Sayfalar

3 Nisan 2017

Resident Evil: The Final Chapter / Resident Evil: Son Bölüm (2016)

1996 yılından beri hayatımızda olan efsanevi video oyunu “Resident Evil”ın, doğumundan 6 yıl sonra sinema dünyasına yolculuğu pek şaşırtıcı bir gelişme değildi aslında. Ama “Resident Evil: The Final Chapter” (Resident Evil: Son Bölüm, 2016) ile geldiğimiz noktaya baktığımızda, serinin 6 filmlik koca bir külliyata dönüşmüş olmasına şaşırmamak neredeyse imkânsız.

“Resident Evil”ın sinema uyarlamalarından bahsederken anmamız gereken tek bir isim var bence, o da, büyük bütçeli B filmlerin yönetmeni Paul W.S. Anderson’dan başkası değil elbette! İngiliz yönetmen, “Mortal Kombat” (1995), “AVP: Alien vs. Predator” (2004), “Death Race” (2008) gibi filmlerin yönetmen koltuğuna oturmuş olsa da ismini en çok “Resident Evil” serisiyle duyurdu, bu bir gerçek. Adeta “Resident Evil”ın sinematik evrenini tekeline alan Anderson, 6 filmlik serinin hem yapımcısı, hem senaristi, hem de -ikinci ve üçüncü filmleri saymazsak- yönetmeni olarak karşımıza çıktı. Böylece serinin yapımcılarından biri olmasının avantajını da kullanarak, deyim yerindeyse istediği gibi at oynattı ve her filmde bambaşka şeyler deneyip seriyi bir deneme tahtasına çevirdi.


Bu uzun külliyatı kısaca hatırla(t)mamız gerekirse… Serinin ilk filmi “Resident Evil” (2002), yapay zekâ ile insanın mücadelesini konu alan hoş bir bilim kurgu filmi gibi başlayıp tek mekânda geçen bir zombi dehşetine dönüşüyordu. Alexander Witt’in yönetmenliğini üstlendiği İkinci film “Resident Evil: Apocalypse” (2004), uyarlandığı oyuna fazla benzeme isteği yüzünden senaryoyu tamamen geri plana atıp saf aksiyona yükleniyordu. Russell Mulcahy’ye emanet edilen üçüncü film “Resident Evil: Extinction” (2007), “Mad Max” serisinin yarattığı dünyaya öykünerek post apokaliptik bir hikâyenin peşine takılıyordu. Anderson’ın tekrardan yönetmenlik bayrağını devraldığı dördüncü film “Resident Evil: Afterlife” (2010), giriş sahneleri ile Uzakdoğu aksiyon filmlerini andırmasına karşın bizi beklemediğimiz bir anda hapishaneden kaçış temalı bir gerilimle baş başa bırakıyordu. Ve serinin beşinci filmi “Resident Evil: Retribution”, önceki filmlerin karman çorman bir birleşimini sunarken garip bir distopya öyküsü anlatmaya çabalıyordu. Tüm bu filmlerle Anderson, bize devasa ve her filmde iyice derinleşen bir “Resident Evil” evreni kurabilecekken, büyük resme asla ulaşamayacağımız farklı farklı yapboz parçaları sunmakla yetindi.

Altıncı ve son film olan “Resident Evil: The Final Chapter” ise beşinci filmin sonunda vaat edilen büyük savaşı es geçerek, hem Alice’in geçmişindeki sır perdelerini aralıyor hem de karşımıza büyük savaşın ardından mahşer yerine dönmüş bir dünya koyuyor. “I am Legend” (2007), “The Road” (2009), “The Book of Eli” (2010) gibi post apokaliptik filmlere öykünen Anderson, zaman zaman Uzakdoğu menşeili canavar filmlerinden birindeymiş gibi hissetmemize de sebep oluyor! Öte yandan bir diğer meseleye gelecek olursak… “Resident Evil” deyince akla ilk gelen şeylerden biri zombiler olmasına rağmen, serideki hiçbir filmin “bir zombi filmi” olmayı beceremediği aşikâr. Seri boyunca, hikâyede her daim önemsiz bir araç olarak kendine yer bulan zombiler, bu kez de bir dehşet senfonisinde nota olarak kullanılmaktan kurtulamıyorlar ve ucuz bir korku filmindeymişiz gibi sürekli olarak çerçeveye ani girişler yapıyorlar. Ama şüphesiz bundan da fenası, Hasan Karacadağ’ın “Dabbe” serisini aratmayacak denli kulak tırmalayıcı ses efektleri oluyor. Yönetmen, filmin ilk yarısında bu tarz ilkel tetikleyicilerle seyirciyi koltuğunda zıplatıp duruyor, ardından ikinci yarıdan kapanış jeneriğine kadar hiç durmayan niteliksiz bir aksiyonun içine sokuyor. Böylece filmin bu kimliksiz yapısı, filmden kopmak için en büyük sebep haline geliyor. Anlayacağınız üçüncü filmden sonra malzemesinin iyice bittiğini ispatlayan serinin bu son halkası da yine birçok şey olmaya çalışırken hiçbir şey olamayan hikâyesi, boyutsuz karakterleri ve nefes aldırmayacak kadar hızlı temposu gibi serinin sorunlarını tekrar etmekten pek kurtulamıyor. Ayrıca serinin ortak sorunları arasında, “bölüm sonu” canavarlarının hem tasarım, hem görsel efekt, hem de makyaj yönünden pespaye bir yapıya sahip olmalarını da hatırlatmamızda fayda var.


Gelelim Milla Jovovich ve onun hayat verdiği Alice karakterine… Tam 6 film boyunca bir türlü derinleştirilemeyen Alice karakteri, şimdiye dek, kesici, delici ve ateşli silahlarla oradan oraya koşturmak dışında hiçbir şey yapmadı desek yeridir. Her filmde Alice, hem güç seviyesi, hem kullandığı silahlar, hem de giydiği kıyafetler bakımından sürekli değişim geçiriyor. Ama ortada bu değişimi destekleyen bir senaryo yok! Senaryodan kaynaklanan bu sorunlar, bir karakter yaratmak konusunda oyuncuyu elbette etkileyebilir. Ama bu sorunları bir kenara bırakırsak, bana kalırsa Jovovich, aksiyon yıldızı olmak için yaratılmadığını serinin her filminde biraz daha ispatladı. Jovovich’den Sigourney Weaver, Linda Hamilton, Angelina Jolie, Kate Beckinsale, Uma Thurman, Jennifer Lawrence gibi sağlam bir kadın aksiyon yıldızı çıkmayacağı artık ortada. Üstelik Jovovich’in vasatın altında gezinen Alice performansına rağmen, Anderson’ın serinin bütün filmlerinde onu “tek kadın” yapma inadını da anlamak mümkün gözükmüyor.

Serinin diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmde de Jovovich’in dışında bahsedilebilecek bir oyuncu maalesef yok. Diğer oyuncuların oynadığı karakterler, hikâyeye sadece ölerek hizmet ediyorlar. Tabii bu da Jovovich’in filme tek başına hâkim olması için yapılmış bir numaradan başka bir şey değil. Burada şunun da altınızı çizmemiz gerekiyor ki, Alice dâhil hiçbir karakterin yeterince derin bir şekilde işlenmemesinden ötürü, bu tarz blockbuster filmlerinin yegâne kozu olan özdeşleşmeye fırsat verilmemiş oluyor. Bu da filmin seyir keyfini fazlasıyla baltalıyor!


Filmin senaryosu, belki de tüm seri boyunca gördüğümüz en kötü senaryo olabilir. Muhtemelen serinin son bölümü olduğu için kullanılan, ilk filmin geçtiği kısımlardaki nostaljik sahneler, sadık seyirci için hoş detaylar olsalar da filmin içinde bir bütünlük sağlamadıklarını ve eğreti durduklarını inkar edemeyiz. Serinin her filminde olduğu gibi bu filmde de seleflerinden ufacık bir miras alınıp yepyeni bir hikâyenin içine yedirilmeye çalışılması başarıyla sonuçlanmıyor ne yazık ki. Zira film ilerledikçe önceki filmlerden gelen bu bilgi kırıntılarının pek bir anlamı kalmıyor. Plot twistlere fazla bel bağlayan film, sürekli yeni ama anlamsız şekillerde aksiyonu devam ettirmeye çabalıyor ama bir yerden sonra bu kabak tadı vermeye başlıyor. Üstelik heyecan yaratmak adına kullanılan unsurlar etkili olmadıkları gibi bayağılıklarıyla da can sıkıyorlar. Söz gelimi, filmi gerilim dolu bir temele oturmak için kullanılan “geri sayım sayacı” fikri, “The Thing” (1982) filmini anımsatan “içimizdeki hain” dokunuşları, sürekli tekrar edilen “bizi takip eden biri var” repliği gibi unsurlar örnek olarak gösterilebilir.  

Son tahlilde, sinema evrenindeki “Resident Evil” macerasını sonlandıran “Resident Evil: The Final Chapter”, ne çok çabalamasına rağmen korkutuyor, ne gerilim duygusunu iyi yansıtabiliyor, ne durmayan aksiyonu ile tatmin edebiliyor, ne de sürprizleri ile heyecanlandırabiliyor. Bir dünya inşa etmek yerine o dünyadan kesitler sunmayı yeterli gören, tatsız tuzsuz bir veda olmanın ötesine geçemiyor.


Not: Bu yazı ilk olarak Popüler Sinemada yayımlanmıştır.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder