Sayfalar

25 Ekim 2016

Beed­-e Majnoon / The Willow Tree / Söğüt Ağacı (2005)

İran sineması diye bir şey varsa bunu var eden en önemli isimlerden biri Majid Majidi olsa gerek. Hollywood egemen dünyasına dingin bir başkaldırıdır Majid Majidi’nin filmleri. Sükût gibi münzevi… The Willow Tree (Söğüt Ağacı), 2005 yılında gösterime girmiş eski sayılabilecek bir film. Hollywood sinemasına aşina seyirciye daha giriş müziğiyle “evet, farklı bir dünyadasın” diyor. Ancak daha ilk karede “Allah’ın adıyla” yazıyor olmasıyla ve ilk cümlelerinde duyduklarımızla pek de yabancısı olmadığımız bir dünyaya girdiğimizi anlayabiliyoruz.

Film bir münacat ile başlıyor ve hikâyemizin ana karakteri ruhunun tüm yalınlığıyla Rabbiyle konuşuyor. Lakin tuhaf görünen kısmı film başladığı halde ekran hala simsiyah; çünkü ana karakterimiz bir kör… Sesler duyuyor ancak hiçbir şey görmüyoruz böylece fazlasıyla yabancısı olduğumuz bir âleme zoraki “merhaba” diyoruz. Seslerin tarif ettiği dünyayı hayal etmeye çalışıyorken nihayet görüntü geliyor. Majidi engellilerin dünyasına ayrıca bir ilgi duyuyor olmalı ki başkaca filmlerinde de benzer özellikleri ana karakterlerine yerleştiriyor.


Doğa ve İnsan

Doğa, insanın düşmanı mı yoksa dostu mudur? Az biraz kuvvetli esen bir rüzgâr elimizden onca şeyi alıp götürebilir mi gözlerimiz görmese bile? Peki, ya bir “Rüya”mız var mı her daim yardım edebilmek için hazırda bekleyen?

Film bir münacat ile başlamıştı değil mi? Hikâyemiz boyunca Yusuf’un Allah ile konuşmalarını çokça dinleyeceğiz ve Yusuf’u dinlerken Allah’a karşı insanın ne kadar samimi olup olmadığını ve Allah’tan bir şeyler saklamaya çalışıp çalışmadığına şahit olacağız. Allah kandırılabilir mi? Zaman zaman ekran kararacak ve Yusuf’un gözlerinden göre(meye)ceğiz dünyayı. 

Yusuf’a can veren Parviz Parastui muhteşem bir oyunculuk sergiliyor; özellikle bazı sahnelerde oyunculuğu öyle zirveye taşıyor ki filmden kopup yanı başında hissediyorsunuz kendinizi. Bir oyuncu izleyiciye muhteşem bir sevinç yaşatmak için bundan daha iyi oynayamazdı sanırım. Bununla birlikte Murtaza karakteriyle filmde küçük sayılabilecek bir rol olan Rıza Naci’yi görmek en azından beni gülümsetmeye yetiyor. Harika bir oyuncu…

Türkçe olmayan filmleri genellikle alt yazılı izlemeyi severim ancak söz konusu Japonca ya da Farsça gibi sevdiğim diller olunca kesinlikle alt yazılı izlerim. Özellikle de İran filmlerinde kullandığımız ortak kelimeleri ya da Azeri Türkçesini duymak bana başka bir haz veriyor. Dikkatli izlerseniz ne kadar tatlı konuştuklarını fark edeceksiniz. Rıza Naci’den Aman Avcı’nın tamamını dinlemek harika olurdu.

Yusuf’u dinlerken körler okulundaki hocasına gönülden teşekkür etmemek mümkün değil. Yusuf için bir söğüt ağacı dikiyor ve onu Yusuf’a emanet ediyor. Ne kadar tatlı bir hatıra bir ağaçla birlikte büyümek.


“O” Her Zaman Lütufkârdır Bizse Hep Cüretkârız!

Hiçbir zaman tutamayacağın sözleri vermemelisin; lakin Yusuf bu konuda çok cüretkâr ve daha cüretinin farkında değil. Allah, her zaman lütufkârdır bizse hep cüretkârız! 

Körsen ve gözlerin iyileşip görebiliyorsan ilk olarak neyi ya da kimi görmek istersin? Rızkını taşıyan bir karıncaya ne dersin? Karıncanın aydınlıktan karanlığa ve sonra tekrar aydınlığa çıkan yolu tesadüfen mi seçilmiş yoksa Majidi bir mesaj mı veriyor? Yıllar süren karanlıktan aydınlığa eriştiğinde “anne” diyebilmek… Onlarca insan arasından yalnızca “anne”yi bilebilmek… Ve kıymet bilmezliğimizle Yusuf’un teninde, Yusuf’un gözleriyle “Rüya”mıza kavuşmak… “Baba Yusuf” deyişiyle şenlendiğimiz yavrumuzu ilk kez görebilmek…

Göklerin böylesine şiddetli gürlemesi Yusuf’a kızgın olmasından olabilir mi? Gök neden kızgın olsun ki Yusuf’a? Bu günah hepimizin şahitliğinde işlendi. Hepimiz gördük Yusuf’un gözlerinin ne haltlar karıştırdığını ve kalbinin vefadan ne kadar nasipsiz olduğunu. Demek ki neymiş Yusuf Efendi: “Rüya” görmek her insanın harcı değilmiş!


Balıkların Nasıl Su İçtiğini Biliyor musun?

İzleyiciyi filmden koparan ve başka bir filme/hayata götüren bir karakter var ki adı Meryem. Hadi, Meryem’in sorusunu cevaplayın bakalım: “Balıkların nasıl su içtiğini biliyor musun?”

Aşk, ihanet, masumiyet, vefasızlık… Yusuf’un gözleri açılırken kalbi dağılıyor. Belki de bir diyet bu! Fullmetal Alchemist isimli mangada olduğu gibi bir şeyler feda etmeden istediğini alamazsın! Göze karşı kalp… 

Güzel, gördüğün müdür? Yoksa gönlüne düşen mi? Gönlüne düşen güzel mi yoksa vefalı mıdır? Sanrı en iyi mukallittir bence ve en çokta aşkı taklit ederken kandırır insanı. İsyan bir bakışla başlar ve bir sözle taçlandırır kendini. “Hiç kimseye ihtiyacım yok!” böyle bir dünya var mı gerçekten? Kimseye ihtiyacı olmayan bir tek insan bile tanımadım ve böyle birinin var olma ihtimali bile yok. Öyle ki, İsmet Özel’in de dediği gibi “başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız”. Her şeye muhtaç olduğun bir hayatta isyanı dizginlemeyi öğrenebilmelisin. Hazinenin aslında ne olduğunu anlayamazsan onu bir gün kesinlikle kaybedersin. Yusuf görebiliyorken bir söğüt ağacına selamsızken, Murtaza göremediği ceviz bahçesiyle mutlu olmayı biliyordu. Majid Majidi, karakteri Yusuf’un haliyle bize bir mesaj gönderiyor: “Allah insanı iddiasından vurur.” (İsmet Özel)

Film başladığı gibi bir münacat ile bitiyor ve filmin en dokunaklı sahnelerinden birinde müjdeci olarak karşımıza çıkan karınca yeniden beliriyor. Bunu biz görebiliyoruz ancak ya Yusuf? Buruk bir tadı var filmin ancak izlemek oldukça keyifli. İyi seyirler…

(Bu filmin, Uğur Tatar tarafından yazılmış olan eleştirisini okumak için tıklayın...)


Yazar: Nuh Ürün

0 yorum :

Yorum Gönder