Sayfalar

2 Temmuz 2016

Theeb (2014)

Hayatta kalma hikâyelerinde, mülayim ve zayıf olan insanın, daha sonradan hiç beklenmedik şeyler yapması, görmediği ve yaşamadığı şeyler içinde korkuları ve bilgisizliğiyle boğulurken bir anda kabuğundan güçlü ve “kendisi” olarak çıkması dikkat çeker. Peki, gerçekten bu ortaya çıkan, insanın kendisi midir, yoksa sonradan öğrendikleriyle mi bu hale gelir?

Bu sene Ürdün’ün Oscar adayı olan Theeb, daha önce kısa metraj filmler çeken Ürdün asıllı İngiliz Naji Abu Nowar’ın ilk uzun metraj filmidir. Filmin senaryosu da yazan Naji Abu Nowar, 71. Venedik Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülünü almayı başarmıştır. Ayrıca BAFTA’da aday olduğu “En İyi Çıkış Yapan İngiliz Senarist, Yönetmen ve Yapımcı” ödülünü de kazanmıştır.

Karanlıkla Gelen Yabancı

Film hayatta kalma mücadelesini ve insanın zamanla iyi ya da kötü, öğrendiği her şeyi işlerken bir yandan da bedevi kültürün ince ayrıntılarını göstermekten geri kalmaz. Çadırın önündeki ateş, develer ile yapılan yolculuklar, gece yıldızların parlaklığı, su kuyuları ve közden arıtıldıktan sonra iştahla yenen ekmekler, çölün kendine has kuralları ile ekrana yansımıştır. Bu kültür dışarıya her ne kadar kapalı olsa da kendi içinde insani duyguların samimiyeti gözle görülecek derecede açıktır. Hayat orada daha zordur ve insanlar birbirine daha bağlıdır. Kabilenin dışında ise bu bağlılık, yerini can pazarına bırakır. Ama elbette ihanetin ve bir insan öldürmenin bu kadar basit olduğu yer sadece çöl değildir…

Theeb, kanunların, kuralların, sınırların uğramadığı, Hicaz bölgesinde bedevi kültürün içinde yaşayan küçük bir çocuktur. Babasının ölümüyle birlikte anlaşıldığı kadarıyla iki ağabeyi onun tek ailesidir. Yalın ayak, kirden rengi değişmiş entarisiyle diğerlerinden daha çok sevdiği ve vakit geçirdiği Hüseyin ağabeyi ile çölde kendi halinde yaşarken bir İngiliz’in gece karanlığından çıkıp gelmesi onun için her şeyi değiştirecektir. Bu değişim, rica üzerine Roma kuyusuna kadar İngiliz’e ve arkadaşına rehberlik edecek olan Hüseyin’in peşinden Theeb’in de gitmesiyle başlayacaktır. Hayata korkusuz ve belki de düşünmeden atılma isteğinin getirdiği bir sonuçtur bu. Yolu bilmeyen bu misafirlere eşlik etmek, yapacakları tek görev olacakken işler Hüseyin’in ve Theeb’in tahmin ettiği gibi yürümez. Kanunların ve güvenliğin olmadığı bu yollarda herkes gafil avlanır. Bir eşkıyanın kurşunu da Hüseyin’in durağı olunca, Theeb bir su kuyusunun yanında yapayalnız kalacaktır. Bu tanımadığı ve silahlı adamlardan kaçarken su kuyusuna düşse de gecenin karanlığında kuyunun içinde mahsur kalan Theeb için henüz her şey bitmiş değildir. Çünkü o zamana kadar kendisinin büyüdüğünü çevresine sürekli dile getiren Theeb, gerçekten büyümenin ne olduğunu filmin sonunda göstermelidir ve gösterecektir de. En sonunda gerçekten kimseye ihtiyaç duymadan devesine binip evine gitmek üzere yola çıktığında, Theeb artık bambaşka biridir.


Çocuk Olamamak veya Büyümek

Osmanlı Hicaz demiryolunu ve bu demiryolunun o bölgeye ekonomik zararlarını kendi içinde eleştirmesi, Arap isyanlarının patlak vermeye başlaması gibi konuları da içine alan Theeb filmi, merkezine savaş ve ölümlerin, silahların arasında bir çocuğun ne durumda olabileceğini almayı tercih etmiş. 

Theeb, bir çocuk olduğu halde bütün bunların arasında kendinden beklenmedik bir güç ve cesaret gösterir. Olaylar onun yaşına göre ağır ve zor olsa da onun tarafından bakınca onlardan kurtulmak bu kadar imkânsız değildir. Yine de çocukluğu onun en belirgin yönü olur. Masum ve korkak bakışları onun hep öyle kalacağını düşündürür.

Eşkıyalar, askerler, silahlar, ölümler, devlet çıkarları ve savaşlar geride şöyle bir durduğunda, şahit olunan yalnız kalmış bir vaziyette ağabeyinin ölüsüne sarılmış küçük bir çocuktan başka bir şey olmayacaktır. Tabii bu çocuk sineklerin etrafını saran bu cesetle konuşup yanında uyuduktan sonra onu gömmeyi de ihmal etmeyecektir veya her şey bir kenarda durduğunda elinde daha hiç kullanmaya cesaret edemediği eğreti duran silahıyla, dağa taşa, sonsuz gökyüzüne, kumların meskeni çöle “Yardım edin!” diye bağıran bir çocuktan başka bir şey gözükmeyecektir. Bu sırada bu çocuğun biraz arkasında onun ağabeyini öldüren yaralı eşkıya durmaktadır ve zaten Theeb de yardım çığlıklarının cevapsız kalacağını bir yandan bilmektedir. Bu yüzden o anda yapabileceği bir şey kalmıştır. Bu eşkıyaya güvenmek ve onu oradan kurtarmasına izin vermektir. Belki de çocuk yanı bize kendinden daha güçlü ve bilgili birinin korumasının altına girmesi gerektiğini düşündürür. Ama Theeb, gerçekten bu kadar korunmasız ve güçsüz müdür?


“Güçlüler, zayıfları yer!”

Hüseyin, sürekli babalarının, “Güçlüler, zayıfları yer!” sözüyle kardeşine telkinlerde bulunmuştur. Onun bu zor şartlar altında yaşarken sıkıntı çekmemesi için zaten elinden geldiğince bildiklerini ona öğretmiştir. Onun güçlü olmasının hayatta kalması için önemli unsur olduğunu ölmeden önce de ifade edecektir. Theeb, gücünü de içinde yetiştiği toplum ve şartlarla şekillendirecektir. Bir çocuğun çölde bir eşkıya ile yalnız kalması ona nasıl güçlü olması gerektiğini öğretecektir.

Theeb, eşkıyanın yaralarını saracak, onun uzattığı ekmeği kabul edecek hatta ona güvenerek yanında uyuyacaktır. Theeb ve eşkıya arasında birbirlerine güven duymaları gerektiğine ve birbirlerine karşı ihanete yeltenmemeleri gerektiğine dair kendiliğinden bir ahit oluşur. Çünkü eşkıya yaralı olduğu için, Theeb de kurtulmak için buna ihtiyaç duyar. Hayatının kanunu olan bu menfaat, çölde iki insana da hükmetmeyi başarır. Birlikte yola çıktıklarında da aynı şekilde güven ile yola devam ederler.

Eşkıya, yolculuğun ilerleyen zamanlarında Osmanlı askerlerine, öldürdüğü İngiliz’in eşyalarını satmış, Theeb’i de oğlu olarak tanıtmıştır. Theeb, huzursuz ama bilhassa öfkelenmiştir o anda. Bunun gerekçelerini düşünürken akıllardan bu yabancı adamın oğlu tarafından tanıtılmak veya çıkarları için yalanlara başvurarak eşyaların satılması geçer, bu iki kişinin arasındaki güvenin ve menfaatin de yavaş yavaş bittiği anlaşılmaktadır. Theeb’in yaralarını sardığı eşkıyaya karşı öfkesi o an düşünülen hiçbir sebep değildir. Theeb ağabeyinin intikamını almak için eşkıyayı, daha önce titreyen ellerle tuttuğu silahıyla ve ağabeyinin öğrettiği kurallarla nişan alıp vurur. Zihnine kazınan tek şey vardır: “Güçlüler, zayıfları yer!”

Theeb, o tetiği çekmeden önce çocuk tarafı güçlü olmayı birine güvenerek bulmuşken, tetiği çektikten sonra güçlü olmayı kendini birine güvenir gibi gösterdikten sonra onu öldürecek kadar cesaretini toplamakta bulur. Genel anlamda onun tetiği çektikten sonraki hali ve devesine binip eve gitmek için yola çıkması büyüdüğüne ve artık eskisi gibi olmadığına işarettir. Sevdiği birini kaybetmeyi, bir ölüyü gömmeyi, gece vakti kuyunun içinde çaresiz kalmayı, yalnız, aç ve uykusuz kalmayı, çıkış bulamayınca elindeki silahı korkutmak amacıyla kullanılabileceğini, eşkıya dahi olsa birinin yanına sığınmayı, kendi içinde güçlü durmayı ve ihanet edip birini öldürmeyi öğrenmiştir Theeb. Bunlar ileride onun daha da güçlü olması için işine de yarayacaktır belki. Eğer bu güç ise bunu ömrü boyunca kullanacaktır da ve zayıf diye adlandırdığı her şeyi yok edecektir. Ama Theeb, bütün bu kazandıkları ve öğrendikleri arasında bir şeyi de kaybetmiştir. O da masumiyettir.


Not: Bu yazı ilk olarak Mavi Yeşil Dergisi'nin Mayıs-Haziran 2016 sayısında yayımlanmıştır.


Yazar: Ülkü Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder