Sayfalar

21 Mayıs 2017

The Cut / Kesik (2014)

1915 yılı… O zamanlar, şu anda Güneydoğu Anadolu Bölgesi sınırları içinde bulunan Mardin, bölgenin incisi konumunda, değişik pek çok kültüre ev sahipliği yapıyor. Demirciler, seyyar satıcılar, el sanatlarıyla uğraşan ustalar, Müslümanlar, Hristiyanlar, Museviler, Kürtler, Türkler, Araplar, Ermeniler ve başkaca etnik, dini, mezhepsel unsurlar bir arada, huzur içinde yaşıyorlar. Demirci Ustası Nazaret Manukyan, sıradan bir günün ardından akşam saatlerine doğru Hristiyan okuluna kızlarını almaya gidiyor. Ermeni öğretmene kızlarının derslerini soruyor, ardından kızlarıyla beraber güle oynaya eve geliyor. Evin avlusunda çamaşırları seren karısına sarılıyor, öpüyor, gülüşüp oynaşıyorlar bir süre ve hayatlarından bir günü daha öncekine benzer bir şekilde geride bırakıyorlar.

Ne kadar sıradan ve güzel bir aile tablosu değil mi? Keşke her şey böyle sıradan ve güzel kalabilseydi! Keşke geçmişimizde yaşanan acı sayfaların hiçbirisi yaşanmamış olsaydı! Keşke yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan ve bizler kadar bu topraklara ait olan insanlar, dedelerinin dedelerinin ekip suladığı toprakları terk edip dünyanın hiç bilmedikleri yerlerine gidip bilmedikleri kültürlere mensup insanların yanında “mülteci” statüsüyle yaşamak zorunda kalmasalardı! Keşke! Keşke…

Her şeyden önce, vicdan sahibi hiçbir insan siyaset arenasında yaşanan hiçbir şeyden haberi olmayan, Nazaret Manukyan gibi insanların doğup büyüdükleri toprakları terk etmek zorunda kalmalarının yarattığı acıyı görmezden gelemez! Bu noktada hiçbir problem yok! Ancak filme gelirsek… Orada maalesef problem çok!


Film Ne Anlatmaya Çalışmış Onu Dahi Anlayamadım

Daha önceki filmleriyle elde ettiği başarılar sayesinde hepimizin göğsünü kabartan Almanya vatandaşı yönetmenimiz Fatih Akın’ın en büyük prodüksiyonlu filmiydi “The Cut (Kesik)”. 2014’ün son günlerinde gösterime girdiğinde, uzun süredir merakla beklediğim bu filmi, daha vizyondaki ikinci gününde izlemeye gittim. 138 dakika boyunca ara vermeden yapılan film gösterimi süresince oldukça sıkıldığımı net bir şekilde hatırlıyorum. Film çok çekici bir film değil öncelikle. Ermeni Tehciri’nin başlamasından önce eli silah tutan tüm Osmanlı vatandaşları, Müslüman, Hristiyan, Musevi ayırt edilmeksizin askere alınıyorlar. (Öncesinde tarih kitaplarında okuduğumuz gibi Gayrimüslim olanlar, askere gitmek yerine Öşür Vergisi veriyorlardı.) Nazaret Manukyan da bir gece ansızın kapısına dayanan Türk askerleri tarafından apar topar askere götürülüyor. Hatta bundan önce, askerleri ikna etmek için, sakladığı çok değerli bir elması onlara sunarak, “Lütfen benim yerime bunu alın” diyor. Askerler de önce elması alıyor, ardından da Nazaret’i kolundan tutup zorla götürüyorlar. “Türkler hırsızdır” (!) ilk cümlemiz bu! Peki Fatih Abi...

Ancak bundan önce belirtmem gereken bir yer var ki, orayı nasıl yorumlamam gerektiğini bile bilmiyorum. Daha film başlamadan akan yazılarda 2 tane çok ilginç cümle geçiyor. Filmin açılış sahnesinde dünya haritası üzerinde yavaş yavaş yaklaşılarak Mardin’e doğru iniliyor. Bu esnada geçen yazılarda şöyle deniliyor: “Bir varmış bir yokmuş… (Ezop’tan masallar mı dinleyeceğiz birazdan? Ermeni Tehciri filmi değil miydi bu?) 19. yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu eski gücünü yitirmişti. Zayıflayan imparatorluk bir anda içeriye yöneldi ve azınlıklar bir gecede düşman ilan edildi!!! Cümlenin sonuna ne kadar ünlem koyacağımı bilemedim. Onca zaman filmle ilgili tanıtım çalışmaları yürüten Fatih Akın, hemen her röportajında yıllardır bu konuyu merak ettiğini, bu mesele üzerine her görüşü içeren çok sayıda makale ve kitap okuduğunu söylemişti. Merak ettim... Acaba bu bilgiyi hangi kaynakta okumuş? Azınlıklar bir gecede düşman ilan edilmişti! Tarihsel gerçekliğe uymaması bir yana mantıksal gerçekliğe de uymuyor! Bir devlet neden kendi vatandaşını hiçbir neden yokken düşman ilan etsin ki! Üstelik bunu niye bir gecede yapsın? “Biz bu gece bir karar aldık. Yarın, bilemedin bir sonraki gün Ermeniler’i gönderiyoruz” gibi bir anlam çıkıyor ortaya. Bundan yaklaşık 1 yıl önce ünlü sinema eleştirmenlerinden Alin Taşçıyan’ın öncülük ettiği “Sinefili” etkinliklerinden birine katılmıştım. “The Cut (Kesik)” hakkındaki düşüncelerini merak ettiğim için Alin Abla’nın yanına yanaşıp filmi nasıl bulduğunu sordum. Genel olarak hiç beğenmediğini söyledi. Filmin bu cümlesiyle ilgili tavrı ise aynen şu şekildeydi: “Ne diyordu ilk cümlede hatırlıyor musun? ‘İçeride ve dışarıda zayıflayan imparatorluk azınlıkları bir gecede düşman ilan etmişti’ Hıı! Nasıl yani?” Bu kısma takılan bir tek ben değilmişim. Zaten olmam da beklenemez.

Nazaret Usta, askere alınıyor alınmasına ama cephelerde savaşmak için değil, diğer Ermeniler gibi tren yolu yapımında çalıştırılmak için. Bu sahnelerde Ermeni erkekler öyle kötü muamele görüyorlar öyle kötü muamele görüyorlar ki, filmin bu bölümlerinde yaşananları, Türklerle de Ermenilerle de uzaktan yakından ilgisi olmayan bir ülkenin vatandaşına izletin, “Bu Türkler ne kadar kötü bir milletmiş böyle! Allah kahretsin bunları!” diyebilir. Tabii ortalama bir zekanın altındaysa… Ortalama bir zekaya sahip herhangi bir insansa, bu sahnelerde ne kadar yanlı bir anlatım olduğunu rahatlıkla görür. Ermeni kadına tecavüz eden eşkıyalara askerin dönüp bakmamasını mı dersiniz (hatta memnun oluyorlar), susuzluktan can çekişmekte olan adama “Kalksın, yoksa ölür” diyen askeri mi dersiniz, gece karanlığında yalın ayak dolaşıp sonra korkup kaçan Ermeni çocuğa arkadan silahla ateş eden Türk askerini mi dersiniz… Türkler Ermenilere ne kadar Şeytanca muamele varsa hepsini yapıyorlar. Filmin bir sekansını oluşturan tren yolu sahnelerinin tamamında Türkler, potansiyel birer “Erol Taş” vazifesi görüyor. Lütfen bundan sonra Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerine hiçbir şey söylemeyin. Baksanıza… Adamlar 20 milyon dolar yatırmış bu filme, ama buna rağmen daha mantıklı bir şey çıkmamış!


Nazaret Usta’nın Yolculuğu ve Filmin Asıl Derdi

Tren yolu sahnelerinin sonlarına gelindiğinde Nazaret hariç diğer bütün erkekler elleri kolları arkadan bağlanıp boğazları kesilerek öldürülüyorlar. Bunu yapanlarsa asker değil! Sırf Ermenileri öldürmek için hapisten salıverilmiş, hırsız, katil, tecavüzcü adamlar. Nazaret’i kesmesi için eline bıçak verilen Mehmet ise (Bartu Küçükçağlayan) bunu yapamıyor ve onu kurtarmak için boğazını biraz kanatıp bayıltıyor sadece. Herkes dağıldıktan sonra da, yanına gelip ona su veriyor ve kendine gelmesini sağlıyor. (Hele şükür! Sonunda bir tane iyi Türk bulduk!) Bundan sonraki sahnelerde Nazaret Usta’nın yolculuğu da başlıyor. Çölleri aşıyor, Suriye topraklarına geliyor ve onlarca Ermeni’ye evini açan iyi kalpli sabun ustası Ömer Nasreddin’in yanında çalışmaya başlıyor. O sırada açık hava sinemasında Charlie Chaplin filmi izledikleri bir akşam eski çırağıyla karşılaşıyorlar. Çırak, Nazaret’e kızlarının yaşadığını söylüyor. Nazaret’in 3 kıtaya yayılan asıl yolculuğu da bundan sonra başlıyor. Sinemada Charlie Chaplin filmi izledikleri sahne bence filmin, en duygusal, en sarsıcı ve sinematografik anlatımı en güçlü olan sahnesiydi. Herkesin kahkahalarla güldüğü sahnede Charlie Chaplin’in çocuklarının yanından alındığını gören Nazaret Usta ağlamaya başlıyor. Filmin başında askere alındığı kısımda kendi kızları da arkasından “Baba! Baba!” diye bağırıyorlardı. Bu sahnede Nazaret Usta’nın ağlayışı beni de gerçekten duygulandırmıştı.

Fatih Akın “Ben bir politik bir film değil, sadece toprağından sürülen bir insanın filmini yaptım, bir ‘insan’ filmi yaptım” diyebilir ki zaten buna benzer şeyler de söylemişti. Ancak anlattığınız konu 20. yüzyılın en travmatik olaylarından birisi ise bu kadarcık bir savunma sizi kurtarmaz, kurtaramaz! Olayları bütün tarihsel arka planından koparıp sadece Ermeni bir karakterin yolculuğu ve o yolculuk esnasında başına gelenler ekseninde anlatıp sonra da bunu “İşte Ermeniler bizim yüzümüzden bunları yaşadı” şeklinde basitleştirirseniz, insanların tepkisine de söyleyebilecek çok fazla sözünüz olmaz.

Yazımı okuyacak Ermeni vatandaşlarımız varsa lütfen beni bağışlasınlar ama konunun tamı tamına içinde bulunan hiçbir noktaya değinilmeksizin her daim “Türkiye kayıtsız şartsız özür dilemeli!” tutumunda olunması da bana hiçbir zaman mantıklı gelmedi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde ilk olarak 1894 yılıyla birlikte görülmeye başlanan Ermeni çeteler ve bu çetelerin o bölgelerdeki faaliyetlerinden, o dönemde Rusya ve İngiltere’nin desteğiyle Doğu Anadolu bölgesinde kurulması planlanan Ermeni Devleti’nden, artık bunun bazı mecralarda açıkça dillendirilmesinden ve bütün bunların sonucunda da 1915’e gelene kadar işlerin artık iyice çığırından çıkıp bizim açımızdan da “Ya kazanacağız ya da burada yok olup gideceğiz” noktasına gelinmesinden bahsedilmeksizin havada uçuşan özürler, ölenlerin yakınlarına ödenmesi söz edilen tazminatlardan bahsedilirse karşınızdaki ülke de doğal olarak “kayıtsız, şartsız inkar” politikasını sürdürür. Çünkü söz edilen taleplerin mantığa, izana uygun hiçbir tarafı yok maalesef! Bu olayı, yüzyıllarca kader birliği ettiğimiz bu topraklarda yaşanan ortak bir acımız olarak ele alalım. Her iki taraf açısından da yaşanmış acıları ve başka devletlerin bu topraklar için yazdıkları senaryoların her iki taraf açısından da yarattığı handikapları, gerilimleri dikkate alarak değerlendirip o şekilde çıkarımlarda bulunalım. Fatih Akın ve filmin senaristi, yapımcısı bu çıkarımları yapmamış! Bizler onların düştükleri hatalara düşmeyelim!

Ne diyordu Hrant Dink? “Türklerden Ermenilerin yaşadıkları acılar üzerine empati yapmalarını istiyorum. Ermenilerden de Türklerin ‘soykırım’ kelimesine bu kadar şiddetle itiraz etmelerini anlamalarını istiyorum. Türkler, ‘Benim Atalarım soykırımcı olamaz’ diyorlar. Burada onurlu bir duruş var. Eğer ki bu sorunu çözeceksek Türkler ve Ermeniler olarak birbirimizle empati yaparak çözeceğiz, başka devletlerin araya girmesi ile değil!” Böyle bir insanı öldürmek için tutulan çocuk ne yaptığını bile bilmeksizin sorunun olası çözümüne darbe indiren, sözüm ona “vatanseverlere” hizmet etmiş olabilir. Ancak onun yaptığını sahiplenip beyaz berelerinizi giyip sokağa çıkarsanız siz de kendi ülkemizin vatandaşı olan insanları kazanıp dünyaya da güçlü bir mesaj vermemizin önünü tıkamaktan başka hiçbir amaca hizmet etmezsiniz! Bu sözlerim de Türk tarafına.


Aklıma “Hayal Kırıklığı” Tanımından Başka Bir Şey Gelmiyor

Mesajımı da verdiğime göre son cümlelerimizi söylemek için tekrar filme dönebiliriz. “Gegen die Wand (Duvara Karşı)” ile izleyenleri sarsan, “The Edge of Heaven (Yaşamın Kıyısında)” ile hüzünlendiren, “Soul Kitchen (Aşka Ruhunu Kat)” ile bolca eğlendirip heyecanlandıran Fatih Akın, “The Cut (Kesik)” ile hiçbir duyguya hitap edemedi maalesef! Üstelik filmin hem gişede başarısız olup hem de sinema çevrelerince çok sayıda olumsuz eleştiriye maruz kalması yüzünden bir sonraki filmine yapımcı bulma noktasında da çok büyük sorunlarla karşılaştı. Bunu kendisi de bu şekilde ifade etti. Coğrafyamızda 100 yıl önce yaşanan ve aklı başında her insanın “Keşke hiç yaşanmasaydı” diyeceği olaylara “ortak acı” perspektifinden bakmayı reddetmiş ve Türkleri memnun etmeyi önemsememiş olmasına rağmen Ermenileri de bu konuya ilgi duyan başka ülke vatandaşlarını da memnun edemedi. 

Sonuç olarak yaratılan onca beklentiye rağmen tam anlamıyla fiyaskoyla sonuçlanan bir “hayal kırıklığı” çıktı ortaya. Her şeye rağmen Fatih Akın’ın kendisini ve sinemasını seven birisi olarak bundan sonrasında yolunun açık olmasını, yine bizleri sevindirecek işlere imza atmasını arzu ediyorum. Böylesi hassas konuları ele alacaksa da konuya daha bütünlüklü şekilde yaklaşmasını, kendi ülkesinin insanlarını memnun edip etmemek de bir yana en azından tarafsız olabilmesini diliyorum. Ulusları, kimlikleri de bir yana bırakıp sadece sanatçı hassasiyetiyle konuya yaklaşması bence yaptığı işi de daha doğru noktalara götürecektir. Böyle yapsın ki bizler de “The Cut (Kesik)” filminin üzerimizdeki kırıcı etkilerini unutalım ve eskiden olduğu gibi ileride de kendisinin başarıları ile gurur duymaya devam edelim.



0 yorum :

Yorum Gönder