Sayfalar

6 Şubat 2016

Cinema Panopticum - Thomas Ott (Çizgi Roman Eleştirisi)

İnsanlarla iletişim kurmanın tek yolunun, konuşmak olduğunu düşünebilirsiniz. Yahut sessiz bir filmin, her şeyi anlatamayacağına içten içe inanabilirsiniz. Üzerinde hiçbir şey yazmadığı için, göz alıcı tablolara uzun uzun bakmıyor da olabilirsiniz… Kelimelerin gücüne bu denli çok güveniyorsanız, söz konusu çizgi romanlar olduğunda da, çizgilerin kelimelerle mutlak birleşimine inanıyorsunuz demektir. Evet, kelimeler çizgi romanın önemli bir kısmını oluştururlar ama bu demek değildir ki, bir hikâye anlatmak için illa da kelimelere ihtiyaç vardır…

Hikâye Anlatmanın Görsel Yolu

İnsanın düşüncelerini ve gözlemlerini yüzey üzerinde resmetmesi, yani resmi bir iletişim aracı olarak kullanması çok uzun yıllar öncesine dayanır aslında. Fransa’daki Lascaux mağarası ve İspanya’daki Altamira mağarasında bulunan kaya resimleri bunun bilinen en eski örneklerindendir. Bu resimlerin yaklaşık olarak M.Ö. 30.000’inci yıla ait oldukları düşünülmektedir ve resim sanatının, fotoğrafın ve hatta çizgi romanın başlangıcı olarak kabul edilirler. 

Yıllar geçtikçe resim sanatı gelişir ve değişir. Artık resim, basit gözlemlere dayanan basit çizimler değildir. Gerçeği olduğu gibi aktaranlar, kendi izlenimlerine göre şekillendirenler, parçalayıp tekrar birleştirenler, yok sayanlar birer birer çıkarlar karşımıza. Üstelik hepsi kendilerine has kurallar ve tekniklerle resimlerini yaparlar. Zaman geçtikçe resimler, gerçek ya da gerçeküstü, dini ya da felsefi, ciddi ya da eğlenceli hikâyeler anlatmanın görsel bir yoluna dönüşür. 

Resim ve Boya

“Resim” ile “Boya” kelimeleri birbirleriyle o kadar iç içe geçmiştirler ki resim dendiğinde hemen aklımıza ne tür bir boyayla yapıldığı, hangi renklerin kullanıldığı gibi düşünceler gelir. Nasıl hikâye anlatmak için illa sözcüklere ihtiyacımız yoksa bir yüzeye resim yapmak için de boyaya ihtiyacımız yoktur. Aslına bakarsanız bir kaleme bile ihtiyacımız yoktur! Mesela Dadaizmin ve Sürrealizmin önemli temsilcilerinden Max Ernst’in, 1934 yılında basılan, kolaj türünde gerçeküstücü romanı “Merhamet Haftası” bunun en tuhaf, en aykırı ve en çarpıcı örneklerindendir! Eserlerinde Ernst’in etkileri göze çarpan (zaten ilham kaynakları arasında da adını anıyor) Thomas Ott ise resimlerini Scratch Art tekniğiyle yapıyor. Bu teknikte resimler, siyah kâğıdın maket bıçağı, bisturi gibi kesici aletlerle kazınmasıyla elde ediliyor. Şaşırtıcı öyle değil mi? Thomas Ott’un aşırı detaycılığı göz önünde bulundurulduğunda bunu bilmek kulağa daha da inanılmaz geliyor!


Kimdir bu Thomas Ott?

İsviçre’nin Zürih kentinde doğan, tasarım okulunda grafik eğitimi alan Thomas Ott, aslında çizerliğinin yanında sanatın başka dallarıyla da yakından ilgilenmiş bir isim. Zürih Üniversitesi’nde sinema çalışmaları yapan Thomas Ott, “La Grande Illusion (1984)”, “Fleisch (2000)”, “Sjeki Vatcsh! (2001)” gibi tıpkı çizgi romanlarında olduğu gibi çarpıcı, rahatsız edici ve şok edici kısa filmler çekti. Ayrıca sinemanın dışında müzikle de ilgilendi ve “Playboys” adlı müzik grubu ile 1986-1990 yılları arasında, tarzını “Şok’n Roll” olarak tanımladığı müzikler yaptı. Evet, Thomas Ott, çok yönlü bir sanatçı olabilir, el attığı her sanat dalında nitelikli işler ortaya koyup adından söz ettirmiş de olabilir ama Thomas Ott’u Thomas Ott yapan şeyin, Scratch Art tekniği ile yaptığı çizgi romanlar olduğuna şüphe yok! Şimdi dilerseniz Thomas Ott’un karanlık ve kasvetli dünyasına giriş yapalım…


Karanlık Çizgi Romanlar

Türkiye’de 2013 yılında, Flaneur Comics tarafından, her kitap sadece 666 kopya basılan Thomas Ott külliyatı, üç kitaptan oluşuyor. Bu yazının asıl konusu “Cinema Panopticum” olsa da ona geçmeden önce diğer iki kitaptan da kısaca bahsetmek istiyorum.

“R.I.P.: Best of 1985-2004” kitabı Thomas Ott’ın kısa korku hikayelerinden oluşan bir derleme kitap. “Cinema Panopticum” ve “Numaralar: 73304-23-4153-6-96-8” başlı başına tek bir hikâyeyi anlatan çizgi romanlar olduğu için de “R.I.P.” bu yönüyle diğerlerinden ayrılıyor. İçinde 19 tane kısa hikâyenin olduğu kitap, ürkütücü, şok edici, karamsar hatta umutsuz bir atmosfere sahip. Film Noir’lerde karşılaştığımız ya da karşılaşacağımız, her türden arka sokak hikâyesi, bu kitapta kısa ama vurucu bir şekilde anlatılıyor. En akılda kalıcı olanlarından bahsetmemiz gerekirse: “Buruşuk bir trajedi” estetik operasyonlarının anlamsızlığından dem vururken unutulmaz iğrençlikteki bir kare ile sonlanıyor, “Elveda!” ölüm korkusunun saçmalığına yapılan absürt bir güzelleme olarak hafızalarımıza kazınıyor, “O İş” işlenen suçlara duyarsız kalan insanlara yapılan ağır bir eleştiri niteliğindeyken, “Milyonerler” ise “Numaralar” kitabı ile çok benzer bir konuyu, benzer bir şekilde anlatıyor. 

“Numaralar” kitabı ise bir kısır döngünün hikâyesi. Bir kahramanımız olsa da, döngü tamamlandığında yeni bir kurban ortaya çıkıyor. Bu yüzden kitabın, tıkır tıkır işleyen sistemin çarkları arasına sıkışıp kalan, kısa yoldan zengin olup mutlu olabileceğine inanan insan(cık)ların hikâyesini anlattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nasıl başlıyorsa öyle biten kitap, bir yandan acımasız sistemi eleştirirken, diğer yandan da din, hayatın kısır döngüsü ve şans faktörü üzerine yapılan birçok göndermeyi ve eleştiriyi bünyesinde barındırıyor. Çizgi romandaki her bir karenin, zengin arka planları, detaylı anlatımı, hayran bırakan ayrıntıları göz doldururken, biçimci kuramcıların kurgu anlayışını çağrıştıran sürükleyici kurgusu ile Thomas Ott’un sinemacı yönü kendini hissettiriyor. Zaten Thomas Ott’un kitaplarının hem okunabildiğini hem de izlenebildiğini söylersek yanılmış sayılmayız. Zira kitabı okumak için açıyorsunuz ama bittiğinde sanki kendinizi bir film izlemiş gibi hissediyorsunuz. 



Thomas Ott’un Olmazsa Olmazlar Listesi

Thomas Ott’un, nevi şahsına münhasır çizim tekniği dışında, her hikâyesinde muhakkak rastlayacağımız olmazsa olmaz imzaları vardır. Bunları beş maddelik bir listede vermeye çalışalım…

Listenin ilk maddesini “çarpıcı son” oluşturur. Thomas Ott’un hikâyeleri sıradan başlarlar ama şok edici bir şekilde biterler. Uzun bir süre son kareye bakıp az önce ne olduğunu anlamaya çalışırız. Çünkü bu son kareler genelde yüze atılmış okkalı bir tokat etkisine sahiptir.

Listenin ikinci maddesi “ölüm”dür. Ölüm ve ölüm korkusuna Thomas Ott’un birçok hikâyesinde rastlarız ve genelde insanın ölüm karşısındaki acizliği olabildiğince garip şekillerde anlatılır.

Listenin üçüncü maddesi “sayılar”dır. Thomas Ott’un sayılara acayip takıntılı olduğunu, her hikâyesinde mutlaka sayıları bir şekilde kullanmasından anlayabiliriz. Bazen hikâyede önemli yeri olan sayılar, bazen pek bir işleve sahip değildir ama her hikâyede boy gösterirler. Thomas Ott’un bu saplantısı “Numaralar” kitabında zirveye çıkar.

Listenin dördüncü maddesi “bağımlılık”dır. Bağımlılıklar ve onların getirdiği sorunlar, en az ölüm kadar sık işlenen bir Thomas Ott konusudur.

Listenin beşinci ve son maddesinde ise “din” vardır. Hristiyan ögeleri kullanarak dine yapılan göndermeler, Thomas Ott hikâyelerinde bolca kullanılır. Bunlar göze sokulmadan ama etkili bir şekilde yapılırlar. Din ve Tanrı konusunda en çarpıcı mesaj, “R.I.P.” kitabında yer alan “G.O.D.” hikayesinde yer alır.

(Yazının buradan sonraki kısmı, çizgi romanla ilgili sürprizleri bozacak bilgiler içermektedir.)


Cinema Panopticum

“Cinema Panopticum” başlı başına tek bir hikâyeyi anlatsa da aslında “R.I.P.” ve “Numaralar” arasında bir yerde duruyor. Zira “Cinema Panopticum” toplamda beş ayrı hikâyeden oluşan tek bir hikâye yapısına sahip. Kitabın ismi, Jeremy Bentham'ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane modeli Panopticum’dan geliyor. Bu modele göre hapishane, herkesin gözetim altında olmasını sağlayacak şekilde yuvarlak bir bina olarak tasarlanmıştır. Bu anlamda kitabın isminin oldukça yaratıcı ve eleştirel olduğunu söylemeliyiz.

Panayırda eğlenmek isteyen küçük bir kız çocuğuyla açılıyor kitap. Yeterli parası olmadığı için panayırdaki hiçbir eğlenceden yararlanamayan küçük kız, sonunda “Cinema Panopticum” adında gizemli bir çadırı görüyor. Bu çadırın içerisinde beş adet kineteskop benzeri film gösterim makineleri var; üzerlerinde ise “Otel”, “Şampiyon”, “Deney”, “Peygamber” ve “Kız Çocuğu” yazıyor. Kızın sadece 5 madeni parası var ve bu film gösterim aletlerinin her biri de 1’er madeni para ile çalışıyor. Çizgi romanın bundan sonraki kısımları hikâye içinde başka hikâyeler görmemiz ile devam ediyor. Kız, sırayla her bir makinedeki filmleri izlemeye başlıyor.

İlk hikâye olan “Otel”, benim en etkilendiğim ve en beğendim Thomas Ott hikâyesidir. Çarpıcı sonu, ölüm unsuru ve sayı kullanımı ile klasik bir Thomas Ott hikâyesidir. Bir adamın bomboş bir otele girmesiyle başlayan hikâye, B sınıfı korku filmlerinde sıkça rastlayacağımız türden bir merak unsuru üzerinden devam eder. Boş otel, eksiksiz bir ziyafet sofrası, rahat bir oda… Tüm bunlar az sonra adamımızın başına bir şeyler geleceğinin ipuçlarını verir. Nitekim öyle de olur. Adam yediği yemek yüzünden zehirlenir ve yardım umuduyla etrafı dolaşırken, oteldeki herkesin ölmüş olduğunu görür. Bunun Norman Bates gibi bir psikopatın işi olduğunu düşünen biz okuyucu ise feci halde ters köşeye yatar. Zira son kare, olayın hiç de düşündüğümüz gibi olmadığını gösterir. Adam, bir hamam böceği yeminin içinden dışarı çıkar, yere düşer; ölmüştür. Sonrasında ise aslında buranın dev bir hamam böceğinin mutfağı olduğunu görürüz. Thomas Ott, her şeyi ters yüz etmiştir; insanı ve insan olmayı başarılı bir şekilde sorgulamıştır. 

İkinci hikâye olan “Şampiyon”, ölüm üzerine yakılmış bir ağıt gibidir. Başarılı bir güreşçinin, ölüm ile yaptığı güreşi konu alır. Şampiyon, ölümü yener ama kızı ölüme kurban olur. İnsanın sonsuz yaşam isteğine rağmen ölüme karşı acizliğini çok kısa bir şekilde özetler Thomas Ott. Son kare ise düşündürücüdür. Zira ölüm ve küçük kız el el tutuşmuş, yüksek bir yerden güneş ışınlarının doldurduğu bulutlu bir manzarayı izlemektedirler. Şüphesiz burası cennettir ve ölüm aslında korkulacak bir şey değildir.


Üçüncü hikâye “Deney”, son karesi ile içimizi iğrenme hissi ile doldururken en az “Otel” hikâyesi kadar unutulması güç bir insanlık eleştirisi yapar. Gözleri aşırı derecede bozuk olan bir adamın görme arzusu üzerine bir hikâyedir bu. Göz doktorundan aldığı ilaçları kullanması sonucunda tamamen kör olan adamın saçları da dökülmeye başlar ve ardından kafasından bir sürü göz çıkar! Elindekiyle yetinmeyen, hep daha fazlasını isteyen insanı eleştiren hikâye, aynı zamanda bize “görebilen kör”ler olduğumuzu da hatırlatıyor olabilir. Adamın tamamen kör olmaya başladığı sırada, görme engelli ünlü jaz piyanisti George Shearing’in bir plağını dinlemeye çalışması ise Thomas Ott’un detaylara ne kadar önem verdiğinin önemli bir kanıtı olarak karşımıza çıkar. 

Dördüncü hikâyenin ismi “Peygamber”. Zaten isminden de anlaşılacağı üzere bir takım dini göndermelerin olduğu hikâye, sanki Eski Ahit’ten fırlamış bir hikâyenin modern versiyonu gibi. Sokaklarda dolaşan evsiz bir adam, uzun süredir bulduğu kemik benzeri parçaları birleştirerek sonunda tuhaf bir şekil elde eder ve bunu, dünyanın sonunun geldiğine dair bir işaret olarak yorumlar. Tabii ki kimse ona inanmaz. Bunu söylemeye çalıştığı herkes onunla dalga geçer, hatta bazıları onu döverler. Fakat sonunda bu adamın bir uzay gemisi tarafından kaçırıldığını görürüz. Dünya ise yok olur. Diğer hikâyelere nazaran biraz fazla didaktik bir sona sahip olan “Peygamber”, bana kalırsa kitaptaki en zayıf hikâye. İnsanların, ne söylendiğine değil de, kimin söylediğine baktıklarını alaycı bir üslupla ve kutsal kitap göndermeleriyle aktaran hikâye, tek başına değerlendirildiğinde etkileyici olabilir ama “Cinema Panopticum” içindeki diğer hikâyelerle kıyaslandığında maalesef biraz yavan kalıyor.

Beşinci ve son hikâye olan “Kız Çocuğu” ise aslında çok kısa sürer. Küçük kız, o zamana kadar izlediği filmler yüzünden şaşırsa, üzülse ve hatta korksa bile, her defasında yeni filmi merakla açar. Ama iş, beşinci filme geldiğinde değişir. Küçük kız, ekranda gördüğü şey yüzünden dehşete düşer ve çadırı koşarak terk eder. Aslında sebebini anlamak çok zor değil. İnsan, iyi ya da kötü etrafındaki her türlü şeyi görmezden gelebilir ama kendini ilgilendiren şeyleri asla görmezden gelemez. Her gece televizyonda ölüm haberleri gören, bunu fazlasıyla normalleştirip alışan insan, birkaç saniyelik üzüntüden sonra ölen kişiyi unutup kanalı değiştirebilir. Ama ekranda gördüğü ölüm haberi eğer kendi yakınlarından birine aitse verdiği tepkiler bambaşka olur. İşte bu anlamda değerlendirildiğinde “Cinema Panopticum” ismi ve kitabın finali daha bir etkileyici oluyor.

İçerik olarak fazlasıyla doyurucu olan “Cinema Panopticum”un görselliği konusunda bir kusur bulmak ise neredeyse imkânsız gibi. “Numaralar” için söylediğim övgü dolu sözlerin aynısını bu kitap için de söylemek mümkün. Sonuçta üzerinde fazlaca uğraşıldığı her bir karesinden belli olan müthiş bir görsellik söz konusu! Ayrıca Thomas Ott’un bu kitapta kullandığı kurgunun, diğer iki kitaptakinden çok daha başarılı olduğunu da söylemeden edemeyeceğim. 

Sözün özü, özel olarak baktığımızda içindeki beş farklı hikâye ile genel olarak baktığımızda ise bu beş hikâyeyi kapsayan tek bir hikâye ile “Cinema Panopticum”, insanı eleştiren, sorgulayan ve anlamaya çalışan bir kitap.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder