Sayfalar

2 Nisan 2017

Gold / Altın (2016)

“Traffic” (2000) filminin Oscar’lı senaristi Stephen Gaghan’i, aslında George Clooney’in başrolde oynadığı “Syriana” (2005) filminden tanıyoruz. Senaryosunu yazıp yönetmenliğini üstlendiği bu ikinci filmden sonra uzun süre ortalarda gözükmeyen Gaghan, sinema dünyasındaki sessizliğini bozduğu “Gold” (Altın, 2016) ile ilk kez senaryosunu kendisinin yazmadığı uzun metraj bir filmin yönetmen koltuğuna oturuyor.

Filmde, dedesinin tırnakları ile kazıyarak kurduğu, babasının “büyük oyuncular” arasına soktuğu aile şirketini batıran Kenny Wells’in, tekrardan yükselmek için varını yoğunu ortaya koymasını izliyoruz. İşte filmin temeli de bu “yükselme” hikâyesi üzerine kuruluyor.


Hollywood, hiçbir şeyi olmayan ya da her şeyini kaybetmiş olan insanların “yükselme” hikâyelerini anlatmaya bayılır. Zira bu tarz hikâyeler, “Amerikan Rüyası”nı pompalamak için çok güzel bir fırsattır. Ama aynı zamanda, insan azminin nelere kadir olduğunu göstermesi bakımından da oldukça ilgi çekici bir yapıya sahiptir. Şunu da belirtmem gerekir ki, sıfırdan başlayıp başarı merdivenlerini yavaş yavaş tırmanan insanların hikâyelerine karşı her daim büyük bir ilgi duymuşumdur. Bu yüzden “Gold” filminin beni büyük bir ikilemde bırakarak rahatsız ettiğini itiraf etmem gerek.

Zaten meselesi “altın” olan bir filmin rahatsız edici olmaması da pek mümkün değildir. Sonuçta herkesin bildiği -ama umursamadığı- bir gerçek var; bu değerli madene kavuşmak ancak büyük bir sömürü düzeninin peşi sıra gerçekleşebilir. Eğer film, meselenin arkasındaki bu bozuk düzeni gösterirse, biz sömürünün ifşasına maruz kaldığımızdan dolayı vicdani bir rahatsızlık çekeriz ki bu oldukça normal bir durumdur. Ama bu bozuk düzen gösterilmediğinde, gizlendiğinde ya da başka bir şeyle maskelendiğinde duyduğumuz rahatsızlık farklı bir boyuta ulaşır. Zira bu türden bir “altın” hikâyesinin “masum” bir alt metin barındırdığını düşünmemiz imkânsızdır!


Charles Chaplin imzalı “The Gold Rush” (1925) filmi, meseleyi toplumsal ve psikolojik yönden inceleyerek zengin olma arzusunun getirdiği sorunlar, insanların zaafları yüzünden geçirdikleri değişimler gibi hususlara eğilerek bir dönemin panoramasını çıkarır. Üstelik bunu yaparken de evrensel bir dil tutturmayı başarır. Ama “Gold”, yukarıda bahsettiğimiz bu sömürü düzenine ve madencilik şirketlerinin entrika dolu çatışmalarına dair bazı şeyler gösterse bile bunu çok yüzeysel bir şekilde ve etliye sütlüye karışmadan yapıyor. Evet, bir bardak temiz su için canını dişine takarak altın aramaya mahkûm olan Endonezyalı yerlilerin sıkıntıları, ufacık da olsa perdede kendine yer buluyor. Ama şunu da belirtmemiz gerekiyor ki, filmin bu insanları umursadığı filan yok! Sanki bu insanlar, başkarakterimiz Kenny Wells’den kat be kat daha büyük bir batağa saplanmamışlar gibi çabucak hikâyeden tasfiye ediliyorlar ve çerçeve yeniden Wells’in altın arama serüveninde çektiği sıkıntılarla doluyor. Böylece biz de anlıyoruz ki filmin tüm amacı Wells’in yükseliş hikâyesini anlatmaktan ibaret. Bu yüzden enerjisini sadece bunun için kullanıyor ve sistemin iğrençliklerine pek yer vermemeye çalışıyor. Nitekim bu da masum olmayan bir hikâyeyi masummuş gibi göstermeye çalışmakla sonuçlanıyor. İşte bu bakımdan fazlasıyla rahatsız ediyor!

Ama gerçek olaylardan esinlenen bu biyografik film, aynı zamanda bir insanın rüyasının peşinden koşarken kazandıkları ve kaybettikleri üzerine samimi bir hikâye çıkarmayı da başarıyor. Bu noktada, senaryoyu yazan Patrick Massett ve John Zinman’ı tebrik etmek gerekiyor. “Lara Croft: Tomb Raider” (2001) filminin senaryosundan tanıdığımız ikili, 15 yıl sonra gelen ikinci uzun metraj film senaryolarında ortaya daha eli yüzü düzgün bir iş çıkartıyorlar. Başkarakterin iniş çıkışlarla dolu hayatının sürprizlerini senaryoya güzelce yedirirlerken, merakımızı da filmin sonuna kadar diri tutmayı başarıyorlar. Bununla birlikte, kararında kullanılan mizahi ögelerle hikâyeyi tutarlı bir şekilde beslemeyi de ihmal etmiyorlar. Bu yüzden her ne kadar anlattığı hikâyeyi rahatsız edici bulsam da “Gold” filminin Wells’in insanlarla ilişkilerini, gelgitlerini ve değişimini başarılı bir şekilde verdiğini yadsıyamam.


Filmin en çok övgüye değer ismi şüphesiz Wells’e hayat veren Matthew McConaughey oluyor. McConaughey, “En İyi Erkek Oyuncu” Oscar ödülünü kucakladığı “Dallas Buyers Club” (2013) filminden sonra yine bir karakter yaratırken elinden gelenin fazlasını ortaya koyuyor. O zamanlar Ron Woodroof rolü için 20 kilo veren McConaughey, bu film için bir o kadar kilo alarak yine büyük bir değişim geçirmiş. Onun dışında bahsedeceğimiz başka bir oyuncu ise maalesef yok. Aslında bu, senaryonun Wells karakteri dışında kimseye şans vermemesinden kaynaklanıyor. Büyüleyici güzelliği ile yine bizi etkilemeyi başaran Bryce Dallas Howard, derinliksiz karakteri yüzünden fazlasıyla sönük kalıyor. Michael Acosta'ya hayat veren Edgar Ramirez ise iyi oynasa bile çoğu sahnede McConaughey’in karşısında unutulmaktan kurtulamıyor.

Yönetmen Stephen Gaghan, daha önceki filmi “Syriana” (2005) gibi çoğu zaman ağır ağır ilerleyen ve yavaş temposuna alışması zaman alan bir film ortaya koyuyor. Ama yönetmenin yarattığı dünyaya giriş yaptıktan sonra filmden keyif almak da kaçınılmaz oluyor. Anlayacağınız “Gold”, rahatsız edici hikâyesi göz ardı edilerek izlendiğinde, keyif ve belki de umut veren bir “yükselme” hikâyesi olarak en azından şans verilmeyi hak ediyor.


Not: Bu yazı ilk olarak Popüler Sinemada yayımlanmıştır.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder