Sayfalar

16 Haziran 2017

Sinema Yazarı Kerem Akça ile Röportaj

Bir sinema yazarı, memleketimizde kolay kolay yetişmiyor. Hele ki alanında uzman ve işine aşık bir yazarı mumla arıyoruz şu dönemde. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan bu sinemaya gönül vermiş kişilerden biri de uzun yılladır yazan, çizen, sinemaya damardan bağlı olan Kerem Akça. Sinema yazarlığı hakkında tecrübelerini ve vizyonunu çok merak ettiğim Kerem Akça ile sinemaya dair bilgi dolu bir söyleşi yaptık. Ben bu röportajı yaparken çok keyif aldım. Umarım sizde okurken aynı şekilde keyif alırsınız.


Röportaj: Umut Uçan


Kerem Abi, öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Sizi yakından takip eden bir sinemasever olarak, öncelikle kendinizi tanıtmanızı istesem… Sinema ile tanışmanız nasıl oldu, neden sinema yazarlığı mesleğini tercih ettiniz? Neden sinema?

Sinemada ilk gittiğim film 1988 yılında He-Man: Dünyanın Hakimi idi. 1990’larda da vizyon filmlerini kaçırmamaya çalışarak ilgimi arttırdım. 1998’de Superonline’ın sinema sitesinde ilk kez ‘blog’ açılmıştı. Filmlerle ilgili detaylı analizler yazarak kendimi geliştirme olanağı buldum. Bir yazım haftanın yazısı seçildikten sonra siteye dosyalar göndermeye de başlamıştım. 2000’de ilk kez İstanbul Film Festivali’ne gittim. O zaman günde 4 seans vardı, onları kaçırmamaya çalıştım. Lisenin son iki senesinde, yönetim kurulunda Martin Scorsese ve Chris Columbus’un da bulunduğu ünlü Tisch School of Arts bölümüyle bilinen New York Üniversitesi’nin yaz okullarına katıldım, orada iki kişisel kısa metraj film çektim, grup projelerine de destek verdim. Yönetmenlik bana göre bir iş değil gibiydi. 2002’de Sinema Dergisi’ne başvurdum ve o zamanki Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Açar’ın yazımı beğenmesiyle yazar kadrosuna girdim. İlk basılı yazım (Aç Gözünü-Vanilla Sky karşılaştırması) orada 2002 Mart’ında yayınlandı. Orada makaleler yazmaya başladım, 2005’te DVD bölümünün editörü oldum, devamı geldi. 2005’te ilk uluslararası film festivalim olan Sundance Film Festivali’ne katıldım ve 12 senedir de yabancı festivalleri takip ediyorum. 2008’de Habertürk’ün sinema yazarı oldum. Çeşitli mecralarda yazılar yazmayı ve ulusal film festivallerinin uluslararası programlarına katkıda bulunmayı sürdürüyorum. Sonbaharda bir de sinema kitabım çıkacak. 

Youtube kanalınızı izliyorum ve bence büyük bir açığı kapattı. Farklı farklı sinema içerikli Youtube kanalları mevcut ama konsept olarak ben aradığımı bulamıyorum. Kimisi anlattığı filmin (çoğunlukla süper kahraman filmleri) karakterine bürünmüş, onun elbiselerini giyip filmi tanıtıyor veya filmde geçen mekanları yeşil perde ile arkasına yansıtmış. Başka bir kanalda sokaklarda gezerek anlatan da gördüm. Sizin kanalınıza bakınca daha minimal ve filmi hiç başka yola sapmadan anlatmaya yönelik. Üstelik bir filmi anlatırken tarihsel olarak da yolculuğa çıkıyoruz. Çünkü başka filmlerden de örnekler veriyorsunuz. Youtube artık bir zorunluluk mu sizce? Sinema ile uğraşanlar, yazıp çizenler seslerini daha fazla kişiye ulaştırmak için kanal açmalı mı? Birde kıstas sizce ne olmalı? Yoksa ipini koparan, filmler hakkında yeterli bilgiye vakıf olmayan birçok kimsede Youtube kanalı açıp bu sonsuz diyarda at koşturmalı mı?

Açıkçası YouTube’da bir boşluk olduğunu görerek böyle bir projeye girdim. Benden sonra da başka sinema yazarlarının açtığım yolu takip ettiğini gördüm. YouTube, her türlü arka plandan ve bakış açısına sahip kişinin kendini ifade edebildiği bir platform. Bu sebeple de seni rahatsız edenlere bir şey söyleyemem. Aslında başlarken de farkındaydım, ama şimdi de daha iyi görebiliyorum ki benim sinema yazarı kimliğim böyle bir platforma çok yakışıyor. Zira YouTube görsellikle derdinizi anlatabileceğiniz bir platform ve film karşılaştırmaları da daha doyurucu, açıklayıcı ve anlamlı hale geliyor.  

Uzun süredir sinema yazarlığı yapmaktasınız. Size sorulabilecek en önemli konu olduğunu düşündüğüm Türkiye’de sinema yazarlığı hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyim? Sinema üzerine kalem oynatan kişiler için tavsiyeleriniz nelerdir? Gelişimleri için neler yapabilirler, sinema yazarlığını memleketimizde meslek olarak görebilir miyiz ve maddi olarak kazanç sağlayabilir mi bu işi yapan kimse?

Türkiye’de sinema yazarlığının çok fazla gelir getirmediği bir gerçek. Bu sebeple de kimseye sinema yazarlığı yapmasını öneremem. Başka yan mesleklerle ve uğraşlarla da bunun üzerini doldurmak gerekiyor istenilen gelire ulaşmak için. Sinema üzerine kalem oynatan kişiler, öncelikle bir yazı dili belirlemeliler kendilerine, ardından bunu üzerinden bir kimlik oluşturmalılar. Elbette sinemanın tarihsel ve güncel gelişmelerini bir arada takip etmeliler. Bunun için de günde 2 filmden az izlememeliler. Ama kendini doğru anlatabilmek için yazı dilini de çözmek gerekiyor. Hatta bu konuda deneyimli bir kişinin nasihatleri de dikkate alınırsa çok iyi olur.


Benim kişisel olarak merak ettiğim bir soruyu sormak istiyorum size. Bu zamana kadar izlemiş olduğunuz film sayısı sizce kaçtır? 8.000 küsur orijinal DVD’ye sahip olduğunuzu biliyorum. Günde işiniz gereği kaç film izlersiniz ya da sinemaya gitme sıklığınız nedir? Hiç sinema salonunu terk ettiğiniz oldu mu ya da bir filmi yarıda bıraktınız mı?

2000’den beri İstanbul Film Festivali’ne, 2005’ten beri yurtdışı festivallere katılıyorum. Festivallerde günlük film ortalaması 5-6-7’ye çıkabiliyor. 2005’ten bu yana senede 1.000 filmin altına düşmüyorum. Öncesi için net bir şey söyleyemem. 90’larda ilk gittiğim filmlerle ilgili tuttuğum defterler, verdiğim yıldızlar var. Elime kâğıt kalem alıp hesaplamadım, ama total rakam 20.000’i bulmuştur diye tahmin ediyorum. Özellikle Toronto, Rotterdam, Karlovy Vary ve Cannes’a gittiğim zamanlar ve İstanbul Film Festivali ile !f İstanbul döneminde ortalamam yükseliyor. İstanbul Film Festivali’nde ortalama olarak 95-100 (hatta 30. yılda beni festivalin rekortmeni olarak açıklamışlardı), !f’te ortalama olarak 40-45, Rotterdam’da ortalama olarak 35-40, Toronto’da ortalama olarak 60-65, Cannes’da ortalama olarak 50 film izliyorum. Diğer ufak tefek festivalleri, vizyonu (bütün filmleri kaçırmamak için uğraşıyorum) ve evdeki DVD’den izlediğim klasikleri dahil edince 1.000’i buluyor. 8.000 DVD’den izlemediklerim de vardır, hepsini elime geçtiği anda izlersem sinefil heyecanında azalma olur. Şu ana kadar sinema salonunu terk etmedim. Ama isim vermeyeyim, Çalgı Çengi’nin yönetmeni ‘basın gösteriminin yarısında çıkıp filmime yazısında ‘çöp komedi’ dedi’ diye arkamdan konuşuyormuş. Bu da mesleğin tuhaf geri dönüşleri…

Yazı yazarken uyguladığınız teknikler, metotlar var mı? Sizin sevdiğiniz sinema eleştirmenleri kimler?

Çeşitli analiz metotları var. Ben ‘tarihsel eleştirisi’, ‘türsel eleştirisi’ ve ‘auteur eleştirisi’ni teknik bir analizi göz önünde bulundurarak uygulamayı seviyorum. Birçok analiz metoduna giren olsa da filmin tarihsel yerini ve teknik yapısını inceleyen çok az kişi var. Bu sebeple de fark yaratabiliyorum. Gençliğimde Mehmet Açar’ı, Tuna Erdem’i ve Kutlukhan Kutlu’yu severdim. Onları örnek aldım. 

Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde okuyan gençlerin aldığı eğitimi yeterli buluyor musunuz? Bu bölümlerden sizce kalifiye eleman çıkıyor mu? İstediği alanda eğitim almak isteyen kişi, açığını kursa giderek de kapatabilir mi? Örnek vermek gerekirse yazarlık kursu açmıştınız, nasıldı bu deneyim sizin için? Gerekli ilgiyi gördü mü? Eğitimlerinizde neleri temel aldınız?

Sinema yazarlığının eğitimi yok. Kendi içinde olup gelişen, kendi kendini geliştirerek uzuvlara yayılan bir meslek. Radyo, Televizyon ve Sinema eğitimi ülkemizdeki üniversitelerde pratikten ibaret hale gelmeye başladı. Bu sebeple de işin teorik yönünü öne çıkarmak değerli. Elbette ‘film analizi’, ‘film grameri’ dersleri çok önemli. Ben de sinema yazarlığı dersini; tarihsel eleştiri, türsel eleştiri, teknik eleştiri ve auteur eleştirisine ağırlık vererek anlatıyorum. Katkısı oluyorsa ne mutlu. Ama elbette sinema yazarlığından geçinmenin zor olduğunu söyleyerek de öğütlerde bulunuyorum.

Anime izliyor musunuz? Sizce popülerliği önümüzdeki senelerde artacak mıdır? Birde bizim neden hala eli yüzü düzgün animasyonlarımız yok. Evet “Kötü Kedi Şerafettin”, “Evliya Çelebi: Ölümsüzlük Suyu” gibi yapımlar aradan sıyrılıyor ama 4-5 yılda bir tane düzgün işler çıkartarak ülke sineması adına yol kat edebileceğimizi düşünmüyorum. Sizce sorun nedir?

Anime severim. 1970’lerden bu yana üretilen önemli animelerin tamamına yakınını izledim. Ama bu alanda dizilere giremedim. O da şimdilik önemli bir eksiliğim, umarım giderebilirim. Ülkemizde animasyon bilinci yavaş yavaş oluşmaya başladı. Özellikle Kötü Kedi Şerafettin gibi alt kültürü ilgilendiren kült olabilecek kaliteli bir animasyonun üremesi çok değerli. Evliya Çelebi de belki Oyuncak Hikayesi yerine konabilecek kilit bir noktada sinemamızda. Siyah Martı’nın ‘live-action animasyon’ üretimi konusunda uğraşınca fena modeller yapmadığı görülebiliyor (İksir, Pırdino Sürpriz Yumurta gibi). Ama bu alanda çok yeni olduğumuzdan kolaylıkla TV seviyesine kayabiliyoruz. TV’de üretilen dizileri sinemaya uyarlamak neyse ki çok fazla maddi geri dönüş sağlamıyor.


Cannes başta olmak üzere birçok ödül törenine gittiniz, memleket festivalleri ile kıyaslarsak farklar neler? Yabancı festivaller ayarında festivalimiz ya da festivallerimiz var mı sizce? Bu festivallerde ünlü simalarla karşılaştınız ve röportaj yapma fırsatınız oldu. Sizin için en keyiflisi ve unutulması en zor olanı hangisiydi? Ekranda gördüğümüz bu starlar arasından en ilginci, cana yakını, antipatik olanı var mıydı? Bir de Oscar ödül töreninde bulundunuz mu merak ediyorum.

Oscar ödül töreninde bulunmadım. Toronto, Cannes, Berlin, Venedik, Rotterdam, Karlovy Vary, Locarno, Sundance, Fantasporto’da bulundum. Sofya, Torino ve Berlin’de FIPRESCI jüriliği yaptım. Açıkçası geçtiğimiz iki senede Malatya Film Festivali’nin ekibinde yer aldım, uluslararası programı üstlendim. Bu sene de Adana Film Festivali’nde aynı görevi yapmaya başladım. Festivallerimizin uluslararası arenadaki önemli festivalleri görmüş kişilerle çalışması bir vizyon getirecektir. Antalya Film Festivali de öyle bir eğilime sahip. Yerelleşmek festivalleri geriye götürür. Ülkemizde her ödül törenini ve etkinliği Oscar’a benzetmek yanlış sonuçlar doğuruyor. Biz ne Cannes’ı, ne Oscar’ı yaşatabiliriz. Festivallerin yapıldığı yörelere uygun ve dört dörtlük bir etkinlik düzenlemek esas mesele olmalı. Çıtayı gerektiği kadar yükselterek böyle hareket etmeliyiz. 

Ünlülerle yaptığım röportajlara gelince hiçbirinin ülkemizdeki star egosunu barındırmadığına tanıklık etmek çok değerli benim için. Genelde fazlasıyla alçak gönüllüler. Yaşı fark etmeksizin Al Pacino da, Jessica Chastain de, Ben Affleck de, Naomi Watts da star egosu taşımayan cana yakın oyuncular. Antipatiklikte Spike Lee’yi ön sıraya koyarım.  

Okurlarımıza tavsiye edebileceğiniz eski tarihli ya da yeni çıkan vizyon filmleri olabilir önerebileceğiniz filmler var mı? Sizin radarınıza takılan son zamanlarda izlediğiniz ve şok etkisi yaratan film ya da filmler oldu mu?

Sinema tarihinden gidersek Otomatik Portakal’ı, Tatlı Hayat’ı, Hayatını Yaşamak’ı, Dr. Caligari’nin Muayanehanesi’ni, Blowup’ı, Double Suicide’ı, Mulholland Çıkmazı’nı, Vertigo’yu, Zardoz’u, Göldeki Kadın’ı, Tommy’yi, Katil Doğanlar’ı, Altın Çağı’nı bir çırpıda söyleyebilirim. Güncellerden gidersek (vizyona giren filmleri genelde çok önceden festivallerde izlediğim için alternatif bir liste olacak): Rotterdam’da izlediğim Porto, Berlin’de ödül verdiğimiz Pendular, !f İstanbul’da izlediğim Anti-Porno, İstanbul Film Festivali’nde izlediğim Yaralı Kalpler, Sundance’de gösterilen The Discovery ve vizyondan Yaşam Kürü (The Cure for Wellness) son aylarda en çok beğendiğim filmler oldular. 

Cannes ödül töreninde verilen ödüller sizi tatmin etti mi? Beklentileriniz bu yönde miydi? Yoksa ödülleri başka adayların almasını mı bekliyordunuz?

Ödüller genel anlamda şaşırtmadı. Zira Cannes’da favori görülen film artık hayal kırıklığı yaşayabiliyor. Sadece belki Ramsay ve Lanthimos’un senaryo ödülüyle geçiştirilmesi tuhaftı. Fatih Akın’ın boş geçmemesi ise keyifli bir durumdu.

Son olarak röportaj yaptığım kimselere üçer soru soruyorum, farklı farklı alanlardan. Bunları da cevaplarsanız çok sevinirim. Bir film karakteri olsanız hangi film karakteri olurdunuz? 

Joel Barish (Eternal Sunshine of the Spotless Mind)

Hangi kitabı yazmak isterdiniz?

Yüzyıllık Yalnızlık.

Hangi yüzyılda yaşamak isterdiniz?

19. Yüzyıl (çok geriye gitmeye gerek yok)

Kerem Abi, tekrardan röportaj için teşekkür ediyorum. Yaptığınız ve yapacağınız işlerde size başarılar diliyorum. Youtube kanalınız “Film Ölçer Kerem Akça”nın yolu açık ve takipçisi bol olsun.

0 yorum :

Yorum Gönderme