Sayfalar

3 Nisan 2017

Power Rangers (2017)

Doksanlı yılların en popüler televizyon dizilerinden biri olan “Power Rangers”, 1993’den bugüne tam 24 sezondur dur durak bilmeden devam ediyor. Tüm bu zaman zarfında renkli kahramanlarımız, uzaylılara karşı Dünya’yı savundular, ninjalığın kitabını yazdılar, fütüristik arabalarla hava attılar, uzaya çıktılar, başka galaksilerde savaştılar, zamanda yolculuk ettiler ve daha neler neler yaptılar. Şimdi ise “Power Rangers” (2017) filmi sayesinde kahramanlarımız, Iron Man zırhından aparılmış yeni kostümleri ve onlardan beklenmeyecek ağırbaşlı tavırları ile bir kez daha karşımızdalar!

“Power Rangers”, “Mighty Morphin Power Rangers: The Movie” (1995) ve “Turbo: A Power Rangers Movie” (1997) filmlerinden sonra kahramanlarımızın üçüncü sinema filmi olma özelliğini taşıyor. Yönetmen koltuğunda, “Project Almanac” (2015) filminden sonra ikinci uzun metraj filminin yönetmenliğini üstlenen Dean Israelite oturuyor. Senaryo ise “Dreamer” (2005), “Real Steel” (2011) ve “Flight” (2012) gibi filmlerden tanıdığımız John Gatins’e emanet edilmiş.


Zamanında bir şekilde seyircinin gönlünü çalmış filmleri ya da dizileri, günümüz koşullarında yeniden ele almak artık son derece sıradan bir durum haline geldi. Allanıp pullanan ve yeni jenerasyonun beğenilerine göre şekillendirilen bu yeniden çevrimlerin en son halkası olan “Power Rangers”, gençlik filmlerinde olmazsa olmaz diyebileceğimiz birçok şeyi bünyesinde barındırıyor: güzel kızlar, kaslı erkekler, “öteki”lerden oluşan bir grup, niteliksiz şakalar, içi boş aksiyon… Ama bu film, aynı zamanda kendini çok da ciddiye alıyor. Filmin bir saatten fazlalık bir kısmı neredeyse hiç aksiyon sahnesi barındırmayarak sadece karakter geliştirmeye odaklanıyor. Ama bu çaba, ne yazık ki karakterlerin iç dünyalarına şöyle ucundan kıyısından bir dokunmanın ötesine geçemiyor. Sadece basmakalıp formüller üzerinden karakterleri derinleştirmeye çalışan filmde, bir sürü lüzumsuz şey izlemek durumunda kalıyoruz. Alfa erkeği ile esas kızımızın arasındaki havada kalan ilişki, filmin bütünlüğü içerisinde hiçbir yeri olmayan aile dramı ve bir komedi filminde kullanılabilecek kuşak çatışması sahneleri bunlardan sadece bazıları. Tıpkı karakterlerin birbirlerini doğru düzgün tanıyamamaları gibi biz de onları bir türlü tanıyamıyoruz.

Aslında “Power Rangers” dizisi neredeyse her sezonunda yeni bir başlangıç yaptığı için kahramanlarımızın orijin hikayesini anlatmak, beraberinde büyük bir sorumluluk getirmiyor. Bu yüzden de Matt Sazama, Burk Sharpless, Michele Mulroney ve Kieran Mulroney’den oluşan ekibin kaleme aldığı hikâyeden yola çıkarak senaryoya tek başına imza atan Gatins, filmin dünyasını özgür bir şekilde inşa edebilme lüksünden sonuna kadar yararlanıyor. Ama maalesef bu özgürlüğün sonunda ortaya çıkan senaryonun özgünlüğünden bahsetmemiz pek mümkün olmuyor! “Power Rangers” filmi, “Green Lantern” (2011) gibi başlıyor, “Chronicle” (2012) gibi devam ediyor, yer yer “Mighty Morphin Power Rangers: The Movie” filmine çok benziyor ve “Transformers” serisinin görkemli robot savaş sahnelerine öykünerek nihayete eriyor.


“Power Rangers” ile Israelite’nin bir önceki filmi “Project Almanac” arasında bir bağ kurmak da mümkün. “Project Almanac”, bir grup ergenin bilim-kurgu ögeleri ile bezeli found footage tarzda çekilmiş hikayesini aktarıyordu. Benzer yapı taşlarına sahip olsalar da iki filmin ayrıldığı birçok nokta var. Zira “Power Rangers”, ne karakterleri bir araya getirmek ne bir araya getirdiği bu karakterleri geliştirmek ne de filmin temposunu ayarlamak konusunda “Project Almanac” kadar başarılı bir yol izleyebiliyor. Sanırım yönetmenin “Power Rangers” filmine uyguladığı tek başarılı dokunuş, “Project Almanac” filminin verdiği deneyimden de yararlanarak özgür bir şekilde kullandığı kameralar oluyor. Böylece hem estetik hem de daha gerçekçi hissettiren kareler izliyoruz. 

Her ne kadar pek ciddiye alınacak bir seri olmasa da (tamam, itiraf ediyorum son derece gülünç ve pespaye bir seri olsa da) “Power Rangers”, özellikle ilk üç sezonunda Uzakdoğu kültüründen beslenen kendine has evreni ve eğlenceli aksiyon anlayışı sayesinde keyifli bir seyirlik vaat ediyordu. Sonrasında seri özgünlüğünü iyice yitirdi ve sıradan gençlik dizilerinden farksız bir yapıya büründü. Bu film ise “Power Rangers”ın zaman içindeki değişiminin geldiği en son noktayı gözler önüne seriyor. Bize sunulan hikâye, yukarıda da belirttiğimiz gibi “Power Rangers” dışında başka her şeye benziyor. Ama en önemli sorun, serinin kendine has unsurlarının törpülenerek, günümüzün vazgeçilmezi haline gelen “daha karanlık kahraman” klişesinin peşinden gidilmesinden kaynaklanıyor. Haliyle böyle bir ekipte bu maya tutmuyor ve ortaya ne bir yenilik ne de bir eğlence koyabilen garip bir karışım çıkıyor. Tüm bu değişiklikler içerisinde belki de filme tek olumlu katkı, böyle cafcaflı bir kahraman grubunun içerisinde, otistik bir bireye yer verilmesi oluyor. Bu cesur karar dikkat çekici olsa da karakterin kullanımı konusunda ne kadar başarılı olunduğu tartışılır.


Uzun lafın kısasını söyleyecek olursak, Israelite’nin yönetmenlik konusunda geriye doğru büyük bir adım attığı bu 2017 model “Power Rangers”, sıkıcı ve ağır aksak ilerleyen tanışma faslı, finale sıkıştırılan kof aksiyon sahneleri, nostaljik damarı umursamayan yapısı ve yarattığı evrene ruh katmayı beceremeyen kimliksiz üslubu ile seyirciyi fazla hafife alan bir film olduğunu gösteriyor.


Not: Bu yazı ilk olarak Popüler Sinemada yayımlanmıştır.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder