle de ideali ise filmi anlamanın yolu bir bakıma yönetmeni anlamakla başlar diyebiliriz. 1930 yılında, perişan bir coğrafyada, Fransız sömürgesi altındaki Suriye’de dünyaya gelmiştir, Akkad. Küçüklüğünden beri sinemaya ilgi duymaktadır. Sanat dünyasını Hollywood filmleri ile beslemiştir. Sinemaya olan yoğun ilgisi babasının pek hoşuna gitmese de annesi her daim yanındadır. Ancak annesinin de bir tek şartı vardır: Sinema’yı Allah’a hizmet etmenin bir aracı olarak kullanmak. Belki babasının sinemaya karşı soğuk duruşu aynı kaygının sonucu olacak ki on sekizine basan oğlu, yönetmenlik ve yapımcılık eğitimi almak için Amerika’ya giderken ona sadece yol harçlığı değil bir de Kur’an verir.

Akkad’ın Hollywood’a karşı bu fazla ilgisi belki göze batabilir ama o tarihlerde Suriye’de sinemaya gönlünü kaptıran birisi için bu çok da yadırganamayacak bir durumdur. Hele bir de büyük hayalleri varsa… Zira 1946’ya kadar bağımsızlık mücadelelerinin verildiği Suriye’de sinema namına ciddi gelişmeler yaşanması zordur ki bağımsızlık sonrası da iktidar mücadeleleri, darbeler arasında sinema, gelişimi için yine pek uygun bir iklime kavuşamaz. Ta ki 1960’lara kadar… Akkad ise zaten bu tarihlerden çok daha önce sinemanın kalbine seyahat etmiştir. Hatta 1962’de David Lean’ın yönetmenliğini üstlendiği Lawrence of Arabia’yı izledikten, Ömer Şerif’in oyunculuğunu gördükten sonra aldığı ilhamla çoktan aklında sinemaya dair bazı temel şeylerin şekillendiğini ifade etmiştir.

Akkad, Kaliforniya’da (UCLA-University of California at Los Angeles) birincilikle bitirdiği sinema eğitimini, yüksek lisansla (USC-University of Southhern California) kemale erdirir. USC’de tanıştığı yönetmen Sam Peckinpah, sinemadaki akıl hocası olarak onun hayatını değiştirir ve Hollywood ile yakın temaslar kurmasını sağlar. Aslında Peckinpah, Cezayir Devrimi ile ilgili bir film için onu danışman olarak almak istese de bu proje hiç gerçekleşmez. Yine de Akkad, CBS televizyonuna yapımcı olarak girene kadar Peckinpah ona destek olur. Bu kanalda geçirdiği yıllar ona önemli tecrübeler kazandırmıştır. Örneğin kendisine ait yaptığı bir programa Anthony Quinn konuk olmuştur.


“Çağrı” Geliyor

Akkad, ana-babasının duasıyla çıkmıştır Amerika yollarına. Bu duanın temelinde İslam’a hizmet vardır. Babası maddi bir dayanak sunamaz evladına, yüreğinden süzüp verdiği Kur’an dışında. Bir Müslüman olarak Amerika’da geçirdiği süre içinde şahit oldukları kafasında bazı sorular meydana getirir: Yüz binlerce mensubu olan bir din nasıl bu kadar az tanınır? Batı İslam’a nasıl bu kadar yabancı kalabilir? Amerika tecrübesini, geçmişini, bugününü, sinemayı, İslam’ı, Batıyı birlikte değerlendirdiğinde artık bir vazifeyi ifa etmenin mecburiyetini hisseder yüreğinde: İslam’ı hakkıyla anlatmak…

Akkad, kendi ifadesiyle İslam dünyası ile Batı arasında bir köprü kurmak istemiştir. İslam’a karşı bu kadar yabancı ve bir o kadar da önyargılı olan Batı’ya meseleyi temelinden anlatmak ister. Bunun için hem konjonktür hem de kendisi açısından en etkili olan yolu seçer: İslam’ın doğuşunu anlatan bir film… Bu öyle bir film olmalıydı ki hem The Ten Commandments, Ben Hur gibi güçlü bir prodüksiyon olmalıydı hem seyirciyi etkilemeliydi hem de en önemlisi olarak İslam’ı aslına uygun olarak anlatabilmeliydi. Ayrıca bunu köprünün iki ucunda da başarabilmeliydi. Yani hem Batı’da hem de İslam dünyasında… Ancak bu köprünün bir ucunda kabul gören dil İngilizce iken diğer ucunda Arapçadır. Ve Akkad, hiçbir dublajın filmin gerçek etkisini koruyabileceğine inanmaz. O halde bu sorunu çözmenin tek bir yolu vardır o da iki farklı dilde iki film birden çekilmesidir.* Hayatında ilk defa uzun metraj film yapmak isteyen biri bu düşüncelere sahipse o ya ahmaktır ya da dâhi… Emin olabilirsiniz, Akkad bir sinema dâhisidir. Bu söylemi sinema konusunda kendisiyle temas kurmuş birçok kişiden duyabilirsiniz. Ama biz o çok ses getiren filminin üzerine biraz eğilirsek zaten bunu görebiliriz.

Aşması gereken birçok zorluk çıkmıştır önüne. Öncelikle iyi bir senaryoya ihtiyacı vardır. Waterloo (büyük bütçeli ve 2 BAFTA ödülü almış bir yapımdır) filminin senaryo ekibinde de yer almış H.A.L. Craig’in de aralarında bulunduğu bir senaryo ekibi oluşturur. Bir çöl filminde etkileyici sahneler yakalayabilecek güçlü bir görüntü yönetmeni gereksinimini Jack Hildyard’ı (The Bridge on the River Kwai filmiyle 1957’de Oscar kazanmıştır) ekibine katarak karşılar. Unutulmaz müzikler için sinemanın efsanevi müzisyeni Maurice Jarre (çok defa Oscar kazanmış ve yine çok defa Oscar’a aday olmuştur) ile ekibini güçlendirmiştir. Ve tabi ki filmi sürükleyecek, performansıyla hafızalara kazınacak bir başrol oyuncusu tercihini de Anthony Quinn’den yana kullanmıştır.  

Suriyeli bir yönetmenin Amerika’ya gelip ilk uzun metraj filmi için böyle güçlü bir ekip oluşturması kesinlikle dikkate değerdir. Ancak daha öncede bahsedildiği üzere uzun süredir Amerika’da bulunan ve Hollywood ile temas halinde olan Akkad için ekibini oluşturma sorununun, karşısındaki esas zorluklardan olduğu söylenemez. Onun karşısındaki esas zorluklardan biri sinema ile İslam dininde var olan hassasiyetleri uzlaştırmaktır. İslam’ın doğuş öyküsünü anlatan bir film çekmek istiyorsunuz ama Hz. Muhammed’in, ailesinin ve dört halifenin görüntülerine ve seslerine filminizde yer veremiyorsunuz. İşte bu gerçekten bir zorluktur. Aslında bu zorluk, filmde nelerin çekilip nelerin çekilemeyeceği hususunda dini kurallarla ilgili daha genel bir sorunun en büyük parçasıdır. Yani Akkad’ın karşısındaki ilk büyük zorluk bir fetva almaktır. 

Görüldüğü gibi başta yönetmen olmak üzere bu film ekibinin işi oldukça zordur. Hele bir de senaristleri düşünün… Çıkacak fetvaya göre her şeyi şekillendirmeleri gerekmektedir. Akkad, Kahire’deki El-Ezher Üniversitesi ulemasından -Suudiler bu durumdan pek hoşnut olmasalar da- bir fetva alır. Ancak çok az sayıda sahabeyi filminde gösterebilecektir. Tahmin edileceği üzere bunlardan biri de Hz. Hamza’dır. Ve Akkad da tercihini Hz. Hamza’dan yana yapar. İslam’ın otaya çıkışının anlatıldığı bu film, Peygamberi merkeze alarak değil, Hz. Hamza üzerinden anlatılacaktır. Senaryo yazılır ama sayfa sayfa fetva kurulu tarafından incelenir. İsmine dahi müdahale edilir. İlk olarak Mohammad, Messenger of God olarak düşünülürken daha sonra sade bir ifadeyle The Message olarak değiştirilir. Ama nihayet 1974’te Fas’ta ‘motor’ denilebilmiştir.

Filmin manevi koşullarına dair yaşadığı bu zorluğun dışında bir de karşılaştığı maddi zorlukları vardır. Burada Hollywood’u anmaya dahi gerek görmüyorum. Zira böyle bir projeye destek vermesi beklenemezdi ki zaten vermedi. Bu iş Müslümanlar tarafından yapılacaktı. Aslında temel sorun Suudi Arabistan’dır. Suudiler ta başından, El-Ezher fetva verdiğinden beri projeyi reddetmiş, karşı durmuşturlar. Kuveyt, Libya ve Fas filme finansal destek sağlayacakları konusunda garanti verirlerken Suudiler mesafeli yaklaşmıştırlar.  Yaşanan sorunun büyük oranda politik olduğu düşünülebilse de bu konuya girmek yazının amacını aşacaktır. Ama netice itibariyle Suudiler, baskı yaparak önce Kuveyt’e filme finansal desteğini geri çektirmiştirler. Daha sonra ise Fas’ın desteğini engellemiş hatta çekimler başladıktan kısa bir süre sonra ekibin Fas’tan çıkarılmasını sağlamıştırlar. Tüm bu olumsuzluklar karşısında dik duran sadece Libya lideri Kaddafi olmuştur ve film ekibini Libya’ya davet ederek gereken her türlü desteği vermiştir.

Tüm zorlukları aşan Akkad, 1976 yılında filmi bitirip vizyona sokmayı başarır. Maalesef çok az salonda gösterimine izin verilen film, sinema sektöründeki bu adil olmayan koşullarda kendisinden beklenen etkiyi gösteremez. Aksine çok yoğun ve çok ağır eleştirilere maruz kalır. Yani Batı’nın önyargısı devam etmektedir. Çoğu eleştirmen, filmi izlemeden filmin Hıristiyanlık karşıtı, Yahudilik karşıtı unsurlar barındırdığı gibi asılsız iddialarda bulunur. Maalesef İslam dünyasında daha vahim tablolarla karşılaşırız. Örneğin Anthony Quinn’in aslında Hz. Muhammed’i oynadığı gibi filmi izlemeden söylentiler çıkarmak yine karşımıza çıkmaktadır. Ama asıl korkunç olanı 1977 yılında İslamcı olduğunu iddia eden bir grubun Washington’daki iki kişinin ölümüyle sonuçlanan rehine krizidir. Bu grubun taleplerinden biri de Çağrı filminin vizyondan kaldırılmasıdır.  

Peki, tüm bu olumsuzlukları üzerine celb edecek ne vardı bu filmde?

İslam’ı anlatmayı mı becerememişti? Peygamber ya da sahabelere karşı saygısızlık mı yapmıştı? Hıristiyanlık ya da Yahudilik ile ilgili kötüleyici anlatımlara mı başvurmuştu? Ne vardı bu filmde? Sanırım artık filme geçmenin zamanı geldi.


Ve “Çağrı”

Film, insana acizliğini, çaresizliğini hissettiren engin çöl görüntülerinin içinden adeta ab-ı hayat gibi fışkıran üç atlının tüm insanlığın kurtuluşa ermesi için çölü yarıp ilerlemesiyle açılır. Dönemin üç büyük gücüne (Bizans, Sasani, İskenderiye) Peygamber tarafından yazılan Allah’ın çağrısını iletmek için yola çıkmıştır bu üç atlı.

Çağrı, Hz. Muhammed’e peygamberliğin verildiği ilk günden başlayarak vefatına kadar geçen dönemin anlatıldığı bir filmdir. İlk vahiy ile beraber başlayan süreçte Peygamber tebliğ vazifesini yerine getirirken Kureyş’in ileri gelenleri ona karşı durmuşturlar. Zira başta ticari çıkarları (putlara dayalı din ticareti sistemi) olmak üzere toplumsal yaşamlarının (kadın-erkek ilişkileri, kölelerin statüleri vs.) bu yeni dinin getirdiklerinden son derece olumsuz etkileneceğini düşünmektedirler. Diğer taraftan akrabalarından bir kısmı ile çoğunluğu Mekke’nin yoksulları ve köleleri olmak üzere çok az kişi de Peygamberin yanında yer alır. Kureyş’in güçlü karakterlerinin hain planlarına, rüşvetlerine, boykotlarına, işkencelerine, savaşlarına hâsılı tüm kötülüklerine rağmen Hz. Muhammed, bir avuç inananıyla çıktığı zorlu yolculuğuna büyüyerek devam etmiş ve çağrısını her yere ulaştırmayı başarmıştır. Ve bugün minarelerden okunan ezanlar şahittir ki İslam dünyaya yayılmıştır.  

Daha öncede belirtildiği gibi filmde hiçbir şekilde ne Peygamberin ne ailesinin ne de dört halifenin görüntülerine ve seslerine yer verilmez. Anthony Quinn’in canlandırdığı ve Peygamberin amcası olan Hz. Hamza üzerinden İslamiyet’in doğuşu ve yayılışı anlatılır. Ayrıca Zeyd, Bilal, Cafer, Ammar gibi sahabeler de filmde öne çıkarılarak İslam’ın anlatılmasında yararlanılmış karakterlerdir. Filmin sınırlandırılmış bu iyi karakterlerine karşılık İslam’a ve Müslümanlara karşı mücadele eden Ebu Süfyan ve karısı Hind, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Utbe gibi kötüleri hiçbir kesinti olmadan tüm kötülükleriyle perdede görürüz. 

Yönetmeninden arka planına mümkün olduğunca bilgilendirme yaptığımız bu filmle ilgili üç temel nokta dikkat çekici görünmektedir. Bunlar filmin anlatımı, ele aldığı konular ve Hz. Muhammed’in görüntüsü ve sesi ile ilgili sorunun aşılması için ortaya konan çözüm önerisidir. Eğer akıllara geldiyse belirteyim, filmin tarihsel gerçeklerle ilgili uyumuna temas etmenin bu yazının amacına uygun olmadığını düşünüyorum. Zaten daha öncede belirtildiği üzere bu konuda yetkili merci (Ezher alimleri) gerekli değerlendirmeleri yapmıştır. Ama tabi ki tartışmalar bugün dahi devam etmektedir.

Filmin anlatımıyla ilgili olarak da iki hususa değinmek istiyorum. İlk olarak anlatıma bir bütün olarak bakıldığında filmin, İncil’den ya da Tevrat’tan bir kısmı perdeye aktaran Hollywood filmlerinden ciddi bir şekilde ayrıldığı görülmektedir. Şöyle ki bahsi geçen tür filmlerde görkemli sahnelerle özellikle mucizelere vurgu yapılan anlatımların aksine Çağrı’da bir tane bile mucize görmeyiz. Habeşistan Necaşi’si ile Cafer’in konuşmasında da dile getirildiği gibi en büyük mucizenin Kur’an olduğuna vurgu yapılarak filmde ‘mesaj’ her şeyin önüne geçer; filmin isminin bile… İkinci olarak ise başta Hz. Hamza olmak üzere sahabeden çok az kişi üzerinden bir anlatım yolunun izlenmesidir. Bunun yanlış algılara neden olabilme riski söz konusudur. Örneğin İslam’ın doğuşunda ve yayılmasında bütün yükü, yalnızca perdede görebildiğimiz sahabelerin sırtlandığını düşündürebilecek olması gibi. Asla sahabeyi değerine göre kendi içinde sıralamak gibi bir niyetim yok. Zaten haddim de değil. Umarım yanlış anlaşılmıyorumdur. Ancak belki de kaçınılmaz olarak başrole vurgu o kadar yüksek oluyor ki filme, örneğin “Hz. Hamza’nın Hayatı” ismi verilse çok da yadırganmayacaktır herhalde. İşin ilginç yanı Hz. Hamza filmin ancak yarısında görünür. Ama filmin başından itibaren en kritik yerlerde en hayati rolleri üstlenir ve şahadetinden kısa bir süre sonra da (örneğin Hendek Savaşı gösterilmeden) film biter.

Bu kritiklerin ikisinin de belirli durumların kaçınılmaz sonuçları olduğunu düşünüyorum. İlkinde görülen, Hollywood ile büyümüş, Amerika’da eğitim almış bir yönetmenin, adeta Batıya, ‘bir dini anlatırken film nasıl çekilir?’in dersini verişi, Hollywood’la hesaplaşmasıdır. İkincisinde ise karşımıza çıkan, İslami hassasiyetlere uyma kaygısıyla karakter yelpazesini daraltılmasının sonucudur.

Dikkat çekici olduğuna kanaat ettiğim ikinci husus filmde ele alınan konulardır. Filmde dayanışma, kardeşlik, barış, sabır gibi konular İslam ile çok güzel harmanlanıp seyirciye sunulmuştur. Müslümanların Mekke’de İslam’ı ilk defa ilan etme girişimlerinde toplu linçe tabi tutulduklarındaki kenetlenişleri, Medine’de Ensar ve Muhacirin kardeşliği, bıçak kemiğe dayanana kadar Müslümanların savaştan kaçınmaları ya da Uhud hadisesi sonrası Müslümanların gösterdiği sabır bunlara örnek olarak verilebilir. Özellikle maddi olanı geriye atıp insanlığı yücelterek kadın-erkek eşitliği, yoksulun zengin tarafından ezilmesinin yanlışlığı, kölelerin maruz kaldığı muamelelerin kötülüğü gibi toplumsal koşullara vurgu yaparak İslam’ın kelimenin tam anlamıyla bir devrim olduğunu göstermesi yine son derece önemli görünmektedir. 

Ancak tüm bunlar işlenirken öyle bir tablo çizilir ki yaşanan tüm zorlukları Müslümanlar metanetle karşılarlar ve kendi aralarında hiçbir sorun yaşamazlar. Bir tarih incelemesine girmeden şöyle diyebiliriz ki örneğin Ensar ve Muhacir arasında bazen gerginliklerin olduğu fakat Peygamberin bunlara dâhiyane çözümler getirdiği bilinir. Yani onlar da insanlar ve onlar da kendi aralarında bazı sorunları yaşamıştırlar. Fakat Batı’ya bir şeyler anlatma kaygısının sonucu olsa gerek perdede idealize edilmiş, sorunsuz bir Müslüman topluluğu gösterilmiştir. Batı ile ilgili duyulan kaygıya başka bir örnek de Hendek Savaşı’nın bu açıdan okunması olabilir. Filmde yer verilmeyen Hendek Savaşı, bir yönüyle Yahudilerle ilgilidir. Savunmanın başarıyla sağlanmasından sonra Peygamberin siyasi ve askeri bir öngörü ile Medine’deki otoriteyi yeniden tesis etmek için Yahudilere yaklaşımını -hele de filmin çekildiği dönemlerde Filistin sorunu şiddetle devam ederken- perdeye aktarmak, sanırım Batı’nın hiç de hoşuna gitmeyecektir.

“Batıya hoş görünmek adına bazı olumsuzlukların üzeri örtülmüştür.” ya da “Bazı değerlerden tavizler verilmiştir.” demek filme yapılabilecek belki de en büyük haksızlıktır. Burada yapılan eleştiride böyle bir şey anlatılmak istenmemektedir. Filmde yapılmaya çalışılan şey bellidir: İslam’ın özüne dair İslam tarihinden seçkilerle Batıyla bir köprü kurmak. Benim altını çizmek istediğim bu seçici davranma konusunda aşırıya kaçılıp kaçılmadığıdır.

Son olarak, Mustafa Akkad’ı benim nazarımda çok büyük bir yönetmen yapan hususa değinmek istiyorum: Hz. Muhammed’in bulunduğu sahnelerin çekimi… Buraya kadar anlatılanlardan şunu fark etmeliyiz ki Akkad, ne Batıyı ürkütmek istemiştir ne de İslam dünyasını incitmek istemiştir. İkisine de bir şeyler anlatmayı o kadar dert edinmiştir ki iki ayrı dünya için iki ayrı filmi birden çekmek gibi son derece zahmetli bir işe girişmiştir. Ancak bu iki film temel de sadece dil ile birbirinden ayrılır. Başka bir durum söz konusu değildir. Örneğin Batı için peygamberlerin ya da önemli dini karakterlerin görselleriyle ilgili herhangi bir kısıtlama yoktur. İkonografilerden resimlere, heykellerden günümüz sinemasına birçok sanat dalında bunun örneklerini görebiliriz. Fakat aynı durum İslam için mevzu bahis dahi olamaz. Hal böyle olunca her ne kadar esas mesele Batı ile köprü kurmak olsa da İslami değerlerden taviz verilmesi düşünülemez. 

Akkad da böyle yaptı ve Hz. Muhammed ile ilgili sahnelerin üzerine özenle düşündü. Kanımca özgün bir yönetmen tam da böyle durumlarda bulduğu özgün çözümlerle kendisini gösterir. Örneğin sinemada Hıristiyanlık anlatımları, resim sanatında olduğu gibi kutsal kişileri doğaüstü bir ışık ile tasvir ederler. Bunu örnek almak belki söz konusu duruma kaba bir çözüm olabilir. Ama Akkad, görüntüye POV (Point of View) tekniğiyle sese de sadece Hz. Muhammed’in bulunduğu sahnelere özgü bir müzikle çözüm bulmuştur. POV, kameranın kahramanın bakış açısına geçtiği bir tekniktir. Yani biz Hz. Muhammed’in kendisini değil, kendisinin gözünden dünyayı görürüz. Ayrıca Hz. Muhammed’in bulunacağı ve bulunduğu sahnelerde Maurice Jarre’ın insanı derinden etkileyen müziğiyle seyircide, Peygamberin teşrif edeceği ya da Peygamberin sahnede bulunduğu bilinci oluşturulur. Diyaloglar da ise karakterler kameraya karşı konuşurlar. Seyirci, karakterin konuşmasından Hz. Muhammed’in konuşmalarını ve cevaplarını anlar. Yani tahmin edileceği üzere burada oyunculuk çok önemli olmaktadır. Maalesef bu noktada tüm oyuncuların Anthony Quinn kadar başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Özellikle Bedr Savaşı öncesinde Peygamberle savaşın gerekliliği hakkında yaptığı konuşma, çocukluğumdan beri beni derinden etkilemiştir ve bu sahneyi her seferinde hayranlıkla izlerim.    

Akkad’ın kullandığı yöntem ve teknik sadece Hz. Muhammed’in gösterilmesi sorunu çözülmekle kalamaz bunun da ötesinde olayları Peygamberin gözlerinden görmemizi sağlayarak bir nebze de olsun onu anlama imkânı sunar. Yine bu tekniğin etkisiyle bir ölçüde gerçekçilik sağlanır (kişilerle yüz yüze gelinir, putların yıkılışına şahit olunur vs.) ve filmin genel anlatısına uygun olarak mucizelere değil gerçek dünyaya odaklanılır.


Sonuç Olarak

Akkad’ın, yapımcılığını üstlendiği Halloween serisi dışında kendisinin yönetmenlik koltuğuna oturduğu ya da oturmayı düşündüğü bütün filmler bir şekilde İslam’la ilgiliydi. Ölümünden önce kafasında iki büyük proje bulunmaktaydı. Bunlardan biri İstanbul’un fethiydi ama Türkiye’de bu projeyi sahiplenenler, maddi destekleri ve beklentileriyle (düşük bütçeli bir TV filmi) onu hayal kırıklığına uğrattılar. Diğeri ise başrolünde Sean Connery’i görmek istediği Selahaddin Eyyubi ile ilgili bir filmdi. 2005 yılında bu filmi çekmeye karar verdiği Ürdün’de El-Kaide’nin üstlendiği bombalı bir saldırıda kızıyla birlikte yaşamını yitirdi. Bir iddiaya göre Akkad’ın bombanın patladığı otelde bulunması tesadüf değildi. Bir iddiaya göre de El-Kaide bu durumdan müteessir olup ailesinden özür diledi. 

Akkad, derdi İslam’ı sinema ile anlatmak olan bir insandı ve kendine özgü sinema stiliyle çektiği Çağrı filmiyle Batı ile İslam arasında farklı bir alanda, beyazperdede, sinema sanatı vasıtasıyla ilk köprüyü kurma şerefine nail oldu. Film hakkında gerek Batıda gerek İslam dünyasında yapılan olumsuz eleştiriler hiçbir geçerlilik kazanamadı ve yok olup gitti. Film, Batıda yüzlerce insanın kalbinin İslam’a ısınmasına, İslam’ın özündeki güzelliklerle tanışmasına vesile oldu. İslam dünyasında ise seyircinin tüm kalbiyle sahiplendiği, sinemacının rehber edinip ilham aldığı bir film oldu. Akkad’ın filmi çekerken İslami değerlere gösterdiği hassasiyet ise bırakın aşılmayı henüz yakalanamadı bile.


Akkad, gerçekten de iki film birden çekmiştir. Bu filmler aynı sette, aynı zamanda ama farklı oyuncularla farklı dillerde çekilmiştir. Örneğin bir set kurulup Amerikalı oyuncularla bir sahne çekildikten sonra onlar dinlenirken Arap oyuncular sete gelmiş ve aynı sahne tekrar çekilmiştir. Filmin İngilizce versiyonu The Message ismiyle, Arapça versiyonu ise El-Risale ismiyle vizyona girmiştir. Bu yazıda sadece The Message ismiyle vizyona giren film ele alınmıştır.


Yazar: Ümit Tatar
 

0 yorum :

Yorum Gönder