Sayfalar

27 Mart 2017

Collateral Beauty / Gizli Güzellik (2016)

“Dear Diary” (1996) ile “En İyi Kısa Film” Oscar ödülünün sahibi olan, sinemaseverlerin “The Devil Wears Prada” (2006) filmiyle tanıdığı David Frankel, çektiği komedi soslu filmlerden sonra “Collateral Beauty” (Gizli Güzellik, 2010) ile farklı denizlere yelken açmayı deniyor. Zira bu kez karşımızda, seyircinin kalbindeki bam teline dokunmayı hedefleyen hüzünlü bir film var. Ama bu hüzünlü film, aynı zamanda fantastik öğelerle bezeli bir “kendini iyi hisset” hikâyesi…

Filmin en dikkat çeken tarafı ise karakterlere hayat veren isimler oluyor şüphesiz. Kimler yok ki! Will Smith başta olmak üzere, Edward Norton, Kate Winslet, Keira Knightley, Michael Peña, Naomie Harris ve Helen Mirren. Adeta bir yıldızlar geçidi! Fakat zamanın bize öğrettiği bir şey varsa, o da, bol “yıldız”lı filmler genelde beklentiyi karşılayamazlar. Nitekim “Collateral Beauty” de seleflerinin kaderini paylaşmaktan kurtulamıyor. Tabii bunun en büyük sebebi, filmin, çok karakteri taşıyabilen bir hikâyeye sahip olmamasından kaynaklanıyor. Ama bunun yanında, karakterlerin layıkıyla işlenmediğinin altını da kalın çizgilerle çizmemiz gerekiyor. Zaten film boyunca, tüm bu oyuncular arasından bir tane bile akılda kalıcı performans seyredemiyoruz.


Peki, “Collateral Beauty” ne anlatıyor? Başarılı bir reklam şirketinin yöneticisi olan Howard’ın, kızının ölümünden sonra dibe batmasını izliyoruz filmde. Bu olaydan sonra şirketle ilgili önemli kararları vermemekte ısrarcı olan Howard, şirketi içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Şirketteki üç yakın arkadaşı da bu duruma bir çözüm ararken, Howard’ın, -reklamcılık konusundaki başarısını dayandırdığı üç temel unsura- “Sevgi”, “Zaman” ve “Ölüm”e yazdığını üç ayrı mektubu öğreniyorlar. Böylece Howard’ın akli dengesinin yerinde olmadığını ispatlayıp onun şirketteki söz hakkını bitirmeye çalışacakları planları başlamış oluyor…

İşte bu noktada filmin en büyük sorunu da patlak veriyor: inandırıcı olamamak! Filmin temelini oluşturan iki şeye, yani Howard’ın neden hala şirketle ilgili bir karar vermediğine ve arkadaşlarının nasıl bu kadar acımasız olabildiğine bir türlü anlam veremiyoruz. Bunlar ufak tefek sebeplerle açıklanmaya çalışılsa da maalesef yeterli olmuyorlar. Sanki filmin sürpriz sonunu gizlemek için o kadar çok uğraşılmış ki geri kalan her şey unutulmuş gibi! Evet, Sezar’ın hakkı Sezar’a, filmin sonunda gerçekten şaşırıyoruz. Ama buna değiyor mu? İşte orası biraz tartışılır. Zira biz ne doğru düzgün karakterleri tanıyabiliyoruz, ne de onların sorunlarına ortak olabiliyoruz. Filmin en önemli derdi olan, “çocuklar ve ebeveynleri” hakkında birkaç cılız söz duyuyoruz hepsi bu. Sonrasında “Noel Umudu” her şeyi kendi çapında çözüyor…


Pek şairane olacak ama filmin vermeye çalıştığı mesajı şu şekilde özetleyebiliriz: “Sevgi” size sırtını döndüğünde, “Zaman” akmayacak kadar yavaş geldiğinde ve “Ölüm” canınızdan can aldığında, yok etmeyin kendinizi, hayata “Umut” ile bakabilmeyi öğrenin ve etrafınızdaki “Gizli Güzellik”leri görmeyi deneyin! Anlayacağınız film, duymaktan ve görmekten bıktığımız klişeleri yeni bir şeymiş gibi bize sunmaya çalışıyor. Ama “21” (2008), “Wall Street: Money Never Sleeps” (2010) gibi filmlerin senaryolarında parmağı olan Allan Loeb’in kavramlarla oynadığı, güçlü metaforlar kullandığı, gerçekle fantastiği hoş bir şekilde harmanladığı ve bulmaca tadındaki ayrıntılarla donattığı senaryosunun artılarını da görmezden gelemeyiz. Bence filmin seyir keyfini yükselten yegâne şey de, ince ince düşünüp filme konulmuş ayrıntılara kafa yormak oluyor. Ama senaristin teorikte parlak olan fikri, pratikte son derece yetersiz kalıyor. Buna bir de yönetmenin, cilalı bir Hollywood filmi estetiği yakalamak dışında filme pek bir şey katamaması eklenince, ortaya sıradan bir Noel masalı çıkıyor.

Toparlayacak olursak “Collateral Beauty”, ne hüzünlendiren ne de “kendini iyi hisset” formülünü doğru uygulayan olmamış yapısı ile vaatlerini yerine getiremeyen, yıldız kadrosunun nimetlerinden yararlanmayı beceremeyen ve şaşırtıcı sürpriz sonu dışında hatırlanmayacak bir film olarak sinema tarihinin tozlu rafları arasına girmeye hak kazanıyor.


Not: Bu yazı ilk olarak Popüler Sinemada yayımlanmıştır.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder