Sayfalar

31 Mart 2017

Jackie (2016)

Şili Sineması’nın akla gelen yönetmenlerinden Pablo Larrain, uluslararası coğrafyada tanınmasını, “En İyi Yabancı Dilde Film” Oscar ödülüne de aday olan “No” (2012) filmine borçlu desek yanılmayız. Şimdiye dek çektiği filmlerde farklı türler arasında gezinen yönetmenin, “Neruda” (2016) filmiyle kendisiyle aynı topraklarda doğmuş önemli bir yazar ve şair olan, Nobel ödüllü Pablo Neruda’nın hayatını da es geçmediğiniz görüyoruz. Bu filmle aynı yıl görücüye çıkan, yönetmenin bir başka biyografik filmi “Jackie” (2016) ise çok farklı bir zamana ve dünyaya götürüyor bizi…

Özünde “Jackie”, John F. Kennedy’nin suikasta uğraması sonrasında First Lady’nin yaşadığı sıkıntılı sürece ışık tutuyor. Fakat filmde Başkan Kennedy’yi -ufak tefek birkaç sahne dışında- neredeyse hiç görmüyoruz. Aslında bu da filmin, “Bu film Jackie’nin hikâyesi, Başkan’ın değil!” demesinin bir başka yolu.


İşin doğrusu, “Dünya”da olduğu gibi sinemada da her daim “erkek” bakışı hâkim. Bu yüzden sinema tarihinde kadınların ön planda olduğu hikâyeleri bile bulmakta zorlanırken, otorite sahibi olan ya da siyasi anlamda bir gücü bulunan kadınların hikâyelerine rastlamamız da çok nadir oluyor. Zannediyorum ki, bunun sinemadaki yansımalarının örnekleri iki elin parmaklarını geçmez. İlk akla gelenler de, Cate Blanchett’in oynadığı “Elizabeth” (1998) ve “Elizabeth: The Golden Age” (2007), Helen Mirren’in oynadığı “The Queen” (2006) ve Meryl Streep’in oynadığı “The Iron Lady” (2011) gibi filmler olacaktır. “Jackie” filmini de bu kervana katabiliriz. Ama “Jackie”nin bu filmlerden ayrıldığı önemli bir nokta var. Zira Jacqueline Kennedy, siyasi bir güce sahip değil. Tanınmasının yegâne sebebi, kocasının Amerika Birleşik Devletleri'nin 35. başkanı olması. Ama omuzlarındaki yük düşünüldüğünde ona sıradan bir kadın olarak da bakamayız. Yani bu film, “araf”taki bir kadın üzerine diyebiliriz. Dolasıyla kocasının siyasi gücü sayesinde tanınan bu kadın, kocası öldüğünde bu gücün altında ezilmeye başlıyor.

Çökmüş bir kadının hezeyanlarını başarılı bir şekilde anlatan filmin, bu anlamda en büyük kozu da şüphesiz Natalie Portman oluyor. Portman, gerçekten de Jacqueline Kennedy’yi yeniden ete kemiğe büründürürken, beyaz perdede defalarca temsili olan bu role hem derinlik katmayı hem de övgüye değecek kadar etkileyici oynamayı beceriyor. İşte bu yüzden de onun dışında akılda kalan bir oyuncu olmuyor.


Yönetmen Pablo Larrain, “The Maze Runner” (2014) ve “Allegiant” (2016) filmlerini yazanlardan biri olan Noah Oppenheim’in senaryosunu ele alırken filme mümkün olduğunca kendi imzasını atmayı başarıyor. Şuna hiç şüphe yok ki, bu “Amerikalı” hikâye, Hollywood’un memur yönetmenlerinden biri tarafından çekilseydi, ortaya çıkan sonuç son derece tatsız ve sinemasal açıdan değersiz bir iş olabilirdi. Ama Larrain, hem dingin hem de sürükleyici olmayı başaran üslubunu güzel bir şekilde kullandığı filmde, kimi zaman karşımıza çıkan belgesel estetiğine yakın görüntüler ve dönemin televizyon programlarının gerçeğini aratmayan tekrar çekimleri ile biyografik film ve belgesel arasında özgün bir tat tutturuyor. Ayrıca kasvetli olaylar zinciriyle büyük bir zıtlık içindeki huzur verici ortamlar ve simetrik çerçeve düzenlemeleri sayesinde oluşan enteresan ahenk de atmosfere güç katıyor. Tabii burada Mica Levi’nin tarifi güç bir gerilim duygusu uyandıran, rahatsız edici müziklerini de anmamız gerekiyor. Zira bu müziklerin filme katkısı hafife alınmayacak kadar büyük.

Filmin başarılı olduğu bir diğer nokta ise kurgu. İki farklı hikâyeyi paralel bir şekilde anlatmanın altından kalkmak güç bir şey ne de olsa. Geçmiş ve şimdi arasında -çok sık olmasa da- gidip gelen film, ritmini ustaca yakalıyor ve bunu neredeyse sonuna kadar koruyor. Neredeyse diyorum, zira film bir yerden sonra ağır aksak ilerliyor. Özellikle başkanın cenaze töreninden sonra filmin nasıl biteceğine karar verilememiş gibi. Bol bol uzatılmış ve gereksiz sahneler izlemek durumunda kalıyoruz. Bu da ister istemez sıkıcı bir hale geliyor.



“Jackie”, İki erkeğin (yönetmen ve senarist) gözünden, erkeklerin dünyasında ayakta kalmaya çalışan bir kadının etkileyici hikâyesini izleme fırsatı veriyor bize. Ama bununla birlikte, çok fazla politik söylemler içermemesine rağmen, sadece bir kişi üzerinden, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir dönemine ışık tutmayı da büyük ölçüde başarıyor. Hatta filmde, ufak tefek de olsa Amerikalıların bazı günah çıkartmalarına da kulak misafiri oluyoruz. Sözün özü, sonlara doğru peyda olan bazı sorunlarına rağmen “Jackie”, sunduğu başarılı kadın portresi ile mutlaka görülmesi gereken bir film olduğunu ispatlıyor…


Not: Bu yazı ilk olarak Popüler Sinemada yayımlanmıştır.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder