Sayfalar

25 Mayıs 2017

Last Tango in Paris / Paris’te Son Tango (1972)

Bernardo Bertolucci’nin hem yönetmen koltuğuna oturduğu hem de senaryosunu Franco Arcalli ile birlikte kaleme aldığı “Last Tango in Paris” (Paris’te Son Tango, 1972), nasıl döneminde birçok olumsuz tepkiyle karşılaştıysa; hatta yönetmeninin 5 yıl boyunca sivil haklarını kaybetmesine, oy kullanamamasına ve hapis cezası almasına sebep olduysa, günümüzde de yeni tartışmaları açığa çıkarıyor…


44 Yıl Sonra Gelen İtiraf!

Filmin gösterime girmesinden tam 44 yıl sonra yönetmen Bertolucci, “Git tereyağını getir.” repliği ile hafızalara kazınan rahatsız edici tecavüz sahnesinin, Maria Schneider’dan habersiz çekildiğini itiraf etti. Bu aslında filmin kadınlara karşı olumsuz bakışının, kameranın arkasında da sürdüğünün açık bir kanıtı olarak gösterilebilir. Zira Schneider’in “bir oyuncu olarak değil, bir genç kadın olarak” tepkisini görmek istediğini söyleyen Bertolucci, filmin kadın oyuncusundan bir birey olarak değil de filme önemli katkıda bulunması gereken bir dekormuş gibi bahsediyor. Ayrıca bununla da kalmayan Bertolucci, “Onun aşağılanma tepkisi vermesini istedim, öfkesini ifade etmesini. Sanırım benden ve Marlon’dan ona söylemediğimiz için nefret etti. Yine de pişmanlık duymuyorum” diye de ekliyor.

Bu itirafları duyduktan sonra daha iyi fark ediyoruz ki, başkarakterimiz Jeanne’nin nişanlısı olan Tom karakteri, aslında yönetmen Bertolucci’ye ne kadar da çok benziyor! Tom’u ilk kez gördüğümüz ve Jeanne ile istasyonda buluştuğu sahneyi hatırlayalım. Tom, Jeanne’e haber vermeden onu filme çekiyor; Jeanne bunu fark edince de aslında bir film projesinin olduğundan ve başroldeki kızı oynamasını istediğinden emrivaki bir şekilde bahsediyor. Jeanne, “Önce bana sorabilirdin.” diyerek tepkisini ortaya koyunca da Tom, gerçekçi bir aşk hikayesi çekmeye çalıştığını söylediği bazı romantik laflar ediyor. Aralarında geçen konuşma ne kadar da manidar, öyle değil mi? Kim bilir, belki de Bertolucci bunu bilerek yapmıştır!


Aldatan Kadın İmajı Üzerine

Filmin kadına karşı olumsuz bir bakışa sahip olduğunu söyledik, dilerseniz bunu biraz açalım. Maria Schneider’in hayat verdiği Jeanne ve Marlon Brando’un hayat verdiği Paul’un birbirleriyle ilk karşılaştıkları sahnede, Jeanne, evlilik arifesindeki “mutlu” bir kadın, Paul ise karısı henüz intihar etmiş “çökmüş” bir adam olarak karşımıza çıkar. Jeanne, başını sokabileceği sıcak bir “yuva” ararken, Paul ise kaçıp saklanmak istediği bir “mağara” aramaktadır. İşte tesadüfler zinciri bir şekilde bu iki insanı, kasvetli ve metruk bir dairede buluşturur. Aralarında geçen anlamsız gibi gözüken diyalogların ardından Paul, Jeanne’ı etkilemek için hiçbir çaba sarf etmeden ona sahip olmaya çalışır ve Jeanne, bunu hiçbir direnme eylemi göstermeden kabul eder. Böylece istenildiği zaman, kolayca sahip olunan kadın imajı çizilmiş olur. Üstelik bu birleşme, romantik bir biçimde değil, neredeyse hayvani denecek bir şekilde gerçekleşir. Bu garip ilişkinin hayvani tarafı, ikisinin de birbirlerine takma isim taktıkları sahnede zirveye çıkar. Birbirlerine isim yerine homurdanmalar, bağırmalar, çığlıklar ve acayip seslerle karşılık verirler. Yeri gelmişken Marlon Brando’nun Paul karakteriyle son derece doğal ve etkileyici bir performans ortaya koyduğunu, Maria Schneider’in ise Jeanne karakteriyle o zamanlar henüz kariyerinin başında bir oyuncu olmasına rağmen Brando’dan rol çalacak kadar iyi oynadığını da notlarımızın arasına ekleyelim ve devam edelim…

Bu şok edici seks sahnesinden sonra Jeanne’in nişanlısı olduğunu öğreniriz. Aldatan kadın imajı, Jeanne’in sarı renk elbisesi ile perçinlenir. Zira sarı renk, yasak aşkı sembolize ettiği gibi Roma’da fahişelerin rengi olarak da kullanılmıştır. Ayrıca Hristiyanlıkta olumsuz anlam yüklenen sarı renk, İsa’ya ihanet eden Yahuda’nın resimlerde sarı giyinmiş olarak tasvir edilmesine sebep olmuştur. Jeanne de bir ihanet edendir. Onu seven, iyi davranan ve hayatındaki her şeyi merak edecek kadar ilgili olan Tom’a ihanet etmiştir. 

Tom’un aksine Paul, Jeanne’in -ismi dahil- hakkında hiçbir şey bilmek istemez. Sonuçta Jeanne hakkında ne kadar çok şey bilirse ona o kadar bağlanacaktır. Ama Paul, bağlanmak istememektedir, belki de bundan korkmaktadır. Sonuçta kendi fantezi dünyasını kurduğu bu dairede, sadece sekse dayalı, hiçbir sorumluluk gerektirmeyen ve istediği gibi davranabileceği bu ilişkiden son derece memnundur. Jeanne ise içine düştüğü bu durumdan memnun olmasa da Paul’un gizemi onu cezbeder ve sürekli Paul’u tanımaya çabalar. Paul, ona ne kadar kötü davranırsa davransın Jeanne, her defasında tekrar geri gelir. Üstelik Jeanne’i adeta bir kafese kapatıp kimliksizleştiren Paul, “Ben senin özgür olmanı istiyorum.” dediğinde Jeanne, “Özgür mü? Ben özgür değilim.” diyecek kadar da her şeyin bilincindedir.

Aldatan, kandıran, hor gören, sadık olmayı beceremeyen ve hatta istediğini bulamayınca kalbindeki boşluğu doldurmak için bir başka erkeği kullanmaktan çekinmeyen kadın imajı, Jeanne üzerinden defalarca tekrarlanır. Ama burada ayrıca bir parantez açmamız gerektiğine inanıyorum. Zira aldatan kadın imajı sadece Jeanne üzerinden verilmez. Daha sonraları öğreniriz ki, aslında Paul’un karısı da Paul’u aldatmıştır. Bu bağlamda filmde gördüğümüz kadınların, sadakatsiz, zayıf tabiatlı ve ezilmeye mahkûm karakterler olduklarını söyleyebiliriz. Bu cinsiyetçi yaklaşım, film boyunca gizlenmeden son derece açık bir şekilde bize sunulur.


Fantezi Dünyasının İnşası

Bir anlamda Bertolucci’nin fantezi dünyasından izler taşıyan bu film, toplumun kutsal kabul ettiği her şeye savaş açıyor, her şeyi değersizleştiriyor ve her şeyi yıkıyor. Filmin ortaya koyduğu dünya, -erkeğin yüceltildiği, kadının aşağılandığı- gerçek dünyaya benziyor. Ama “Last Tango in Paris” filminin dünyasındaki kadınların tümü, erkeğe boyun eğmeyi kabullenmiş, tam olarak ne istediğini bilmeyen ve güvenilmeyecek yapıdaki insanlar olarak karşımıza çıkıyorlar. Böylece film, bir erkeğin trajedisini gözler önüne sererken, erkeğin dünyasını mahvedenin kadın olduğunu kolay bir şekilde iddia edebiliyor. Mesela Jeanne, Paul’dan tamamen kurtulmak için Tom ile evlenmeyi kabul ediyor ama evlilik arifesinde tekrar Paul’a dönüyor ya da sürekli Paul’un peşinden koşarken gün geliyor gizemini kaybeden Paul’u artık istememeye başlıyor, hatta onu öldürüyor.

Bertolucci, varoluşsal sıkıntılarının altında boğulan karakterleri, aykırı kamera hareketleri, ilginç açılar ve sert gölgelere dayalı aydınlatma teknikleri kullanarak başarıyla görselleştiriyor. Giriş jeneriğinde, ünlü İngiliz ressam Francis Bacon’ın resimlerinin kullanılması da bu varoluşsal sıkıntılara atıf yapan oldukça yaratıcı bir tercih olarak dikkat çekiyor. 

Birey üzerinden anlatmak istediği hikâyeyi başarıyla anlatan film, bunun yanında kaçınılmaz olarak erkek egemen yaklaşımı onaylıyor ve toplumun yaşam düşün ilişkisini etkiliyor. Mesela sürekli aldatan kadın karakterler üzerinden aldatma normalleştiriliyor. Bununla ilişkili olarak film, evlilik kurumunun değerlerini yok sayıyor ve gerekliliğini sorguluyor. Tabii bununla da kalmıyor! Belki de en kötüsü, film, tecavüzü meşrulaştırıyor. Jeanne, ona iğrenç bir şekilde tecavüz eden Paul’a karşı en ufak bir öfke hissetmiyor. Film boyunca Jeanne, Paul’un elinde bir seks objesine dönüşürken, toplum için adeta tabu olan “seks”, filmde son derece sıradan bir şeymiş gibi aktarılıyor. Ayrıca film boyunca Paul’u hiç çıplak görmememize rağmen, Jeanne’nin sürekli olarak çıplak bir şekilde bize gösterildiğinin de altını çizelim. Böylece erkek bedeni gizlenip kutsallaştırılırken, kadın bedeni sürekli teşhir edilerek adeta metalaştırılıyor. Cinsellik ve erkek cinsel organı üzerinden kadını aşağılayan replikler de filmde bolca kullanılıyor.

Paul’un geçmişini anlatması ile öğrendiğimiz gerçeklerden onun travmatik bir çocukluk geçirdiğini anlıyoruz. Bu da Paul’un aile yapısına ve dini değerlere karşı duyduğu öfkenin sebebini açıklıyor. Film boyunca doğru düzgün bir aile yapısı göremiyoruz. Tıpkı din de aile gibi yok sayılıyor, hatta kötüleniyor. Paul’un Jeanne’a tecavüz ettiği sahne de aile ve din ilgili söylediği şeyler bunun en bariz ve rahatsız edici örneği olarak gösterilebilir.

Toparlayacak olursak, “Last Tango in Paris”, Bertolucci’nin radikal kararlara dayanan yenilikçi yönetmenlik anlayışı ile etkileyici bir seyirlik vaat etmesinin yanında, psikanalitik yaklaşımlarla bir erkeğin dünyasını çözümlemeyi ustaca beceriyor.  Ama kadınlara karşı takındığı olumsuz tavır ve hikâyeye hiçbir şekilde hizmet etmeyen gereksiz ölçüde teşhirci sahneler yüzünden de feci halde çuvallıyor.

Kaynakça

1. http://www.cnnturk.com/kultur-sanat/sinema/bertolucciden-44-yil-sonra-pariste-son-tangodaki-tecavuz-sahnesi-itirafi

2. Sözen, M. (2003). Sinemada Renk. Ankara: Detay Yayıncılık.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder