Sayfalar

22 Kasım 2016

Zurasudan: Bilgeliğin Keşfi - A. Çetin Yücesoy

Sinema söz konusu olduğunda, en çok yolculuk hikâyeleri beni derinden etkiler. Özellikle gitmediğim, hiç görmediğim, belki de hayatım boyunca hiç göremeyeceğim yerlere doğru yapılan yolculukların hikâyeleri… Söz konusu edebiyatsa, hiç kimse Jules Verne’nin dünyasındaki yolculuklar kadar büyüleyemez beni! Ama gerçek dünyaya dönüğümüzde işler benim için bir hayli değişir.

Farklı ülkeler hakkında yazılmış olan gezi yazılarını (gitmeyi en çok istediğim ülkelerinkini bile) okurken çabucak sıkılırım, bitirmeye tahammül edemem. Sanırım “en güzel yol hikâyesi, insanın kendi yaşadığıdır” diye düşündüğümden olur bu. En büyük yol hikâyesi hayat değil midir zaten? Bu yüzden “Zurasudan”ı okumaya başlamadan önce bir ikileme düşmüştüm. Acaba kitabı hemen sıkılıp bırakacak mıydım? Yoksa bende bu yolculuğun bir parçası olacak mıydım? 

Evet, “Zurasudan” bir yolculuğun hikâyesi ama unutmamak gerek ki bu bilgeliğe uzanan bir yolculuğun hikâyesi! Sonuçta her yolculuğun sonu “Bilgeliğin Keşfi” ile sonlanmıyor. Mesela Christopher McCandless. Hani şu “Into the Wild (2007)” filminde hayatı anlatılan kişi. Ona nereden geldin şimdi diyecek olursanız, aslında tam olarak bilemiyorum. Ama “Zurasudan”ın ilk bölümünü okurken aklıma ilk gelen şey “Into the Wild” filmiydi. 



Nitekim Çetin Yücesoy’da en az Christopher McCandless kadar “çılgın” birisi! Şayet kitabı okursanız sizde bu konuda bana hak vereceksiniz eminim. Ama Yücesoy’un ayrıldığı çok önemli bir nokta var. Yücesoy, ruhunun derinliklerinde en önemli gerçeği ararken, çareyi insanlara yardım etmekte bulmuş ve bunun için çok uzun ve çileli bir yolculuktan sonra soluğu Sudan’daki Umşalaya kentinde almış bir iş adamı.

“Zurasudan” ise bu arayışın ve yolculuğun sonucu ortaya çıkmış bir kitap. Ama çalışmanın sadece bu kitapla kalmayacağını, bu yolculuk hikâyesinin toplamda 3 kitap ve 3 belgeselden oluşacağını yazar önsözde belirtiyor. 6 bölümden oluşan kitapta, Yücesoy’un 2005 yılında hacca gitmesiyle başlayan arayışını, bulduğu işaretleri, bu işaretlerin onu yönlendirdiği amacı ve sonucunda çıktığı uzun yolculuğu okuyoruz. Ama özellikle kitabın ilk yarısında gereksiz detaylara boğulduğumuz için bu yolculuktan kopmamız da olası. Ama kitabın ikinci yarısından itibaren “Zurasudan” sürükleyici bir hal alıyor. Sanki gerçek bir yolculuğun derlenmiş notlarını okumuyor da Afrika’da geçen bir roman okuyor gibi hissediyorsunuz. Sudan’daki iç savaşın izlerini görmek, Umşalaya halkının destanına tanık olmak gerçekten ilginç bir deneyim. Ama bu kitabın benim için en önemli tarafı, -kapakta da gördüğümüz- Şeyh Zekeriya’yla tanışmama vesile olmasıdır. Herhalde Gandhi onu tanısaydı çok severdi…

Sözün özü, “Zurasudan”ı okurken tıpkı gerçek bir yolculukta olduğu gibi, bazen sıkılıyor, bazen geriliyor bazen bilgileniyor ve bazen de keşfetmenin keyfini yaşıyorsunuz.

Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder