Sayfalar

18 Mayıs 2017

Mustafa (2008)

Atatürk’ün hayatındaki önemli olayları, televizyon ekranları için çektiği birçok kısa belgesel ile ölümsüzleştiren Can Dündar, 2008 yılında derli toplu bir Atatürk belgeseli hazırlamak için kolları sıvayıp “Mustafa”yı çektiğinde, sadece ilk sinema filmine imza atmış olmuyordu. Bununla birlikte Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar geçen zamanı kapsayan bir sinema filmi çekerek, sinemamızda da bir ilke imza atmış oluyordu! Zira o döneme kadar sinemamızda, Atatürk’ün hayatını konu edinen uzun metraj bir film bulunmuyordu. Hatta “Mustafa” için bu konuda yolu açan film bile diyebiliriz.


Can Dündar’ın “Mustafa”sı

“Herkesin bir Mustafa Kemal yorumu var, herkesin bir Atatürkçülüğü var.” diyor Can Dündar, “Ben diyemem ki işte bu asıl Mustafa. Sadece şunu söyleyebilirim. Bu da benim Mustafa Kemal’im.” 

Bu cümleler doğrultusunda aslında onun nasıl bir Atatürk portresi çizmeye çalıştığını anlayabiliyoruz. Sonuçta Can Dündar’ın daha önceden çektiği Atatürk hakkındaki belgesellerine baktığımızda, amacının açık bir biçimde Atatürk’ün insanı tarafını öne çıkarmak, onu en öz haliyle keşfetmek olduğunu görüyoruz. Mesela bunun en güzel örneği olarak da “Sarı Zeybek (1993) belgeselini gösterebiliriz. Bu belgeselde Atatürk’ün son 300 gününü anlatmaya çalışan Can Dündar, kafamızdaki acı çekmeyen, üzülmeyen, yalnızlık nedir bilmeyen o kutsal adam imajını yıkarak, Atatürk’ü en yalın haliyle göstermek için çabalamıştır, hatta bunu bir nebze olsun başarmıştır.

Ama nihayetinde “Sarı Zeybek” Atatürk’ün sadece son zamanlarına odaklandığından ötürü, onu anlamamız için yeterli bir belgesel değildir. Onu anlamamız için nasıl bir çocukluk geçirdiğini görmemiz, okuduğu okullardaki zamanlarına şahitlik etmemiz, annesiyle olan sevgi bağını idrak etmemiz, cephedeki kahramanlıklarını yakından gözlemlememiz, herkesten gizlediği düşüncelerini bilmemiz, “aşk”larını tanımamız, hayal kırıklıklarına tanık olmamız ve neleri göze aldığını hatırlamamız gerekmektedir. İşte bu noktada “Mustafa”nın önemi ortaya çıkmaktadır. Zira Can Dündar, “Mustafa” belgeselinde, Atatürk’ün şimdiye kadar hiç duyulmamış yönlerini, şimdiye kadar hiç görülmemiş fotoğraflar ve kamera kayıtları eşliğinde, şimdiye kadar hiç görülmemiş bir biçimde anlatmaya çalışmıştır. Bunu yaparken de “Sarı Zeybek”teki yaklaşımını devam ettirerek, onun bir insan olduğunu daima vurgulamıştır.


Belgesel ile Drama İç İçe Geçiyor

Sanırım bir belgeselin en çok çıkmaza girdiği anlar, anlattığı konu ile ilgili fotoğrafların, tarihi nitelik taşıyan belgelerin veya eşyaların olmadığı zamanlardır. Mesela Atatürk ile ilgili yüzlerce fotoğraf bulabiliriz ama bazı dönemleri için bu durum koca bir boşluktan ibarettir. Söz gelimi çocukluğunu ele alalım. Küçük Mustafa ile ilgili bir tane bile fotoğraf yoktur. İşte yönetmen, klasik bir belgesel anlayışı güderse sırtını sadece arşiv görüntülerine dayamak zorunda olduğunu ve bunun sonucunda da belgeselinin eksik kalacağını gayet iyi biliyor. Bu yüzden “Mustafa”yı bir doküdrama olarak tasarlayarak bu handikapları başarıyla aşıyor.

“Mustafa” filminde hem Türk hem de yabancı arşivlerden alınmış birçok fotoğraf ve kamera kaydı, minimal ama etkileyici canlandırma çekimler ile destekleniyor. Bazen gerçek ile canlandırma görüntüler öyle büyük bir uyum içerisinde iç içe geçiyor ki, kendimizi o anın büyüsüne kaptırabiliyoruz. Bu da Can Dündar’ın canlandırma sahneleri, belgeselin temeline zarar vermeden, hassas dengeleri gözeterek kullandığının kanıtı olarak gösterilebilir. Tabii ki bu noktada filmin görüntü yönetmenliğini üstlenen Candan Murat Özcan’ı da tebrik etmek gerekiyor.

Canlandırma sahnelerin başarılı olduğunu söyledik. Ama Can Dündar, sadece canlandırma sahneler kullanmakla yetinmiyor; bu sahneleri bazen basit bazen de iddialı animasyonlarla besliyor. Uğur Erbaş’ın yaptığı animasyonlar, bir savaş sahnesini tahayyül etmemizi kolaylaştırdığı gibi olmayan mekanlarda dolaşmamıza da imkân veriyor. Can Dündar, arşiv görüntüleri, canlandırma sahneler ve animasyonlar arasında mümkün olduğunca dengeyi buluyor ve görsel anlamda doyurucu bir belgesel izlememizi sağlıyor.


Tempo Sorunları Yaşıyor

Fakat her film gibi “Mustafa”da kusursuz değil. Genel yapısına zarar vermese de birkaç pürüzü, olmamış dedirtecek unsurları mevcut. Mesela ilk akla gelen şey, filmin iki saati aşkın süresi oluyor. Evet, Atatürk’ü anlatmak için iki saat son derece az bir süre olabilir. Ama “Mustafa”, süresini pek iyi kullanamadığı gibi bir yerden sonra tempo sorunları çektiği için tavsıyor. Hiç acelesi yokmuş gibi rahat ve ağır başlayan film, yarısından sonra sanki anlatması gereken şeyleri yetiştirmek için hızlanıyor. Bu da bölümler arasında oluşan keskin geçişlerin rahatsız edici olmasına sebep oluyor. 

Filmin başlangıcında, ekranda sürekli olarak gördüğümüz canlandırma sahneler, animasyonlar, fotoğraflar, mektuplar, yazılar ile daha dinamik bir anlatım tekniği kullanılırken, sonlara doğru ağır aksak ilerleyen bir yapıyla karşılaşıyoruz. Ama itiraf etmek gerekir ki, Can Dündar’ın “Sarı Zeybek”ten bu yana üslubunun ne kadar da olgunlaştığını ayan beyan görüyoruz. Üstelik o filmde layıkıyla yapamadığı bazı şeyleri bu filmde gerçekleştiriyor. Mesela Dolmabahçe Sarayı’nın kayıktan görüntülenmesi ve Atatürk’ün Dolmabahçe’deki odasında yer alan “dört mevsim” adlı tablonun gösterilmesi buna örnek olarak verilebilir.

Balkan Topraklarını Anımsatan Müzikler

“Mustafa”nın bir Atatürk belgeseli olmasının dışında ilgi çekici bir başka özelliği daha var, o da filmin müziklerini, dünyaca ünlü bir besteci olan ve Emir Kusturica’nın filmlerine yaptığı müziklerle tanınan Goran Bregovic’in yapmış olması. Gerçekten “Mustafa”nın kadrosunda onun ismini görmek bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor! Ama… Evet, maalesef buraya bir “ama” eklememiz gerekiyor.

Her ne kadar Bregovic’in Türk ezgilerini, balkan topraklarını anımsatan müziklerle harmanladığı besteleri, filmin ruhunu yakalayıp bizi etkilemeyi başarsa da filmden sonra aklımızda neredeyse bir tane bile müzik kalmıyor. Oysa Kusturica’nın “Time of the Gypsies” (Çingeneler Zamanı, 1988) filmi için yaptığı müzikler hala kulaklarımızda yankılanırken, Bregovic’den beklentimiz çok daha büyüktü. Mesela bir “Ederlezi” de bu film için yapılamaz mıydı?


“Mustafa”nın Açtığı Yolda İlerleyenler

“Mustafa”nın -bazı sorunlarına rağmen- teknik ve içerik anlamda başarılı bir film olduğunu yadsıyamayız. Ama yapmaya çalıştığı şey yüzünden tu kaka olması da kaçınılmazdı. Maalesef zamanında öyle de oldu. Can Dündar, yıllarca şablonlarla anlatılan, insan olduğu hep unutturulmaya çalışılan, özdeşleşmesi mümkün olmayan bir Atatürk figürünün işlendiği zihinlere, Atatürk’ün büyük bir lider ama bir insan olduğunu hatırlatmaya çalıştı. Birçok kişi Atatürk’ü aslında ne kadar az tanıdığını bu film sayesinde öğrendi. Ama bu tartışmalı film, 1 milyonun üzerinde insanı salonlara çekerek, “Türk sinema tarihinin en çok izlenen belgeseli” payesini almasının yanında birçok insanın da nefreti kazandı. Hatta öyle ki Atatürk’e hakaret ediyor diye Can Dündar hakkında suç duyurusunda bulunanlar bile oldu.

Halkın gerçeklik dışı sebeplerden ötürü başlattığı bu linç girişimi, sinema camiasında da karşılık buldu. “Mustafa”ya misilleme olarak çekilen ilk film olan “Veda” (2010), Zülfü Livaneli’den geldi. İlkokulda öğrendiğimiz yüzeysel Atatürk imajının ötesine geçemeyen bu film, sadece milli duygulara seslenmeye çalışan çiğ senaryosu ile değil, müsamere kıvamındaki oyunculukları ile de katlanılmazdı. Ama “Mustafa”ya alenen saldıran, Hamdi Alkan’ın yönetmen koltuğuna oturduğu “Dersimiz: Atatürk” (2010) oldu. Ne kadar üzücüdür ki, en hafif tabirle “komik” olan bu filmin senaryosunu, “Cumhuriyet” (1998) gibi sinemamız için çok değerli bir filmin senaryosunu kaleme alan Turgut Özakman yazdı. “Dersimiz: Atatürk”, “Mustafa”nın Atatürk’ü yanlış tanıttığını ima ediyordu, hem de evlere şenlik bir şekilde! Nasıl mı? “Mustafa”nın bir sahnesinde Atatürk’ün karanlıkta yatamadığına değiniliyor. “Dersimiz: Atatürk”te ise “Atatürk, karanlıktan kesinlikte korkmazdı! Ama farelerden korkardı.” denilerek güya onun insanı yönü vurgulanmaya çalışılıyor. Tabi buna kim inanırsa!

Uzun lafın kısası, Can Dündar’ın Atatürk’ün 70. ölüm yıldönümünde seyirciyle buluşturduğu “Mustafa”, bana göre seleflerini de haleflerini de hesaba kattığımızda, Atatürk hakkında çekilmiş en iyi film olma özelliğini hala elinde bulunduruyor. Uzun bir süre daha da bunun değişeceğini sanmıyorum. 


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder