Sayfalar

20 Haziran 2017

Aşık (2016)

Ozanlık, aşıklık nasıl bir meziyettir ki dünyada yaşayan bir canlı iken boyutlar arasında gezinir, kuşlarla, çiçeklerle konuşup dertleşir, toplumun tüm yaralarını, dertlerini, zevklerini, aşklarını dile dökülemez bir dille anlatır bu meziyete sahip kişi! İnsanoğludur… Ademoğludur… Nereden geldiğini bilir, kibri yoktur, sadece kendi türündekilere değil, kendi aleminde yaşayan bilcümle canlıya eşit mesafede yaklaşır, hepsinden bir şeyler alır ve aldıklarını da dünyaya sunar. Bana göre ozanın, aşığın dünyasına dahil olup onu özümseyebilmek bile bir insan için önemli bir aşamayken, bir de bu meziyetin kendisine sahip kişinin dünyasını düşünün!

Sen bir ceylan olsan ben de bir avcı
Avlasam çöllerde saz ile seni
Bulunmaz dermanı yoktur ilacı
Vursam yaralasam söz ile seni

İşte yukarıdaki dizelerin sahibi Aşık Veysel de böyle bir ozandı. Görme yetisini kaybettiği günden sonra gönül gözünü açarak baktığı dünyada, hissederek, dokunarak, tadarak sürdürdü yaşamını ve bugün de okumaya, dinlemeye doyamadığımız eserleri o gözle sundu bizlere. Toprağı bol olsun! Yazımızda değerlendireceğimiz “Aşık” da ozanın bu özelliklerini referans alarak bizlere sunulan bir eser oldu.

Senarist ve yönetmen Bilal Babaoğlu ilk uzun metrajlı filmi “Aşık” ile sinema dünyasına giriş yaptı. Yıllar boyu bilinen pek çok dizide senaristlik yaptıktan sonra, bu sektörde çalışan çoğu kişinin asıl derdi olan “kendi filmini yapma” derdinin peşine o da düştü ve yaklaşık 3 yıl süren çalışmanın ardından filmini huzurlarımıza sundu. Aslında Aşık Veysel’in yolculuğu ile Bilal Babaoğlu’nun yolculuğu birbirine oldukça benziyor. Veysel Usta gibi Bilal Babaoğlu da kendi sinemasını arayan bir aşık ve kendi dilini, kendi sinemasını yaratmaya çalışan bir ozan aslında. Bu nedenle “Aşık”, Aşık Veysel’le birlikte onun da serüveni.


Aşığın Gözü Kördür

Başlıkta geçen bu söz, aynı zamanda filmin afişinde de yer alan cümle. Aslında her şeyi özetleyen, çok güzel ve etkileyici bir ifade. 7 yaşındayken çiçek hastalığı yüzünden görme yetisini kaybetmiş Aşık Veysel’in şahsında, tüm ozan ve aşıkların ne olduklarını, kim olduklarını da özetliyor. Bu anlamda “Aşığın gözü kördür” aslında filmde anlatılanları 3 kelimede özetleyen bir cümle.

Veysel Usta’nın yetişkinlik döneminden başlayarak “Aşık Veysel” olma sürecine odaklanan film, 2016’nın son günlerinde vizyona girdi. Yüksek gişe yapan yerli ve yabancı popüler yapımların arasında maalesef kendine yeterince yer bulamadı. Zaten herkesin malumu olduğu üzere “Sanat Filmleri” Türkiye’de de dünyada da hiçbir zaman çok yüksek gişe rakamlarına ulaşan filmler olmamıştır. Ancak geleceğe kalan ve o ülkenin sinema kültürüne yön veren filmler de çoğunlukla zaman geçtikçe kıymeti anlaşılan bu filmler arasından çıkmıştır. Peki Bilal Babaoğlu’nun filmi ileride böyle bir noktada olabilecek mi? Şu anda bunu kestiremeyiz belki ama en azından tartışabiliriz.

Leyla’yı Değil Mevla’yı Ara Veysel

7 yaşındayken geçirdiği hastalık nedeniyle görme yetisini kaybeden Veysel, neşesini hiçbir zaman yitirmiyor ve yaşamla, doğayla olan bağını asla koparmıyor. Köyün en güzel kızı Esme’yle evlenme şansı bulsa da kız Veysel’i istemiyor. Esme istemese de bu evlilik gerçekleşiyor ve bir çocuk sahibi oluyorlar. Daha kundakta bebekken toprağa verdikleri bu çocuğun ardından Esme Veysel’den daha da uzaklaşıyor ve öykü bu doğrultuda devam ediyor. Aşık Veysel'in ilk eşi Esme ile arasında yaşanan çatışma film için oldukça önemli bir ayrıntı. Ancak, bence filmin asıl kırılma noktası, Veysel’in Esme’yle olan ilişkisinin gittiği yer değil, Aşık Veysel’e Dede’nin söylediği ve filmin serüvenini özetleyen cümle: “Leyla’yı değil Mevla’yı ara Veysel!” Veysel bu söze başlangıçta itiraz ediyor, anlamlandıramıyor. “Mevla’yı neden arayayım? Mevla zaten hep benim içimde” diyor ama aslında Dede’nin gösterdiği yol onu “Aşık Veysel” olmaya götüren yol. Veysel’in yolculuğu da böyle başlıyor.


Sinemasal Anlatımın Can Damarı Sinematografi

Çok hoş, çok sıcak ve Büyük Usta’nın yaşamına dahil olmamızı sağlayabilecek türde bir öykü var aslında elimizde. Büyük çoğunluğu Veysel’in “Aşık” olma yolculuğunda geçen ve bu süreçte gördüklerini cümle cümle, küçük olaylarla bize aktaran samimi bir Anadolu filmi! Yaklaşık 90 dakikalık sürede –yeterince tatmin edici olmasa da– Veysel Şatıroğlu’nun toy bir delikanlılıktan büyük bir ozan olmaya geçişine tanıklık ediyoruz.

Ancak gerek olanakların sınırlılığından gerekse öykünün daha fazla ön planda tutulmasından ötürü sinematografi açısından sıkıntıların yaşandığını da söylemek gerekiyor. Baştan sona kırsalda, Aşık Veysel’in köyü ve çevresinde geçen film, ses aktarımı ve görselliğiyle, içinde gezindiğimiz atmosferi bize yeterince hissettiremiyor. Aşık Veysel’i canlandıran Türk Halk Müziği Sanatçısı Emirhan Kartal kendince biraz şaşkın, biraz mahcup, biraz da dertli bir Veysel portresi çizmiş. Filmin, Usta’nın âşık olma yolculuğu üzerine kurulu olduğunu düşündüğümüzde bu şaşkınlık ve mahcupluk da bence olması gerektiği düzeyde. Yıllardır türkülerle iç içe yaşayan, Aşık Veysel’i de çok iyi tanıyan, onun türküleri üzerine üniversitede araştırma yapmış Emirhan Kartal, bence bu rol için doğru bir seçim olmuş. Oyunculukla ilgili çok fazla tecrübesi olmamasının sıkıntıları belki hissediliyor ama oyunculuğun da bir yerde karakter tahlili ve sunumu olduğunu unutmamak gerekiyor. Emirhan Kartal bu analizi iyi düzeyde yapabilecek birisi. Ayrıca fiziksel olarak da uygun bir seçim. Aşık Veysel’in ilk eşi Esme’yi canlandıran Meltem Miraloğlu da çok zorlayıcı denilemeyecek rolünün altından kalkmayı başarmış. Oyuncular ve oyunculuklar, kostümler, mekanlar bizi filme çekiyor ama az önce de belirttiğim sinematografi keşke daha ön planda olsaymış. Görüntüsüyle, sesiyle, çekim planlarıyla bütünlük taşıyan bir atmosfer yaratılabilseymiş, ortaya da çok daha başarılı bir iş çıkabilirmiş.

Bir diğer konu ise filmin süresi. Benim kanaatimi soracak olursanız, Aşık Veysel gibi bir ustanın “Aşık” olma sürecini anlamak için 90 dakikanın yeterli bir süre olmadığını size söylerim. Belki film de baştan sona bu süreci anlatmaya odaklanmıyor ancak böyle bir derdi olduğunu anlıyorsunuz. Tüm bağımsız filmler gibi yapımcı tarafından süreyle ve başka noktalarla baskılanma sıkıntısının çok fazla yaşanmayacağı bir filmden söz ediyoruz. Bu nedenle belki daha da uzatılabilir, izleyici, Aşık Veysel’in dünyasına daha fazla dahil edilebilirdi. Tadını hissetmeye başlamışken önünüzden “pat” diye kaldırılan bir yemek gibi film de beklemediğiniz bir anda bitiyor. Bilemiyorum. Belki ikincisi de düşünülüyordur. Ancak eğer ki bu filmin ikincisini izlemeyeceksek bu kadar Aşık Veysel’in bize yetmediğini söylemeliyim. Müzikler için sanırım çok fazla bir şey söylemeye gerek yok. Bir Aşık Veysel filmi bu! Elbette ki Usta’nın türküleri de filmde yer buluyor. Ayrıca sadece Usta’nın değil, Sivas ve çevresi yörelerdeki geleneksel türküler de filmin bazı bölümlerinde Aşık Veysel tarafından söyleniyor. Emirhan Kartal iyi de bir halk müziği icracısı. Türküleri söylerken, bir filmde rol yapıyormuş gibi değil de sahnede ya da bir dost meclisinde söylüyormuş gibi veriyor kendini. Bu da Aşık Veysel’in türkü söylediği sahnelerin gücünü artırıyor.

Bütün olarak baktığımızda biraz belgesel, biraz da sinema filmi izliyoruz ve sanırım bu da bilinçli bir tercih. Baştan sona Sivas ilinin kırsalında çekilen, güzel bir atmosfer içinde, çiçeklerle, türkülerle, kırsalda sürdürülen durağan yaşam biçimiyle bütünlüklü bir film var ortada. İlk uzun metraj filmine imzasını atan ve aynı zamanda filmin senaryosunu da kaleme alan Bilal Babaoğlu, beklediği sonuçları alsın ya da almasın “yönetmen” etiketiyle bence güzel bir başlangıç yaptı. Sanat filmlerinde çokça gördüğümüz toplumsal boyutu olan bireysel hikayeler, yalnızlaşan şehirli insanlar, politik göndermelerin ötesinde farklı bir sunumla çıktı karşımıza. Her ne kadar anlattığı karakter, bütün ülkede sevilen sayılan büyük bir ozan olsa da ben, genel öykülerin dışına çıktığı için risk aldığını ve bu yüzden de takdiri hak ettiğini düşünüyorum. Umarım bundan sonra da yolu açık olur ve senarist olarak yıllar boyunca elde ettiği birikimleri de daha fazla yansıtacağı filmler izletir bizlere. Gerçek anlamda ve samimi dertleri olan insanların sinemada daha fazla yer bulmaları da sinemamız için artı bir değerdir.

Her kim olursa bu sırra mazhar 
Dünyaya bırakır ölmez bir eser 
Gün gelir Veysel’i bağrına basar 
Benim sadık yârim kara topraktır.



0 yorum :

Yorum Gönder