Sayfalar

18 Mart 2016

Room 8 (2013)

İnsanın başına ne gelirse hep meraktan gelmez mi? Pandora’nın Kutusu açıldığında dünyaya yayılan kötülük, Zeus’un yarattığı bu fettan kadının ödediği diyet sonucu kutuya girmesi ve sonsuza kadar orda kalması ile sonuçlanmıştır. Aslında çeviri hatası sonucu kutu olarak lanse edilen doğrusunun kavanoz olduğu bu gizemli obje, kadınların merak duygusunu bize göstermektedir. Bir kişinin, düğün hediyesi olarak verilen ve hiç açılmaması gerektiğinin ikaz edildiği bu sıradan kutunun açılması insanoğlunun bilinmeyene karşı bastıramadığı hayvani dürtünün tezahürüdür.

David Fincher’in “Se7en / Yedi (1995)” filminde, Dedektif William Somerset’in tüm uyarılarına rağmen elindeki kutuyu açan Dedektif David Mills’de bilinmezliğe karşı duyulan arzunun ve insanın acizliğinin kendisini ne vahim sonuçlara ittiğinin örneklerinden yalnızca biridir. Kimilerine göre dünya içinde yaşadığımız bir açık hava hapishanesidir. “The Matrix (1999)” filminde de Morpheus, insanın bu dünyanın kanseri olduğunu söyleyerek daha da kaosvari bir hava yaratır. Ona göre hem bu dünyada sıkışıp kalmışızdır hem de dünyanın sonunu getiren parazitlerden farkımız yoktur. 

Merak duygusunun en üst seviyeye çıktığı anlarda şeytani deneylerini yapan Dr. Victor Frankenstein, o “şey”i yarattığında pişman olmamış mıydı? Tüm ailesinin katli ve sonunda dünyanın öbür ucuna kadar süren bir kovalamacayla biten yorucu ve korkunç yolculuğa çıkmak zorunda kalmamış mıydı? Bir adım sonrasını hep görmek isteyen âdemoğlu, yaratılışındaki bu DNA kodlarına maalesef hükmedemez olmuş ve kara talihinin yazgısına boyun eğmek zorunda kalmıştır. Eğer merakını törpülemezse tabi...


2013 yılında çıkan İngiliz kısa filmi “Room 8” filmi de, merakın ayan beyan ortada olduğu, insan-ı kâmilin kendisini felaketlere sürüklediği, paradoksal izdüşümlerin ve kısır döngünün içinde yol aldığımız, izlenmesi gereken ayrıcalıklı bir başyapıt. 67. BAFTA Ödülleri’nde “En İyi İngiliz Kısa Film” ödülünü alarak da başarılarını taçlandıran bu yapımın yönetmen koltuğunda James W. Griffiths oturmakta. Geoffrey Fletcher ile yönetmenin ortaklaşa yazdığı kısa film, 7 küsur dakikanın kum saati gibi hızla aktığı kısacık süresine, metinler arası birçok mesajı gizlemeyi ve sayfalarca hikayenin anlatamayacağı yoğunlukta bir hikaye sıkıştırmayı bilmiş. Kontrolü seyircinin hayal gücüne bırakan film, obsesif yapıdaki baş karakterin hapsedilmiş dünyasına bizi davet ediyor. 

Başroldeki Tom Cullen ve diğer oyuncular Michael Gould ve Yuri Klimov’un etkileyici oyunculukları ile bütünleşen bu ödüllü kısa filmde bizde karanlık yanlarımızı görme fırsatı buluyor, onların attıkları adımların peşi sırasına arkalarından geliyor, bir sonraki sahnede ne olacak diye adeta yerimizde kuduruyoruz. 

Film tamamıyla göndermelerle dolu. Polonya’da mahpushaneye yerleştirilen hükümlünün kaldığı odanın numarası olan -filmin isminden de anlaşılacağı üzere- sekiz rakamı, yedi kat gökyüzü inancının bir devamı olarak tanrının katı olarak temsil edilebilir. Mahkûmun konulduğu koğuşta artık son duraktır onun için. Kıpırdayamaz, hareket edemez, çıkamaz. Ölmeden önce ölmüştür. Tanrının huzuruna çıkmayı beklediği son sınavıdır belkide bu. İslam inancında ise sekiz rakamının cenneti temsil ettiği düşülmüştür. Belki de mahkûmun konduğu hücre onun cennetidir. Bakış açısına göre değişen bu düşünceler yumağı, bizi karakterin merak edip kutuyu açmasına kadar götürür.


Göndermelerden birisi de İngiliz yazar Agatha Christie’nin “Nil'de Ölüm” kitabının bir sahnede anlık gözükmesidir. Yönetmen, gizem, suç, dedektif romanlarının başyazarı Agatha’nın yapıtını göstererek zaten merak unsurunu, romanın gözükmesiyle bir çıta daha yükseltmiştir. Kırmızı Kutu’nun ikazlara rağmen açılmasından sonra karnaval başlar. Mekânsalın ve boyutların iç içe geçtiği bu sahnelerde toplumsal psikoloji, tabular, kurallar silsilesi ve daha birçok mesajı alt metinde yedirilmiştir sahnelere.

Sistemin dışına çıkmak isteyen, çarklara çomak sokmaya çalışan düzen bozucuların, isyankârların, hükümlülerin, kibrit kutusuna hapsedilerek metaforlaştığı, hapis içinde hapis mantığıyla zihinlerimizi de prangaya vurmak isteyen siyasi diktatörlerin yapmak istediği düzenlemeler ve bunun sonucunda hala kaçmaya çalışan, kaçınca kurtulacağını sanan bireyin yaşadığı hayal kırıklığı… Merakla başlayan yolculuk, sonra histerik krizlere benzeyen imgelerle sarılı görüntüler. Dünyamızın yozlaşmış düzenini alegorilerle anlatan bu eşsiz eseri defalarca izleseniz yeridir. Saatler dolusu filmlerin anlatmak isteyip yapamadıklarını, 10 dakikadan az sürede veren bu eser sizi tekrar tekrar düzeni sorgulamaya sevk edecek. Önünüze sunulan her kutuyu açmadan önce artık bir kez daha düşüneceksiniz…



Konuk Yazar: Umut Uçan

0 yorum :

Yorum Gönder