Sayfalar

2 Kasım 2015

The Cape - 1. Sezon (2011)

The Cape, Action Comics’in ilk sayısında şöyle afili bir poz verip ünlü olan ya da Altın ve Gümüş Çağ’da doğan süper kahramanlardan biri değil. Yani anlayacağınız köklü bir geçmişi yok ve bu The Cape için büyük bir handikap! Bu yüzden, şimdiye kadar onlarca hatta yüzlerce kahraman gördükten sonra The Cape’in türe getireceği yeniliklere şüpheyle bakılabilir. Ama dizinin yaratıcısı olan Tom Wheeler, kahramanın doğuşunda orijinallik için epey kafa yormuş bana kalırsa ve parasız pulsuz, hiçbir özel gücü olmayan bir adamın nasıl süper kahramana dönüşebileceği sorusuna güzel bir cevap vermeyi başarmış.


Bir Kahramanın Doğuşu

Sadık bir koca ve örnek bir baba olan Vince Faraday, suç oranının hayli yüksek olduğu Palm City’nin polis teşkilatında, adalet için koşuşturan bir dedektiftir. Vakit bulduğu zamanlarda, oğluyla beraber okuduğu “The Cape” isimli çizgi roman ise tek eğlencesidir. 

Vince, yozlaşmış polis teşkilatında dürüst bir polis olmak için çabalarken, Chess lakaplı seri katilin yeni polis müdürünü öldürmesiyle her şey değişir. Çünkü şehri yasal yollardan ele geçirmeye çalışan ARK şirketinin sahibi Peter Fleming, polis müdürünün ölmesiyle Palm City Polis Teşkilatı’nın yüzde yüzünü özelleştirerek şehirdeki tek güç olmayı başarır. Vince’de, -tek yapmak istediği şey iyi bir polis olmak olduğu için- en yakın dostu Marty Voyt’un ricası üzerine ARK için çalışmayı kabul eder; fakat daha sonra bu şirketin korkunç planlarını öğrenince onları engellemeye çalışır. Tabi tek bir adamın bütün şehri elinde tutan elinde tutan bir milyarder karşısında ne kadar şansı olabilir ki? Nihayetinde Peter Fleming hazırladığı bir komplo ile Chess lakaplı katilin Vince Faraday olduğuna herkesi inandırır ve Vince helikopterden canlı olarak yayınlanan kovalamaca sırasında öldürülür. 

Aslında onlar öyle sanır! Öldü sanılan Vince, kendilerine Suç Karnavalı diyen hırsızlar tarafından bulunur. Peter Fleming’e ait bankaları soymaya yardım etmesi karşılığında, ailesine tekrar kavuşabilmek için onlardan yardım sözü alan Vince, oğlunun en sevdiği kahraman olan The Cape’i ete kemiğe büründürerek intikam için geri döner…

Gösteri Devam Etmeli

Tüm süper kahraman filmleri gibi The Cape’de özünde iyilerin ve kötülerin mücadelesini anlatıyor. Sözü fazla uzatmayalım, işte karşınızda The Cape’in iyileri ve kötüleri! Henüz diziyi izlememişseniz bazı sürprizleri istemeden öğrenebileceğinizi unutmayın…

İyiler



The Cape: Rollo tarafından bulunduktan sonra Suç Karnavalı’na getirilen Vince Faraday, burada Suç Karnavalı’nın lideri olan Max Malini’den hızlandırılmış süper kahraman eğitimi alır! Sirk çadırında bulduğu bir pelerinle çizgi roman kahramanı The Cape’i hatırlayarak doğan süper kahraman olma fikri, Max’in ona verdiği çok sağlam özel bir pelerinle daha da perçinlenir. Max’ten ortadan kaybolma ve pelerinini vücudunun bir parçası gibi kullanma (bu şekilde pelerinle her şeyi tutup fırlatabilir) gibi numaraları öğrenen Vince, Suç Karnavalı’nın diğer üyelerinin özel yeteneklerinden de faydalanır. Böylece yeni öğrendiği ilizyon numaraları, polislikten yadigâr yetenekleri ve pelerini sayesinde bir süper kahramana dönüşmüş olur. The Cape rolünde, Revolution (2012-2014) dizisi ile adını duyuran David Lyons var. Elinden gelenin en iyisini yapan Lyons, 10 bölümlük serüven boyunca akılda kalmayı başarıyor.

Orwell: Bu gizemli şahıs “Orwell is Watching” isimli sitesinde halktan gizlenen her şeyi açığa kavuşturuyor ve Palm City’nin yozlaşmış polislerini deşifre ediyor! Palm City’deki adalet anlayışına karşı sert bir duruşu olan, Sauron’nun gözüne benzeyen sembolü ve sloganı ile gizemli hatta ürkütücü bir portre çizen, çoğu kişinin bilmediği şeyleri bilen Orwell’ın kim olduğuna dair soru işaretinin daha ilk bölümde kaldırılması ise biraz heves baltalayıcı! Mesela Orwell herkesin beklediği gibi bir erkek değil kadınmış! Ayrıca Orwell’ı (tabi ki bu takma ismi) The Cape’i bilgisayar başından takip eden ve onun arkasını kollayan kişi olduğu için Matrix’deki Tank isimli operatöre benzetmekte mümkün. Bu yüzden The Cape’i onsuz düşünmek pek mümkün gözükmüyor. Orwell’ı oynayan Summer Glau’yu “Serenity (2005) filminden ve “Terminator: The Sarah Connor Chronicles (2008-2009) dizisinden hatırlayabilirsiniz.


Max Malini: Suç Karnavalı’nın tatlı sert lideri, Vince Faraday’ın bir kahramana dönüşmesindeki en büyük pay sahibi, usta sihirbaz ve hırsız! Her ne kadar onu genelde konuşurken ve öğütler verirken görsek de The Cape’in çuvalladığı zamanlarda arkasını toplayan da hep o oluyor.  Keith David gerçekten de bu rolün hakkını fazlasıyla veriyor. Hatta ilk bölümde ölseydi dizinin seyir keyfi fazlasıyla düşerdi. Yapımcılar bunu fark etmiş olacaklar ki ilk bölümde mucizevî bir şekilde kurtuluyor!


Rollo: Sakın boyuna aldanıp onu kolay lokma sanmayın! Zira dizinin en sağlam kötüsü Scales’i bile yere sermişliği vardır kendisinin. İyi dövüşmesinin yanında fazlasıyla agresif olan Rollo için Max Malini’nin sağ kolu diyebiliriz. Pirates of the Caribbean / Karayip Korsanları serisinden göz aşinalığımız olan Martin Klebba, çılgın cüce Rollo’ya hayat vererek diziye renk katıyor.


Ruvi: Bu iki karakter için söyleyecek pek bir şey yok açıkçası. İkisi de tıpkı Rollo gibi Suç Karnavalı’nın üyelerinden. Ruvi usta bir hipnotist. Kendisine zihin cerrahı diyecek kadar güveniyor ve karnaval üyelerinden The Cape’i sevmeyen tek kişi. Birçok TV dizisinde rol alan Anıl Kumar, Ruvi karakterine hayat veren isim.

Raia: Raia ise gördüğü her yakışıklı erkeğe sulanan güzel bir akrobat. Karakterin pek bir işlevi yok. Hatta karnaval üyeleri arasında sırf bir kadın olsun diye yazıldığı çok belli. Ama buna rağmen, Izabella Miko’yu bu rolde izlemek bile başlı başına bir keyif!


Kötüler


Chess:  Palm City’ye dehşet saçan psikopat seri katil. Kendisini bir strateji dehası olarak görmesi, satranç oyununa olan düşkünlüğü ve hayatı bir satranç tahtası olarak kullanması yüzünden Chess ismi ile tanınıyor. Ayrıca kırmızı deri ceketi, siyah maskesi ve yılan gözleri ile korkutucu bir dış görünüme sahip. Ne yazık ki Chess’in kim olduğunu öğrenmemiz pek uzun sürmüyor. İlk bölümde Peter Fleming’in -Vince Faraday’a kurduğu tuzak sırasında- aslında Chess olduğunu görüyoruz. Peter Fleming, ARK şirketi sayesinde tüm şehri elinde tutan, Vince Faraday’ın ismini, ailesini ve hayatını elinden alan baş kötü olarak tezahür ediyor karşımızda. James Frain’i, bir kötünün sahip olması gereken duruşa sahip olduğu için Peter Fleming rolüyle kolayca özdeşleştirebiliyoruz. Şimdilerde James Frain’i Gotham dizisinde, benzer bir kötü adam portesi çizdiği Theo Galavan olarak seyrediyoruz...


Scales: Asıl adı Dominic Raoul olsa da cildindeki bir bozukluk derisinin pul pul olmasına neden olduğu için (sürüngene benzediği için de diyebiliriz) ona Scales diyorlar. Tabi o bu durumdan hiç hoşnut değil hatta ona böyle seslenenlerin canını yakmasını da çok iyi biliyor. İlk bölümlerde Peter Fleming’in yanında görsek de daha sonraları ondan ayrılarak tek başına etrafa dehşet saçan Scales’in asıl derdi şehirdeki tek patron olup herkesi haraca bağlamak. Yani klasik bir kötü adam kafasına sahip ve pek zeki olduğunu söylenemez. Kötü adam olarak görmeye alıştığımız Vinnie Jones, Scales rolünde hem eğlendiriyor hem de özgün bir kötü adam portresi çiziyor.

Cain: İsmi Raimonde LeFleur. Ama o herkes tarafından Cain (Kabil) olarak biliniyor. Yani ölümün yeryüzündeki somutlaşmış hali! Sembolleri Tarot kartlarından “Kule Kartı” olan özel bir tarikatın üyesi olan Cain, Peter Fleming’in tarafından The Cape’i öldürmek için tutuluyor. Zehirler konusunda uzmanlaşmış olan Cain, ayrıca attığını vuran tehlikeli bir kötü adam. Ne yazık ki kısa sürede mortu çekiyor. Bu yüzden hakkında daha fazla söyleyecek bir şey yok. Daha önce Eastern Promises / Şark Vaatleri (2007)” filminde gördüğümüz Raza Jaffrey’ı ikinci bölümde kısa bir süreliğine Cain olarak seyredebiliyoruz.


Kozmo: Gregor Molotov, hapsedildiği her hapishaneden kurtulmanın yolunu bulan azılı bir suçlu! Ayrıca eskiden Max Malini’nin öğrencisi olan Gregor Molotov, pelerininde asıl sahibi. Ancak pelerini kötü amaçları doğrultusunda kullandığı için Max Malini pelerini ondan geri alıyor ve Gregor hapsi boyluyor. Yıllar sonra ise Rusya’da yeni nakledildiği hapishaneden kaçarak, Max Malini’den pelerini almak için geri dönüyor. Kozmo sihirbazlar için en usta olanlara verilen unvan ve Max Malini’den sonraki Kozmo -tahmin edebileceğiniz gibi- Gregor Molotov! Fakat Kozmo, bölüm sonunda The Cape’ten çok daha üstün olmasına rağmen The Cape tarafından kolaylıkla alt ediliyor ve yeniden hapsi boyluyor. Bölüm sonunda Kozmo rolündeki ünlü alman aktör Thomas Kretschmann, bir daha gözükmemek üzere kayboluyor.


Dice: Tracey Jerrod, “Tanrı Zardır!” diyerek kendini Tanrı ile özdeşleştiren megaloman bir arzu nesnesi ve tam bir dahi! Bir takım matematiksel hesaplamalar ile geleceği görebilen bu hanım kızımız yaptığı ufak şeylerle karşısındakine büyük zararlar verebilecek türden bir anti-kahraman. Bir anti-kahraman diyorum çünkü Dice, tam olarak bir kötü değil. Zaten The Cape ile bir alıp veremediği de yok.  Ama Chess’i öldürmek için onca insanı tehlikeye atmaktan da çekinmiyor! Boynuna taktığı zar kolyesinden de anlaşılacağı üzere zarlara karşı özel bir ilgisi var. Babasını öldüren Chess’ten intikam almak için beşinci bölümde bir anda karşımıza çıkan Dice’ı ne yazık ki bir daha göremiyoruz. Sanırım bu karakteri ilerleyen bölümlerde kullanmak için saklamışlar ama kısmet olmamış. “American Pie” serisinin güzel aktristi Mena Suvari, Dice rolünde karakterine pek derinlik katamıyor maalesef. 

Goggles ve Hicks: Cain’in üye olduğu tarikatın diğer profesyonel seri katillerinden olan bu ikiliyi birbirlerinden bağımsız olarak düşünemeyiz. Neden mi? Goggles tekerli sandalyeye mahkûm bir bilgisayar dehası iken Hicks bir ölüm makinesi. Yani Goggles vücudun baş kısmı ise Hicks’de gövde kısmı! Peter Fleming’in, Cain’in başarısızlığından sonra The Cape’i öldürmeleri için tuttuğu Goggles ve Hicks’te maalesef bir bölümlük meze olmaktan öteye gidemiyorlar. Dizinin altıncı bölümünde, Pruitt Taylor Vince’i Goggles ve Chad Lindberg’ı Hicks olarak izliyoruz.


The Lich: Conrad Chandler, morgellons leiche yani ölü derisi isimli hastalıktan muzdarip, annesi tarafından doğduğu gün terk edildiği hastanede türlü türlü aşağılanmaya, işkenceye maruz kalmış ve yıllarca hapsedildiği hastane odasında yaptığı özel bir karışım ile tüm şehri kendi kölesi haline getirmeyi hedefleyen bir kaçık. Bu toz şeklindeki karışımı insanların suratlarına üfleyerek onları bir çeşit zombiye çeviriyor. Conrad Chandler’ın ya da diğer adıyla The Lich’in Palm City’nin kurucusu olan ailesinden kalma köşkte küçük bir zombi ordusu var. Glenn Fitzgerald bu rolde tüylerimizi ürpertmeyi iyi beceriyor doğrusu.

Razer: Dizinin en vasıfsız kötü adamı! Her türlü bomba yapımında ustalığıyla bilinen Razer’ın yüzünün bir kısmı yanık izleriyle kaplı ve topallıyor. İşte hakkında bildiğimiz her şey bu kadar. Merak ediyorsanız, bomba filan yapmaya zamanı olmuyor! Grant Bowler çok kısa bir süre Razer suretinde karşımıza çıkıyor.


Pelerinin Sırları Açığa Çıkıyor

Hiç şüphesiz Vince Faraday’ı The Cape’e dönüştüren en önemli unsur, çeşitli elementler içeren, atışlar için ağırlıklı kenarlara sahip olan ve tamamen örümcek ağından dokunmuş özel pelerin! Evet, pelerinin hem Vince ve hem de film için önemi büyük. Fakat elma şekeri için kavga eden çocuklar misali pelerin için kavga eden, birbirlerinin boynundan pelerini çekip almaya çalışan iki adamı ekranda görünce de olayı pek ciddiye alamıyorsunuz açıkçası! Bu dediklerim ünlü Rus Sihirbaz Kozmo yani Gregor Molotov’un ortaya çıktığı bölümde gerçekleşiyor. Pelerin haddinden fazla ön plana çıkartılarak aslında başkarakterimiz Vince’in değeri düşürülmüş oluyor ve sanki her şeyi yapan pelerinmiş de Vince sadece onu giyen ve altında saklanan kişiymiş gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Thomas Kretschmann, Kozmo rolünde daha fazla görülmeyi hak etse bile, keşke pelerinin sahibi Kozmo sadece lafta kalsaymış ve bir anda hortlayıp karşımıza çıkmasaymış. Senaristlerin bu pelerin kavgasını ne amaçla yaptıklarını tam olarak kestiremiyorum lakin yapmaya çalıştıkları şeyi yapamadıkları kesin!

İlk bölümün yönetmenliğini üstlenen Simon West dışında her bölümde değişen yönetmenler ortalama TV işleri ile tanınıyorlar ve The Cape’in -genel olarak baktığımızda- ortalama bir TV dizisinden hallice olduğu söylenebilir. Dizi bize özgün sayılabilecek bir süper kahraman sunsa da, yazının en başında da belirttiğim gibi kahramanın bir çizgi romanda doğmamış olması dizinin en büyük handikabı. Bu eksiğin dizi yayınlanmandan önce internet üzerinden yayınlanan online The Cape çizgi romanları ile giderilmeye çalışılması ise hoş bir çaba. Sanırım dizi devam etseydi, yayınlanan online çizgi romanları ve dizisiyle The Cape, Tom Wheeler’ın popüler kültüre armağan edeceği bağımsız bir süper kahraman olacaktı. Ancak kahramanın doğuşunda yakalanan özgünlüğün dizinin bütününe yansıdığını maalesef söylemek mümkün değil. Bu yüzden The Cape çabuk başladı, çabuk bitti ve hatta çabuk unutuldu! 

İkinci bölümden sonra dizi her bölümde amacından biraz daha sapıyor ve ilk bölüme pamuk ipliği ile bağlı olan ana konu ise her bölümde biraz daha zayıflıyor. Bu dizinin görünmeyen ancak hissedilen sorunuydu. Görünen sorun ise, her şeyin gerçek ile temellendirilmeye çalışılması fakat bu fazla abartıldığı için görselliğin çizgi roman estetiğinin yakınından bile geçemiyor olması! Elbette tamamen gerçek ve ayakları yere basan bir süper kahramanı izlemek keyifli. Fakat sonuçta bu bir süper kahraman filmi ve The Cape’in evreni bir çizgi romanda doğmasa da, en azından bir çizgi romandan fırlamış gibi olsaydı keşke! Tim Burton’ın ya da Christoher Nolan’ın Batman filmlerinde yarattıkları muhteşem Gotham City evrenini hatırlayın, o zaman ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Ya da M. Night Shyamalan’ın çizgi romanlardan bağımsız, özgün kahraman filmi Unbreakable / Ölümsüz (200)” filminin etkileyici atmosfer tasarımını anımsayın. Hem Unbreakable tam olarak bir süper kahraman filmi bile sayılmazdı!

Pelerinin sırlarından sonra bize ufaktan haber verilen diğer sürprizler, dizi ansızın bitiverdiği için bir neticeye bağlanamıyorlar. Ama “Orwell’ın babası kim?” ya da bunun gibi soruların cevaplarını bilmek de zor değil. Hatta dizinin çok havada kalan finalinden sonra bile dizi devam etseydi neler olurdu tahmin edebiliyorsunuz. Yani tüm bunları bilmek için “Dice” olmanıza gerek yok!


Tesadüf Diye Bir Şey Yoktur

Alternatif bir süper kahraman filmi yapmaya soyunduysanız, ne kadar özgün olmaya çabalarsanız çabalayın, yaptığınız şeyler diğer kahraman filmlerini anımsatabilir. The Cape gibi klasik bir süper kahraman öyküsü olan dizide süper kahramana dönüşme hikâyesi dışında bazı bakımlardan Batman’e göz kırpıyor sanki. Mesela Palm City, yozlaşmış polis teşkilatı, sürekli artan suç oranı ve şehrin suçluların yuvası haline gelmiş olması bakımından feci halde Gotham City’yi anımsatıyor. Sonra dizi boyunca hiç görmesek de adını sıkça duyduğumuz (çünkü her bölüm sonunda kötü adamlar oraya postalanıyor) Owl Island Hapishanesi’de tabi ki Arkham Asylum’u akla getiriyor. 

Bir diğer aklıma gelen ise The Lich’in planlarının Scarecrow’unkine çok benzemesi. Batman Begins / Batman Başlıyor (2005)” filminden de hatırladığınız üzere Scarecrow, Gotham’ın sularına karıştırdığı özel karışım sayesinde vücuttaki korku toksinlerini arttırarak herkesin ondan korkmasını sağlıyordu ve bu şehirde büyük bir kaosa sebep oluyordu. Ayrıca ilaçtan etkilenenlerin zombi’vari hareketlerde bulunduklarını söylemek sanırım abartı olmaz. Bana kalırsa Tom Wheeler, The Cape’i yaratırken Batman’in dünyasından biraz etkilenmiş. Peki, bu bir eksi mi? Tabi ki değil! Ama göze batmadığı da söylenemez.


Hiçbir Yolculuk Uzun Sürmez

Dizinin on bölümünü de oturup arka arkaya seyretmiş biri olarak The Cape’in seyir keyfinde bir sorun olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Evet, The Cape 10 bölümlük macerası boyunca sizi sıkmadan kendi evrenine çekmeyi başarıyor. Heroes (2006-2010) gibi bir dizinin popüler olduğu bu dünyada The Cape’de bir şansı hak ediyordu bana kalırsa. Ancak dizide her şey o kadar kopuk ve estetikten yoksun ki dizinin iptal edilmesine de pek şaşırmamak gerekiyor. Keşke dizi bu kadar aceleye getirilmeseydi; eminim o zaman çok daha iyi bir The Cape izliyor olurduk!

The Cape bu haliyle canınız sıkıldığında başvurabileceğiniz, hem süresi, hem kapasitesi belli çerezlik bir dizi işte. Hepsi bu kadar…


Not: Bu yazı ilk olarak Kahramanlar Sinemada'da yayımlanmıştır.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder