Sayfalar

4 Ağustos 2015

Helak: Kayıp Köy (2015)

Prolog

Son yıllarda, Türk sinemasını işgal eden cin temalı korku filmlerinin haddi hesabı yok! Tabi bunun en büyük sorumlusu, hatta bence suçlusu, “Dabbe (2006)” isimli filmiyle bir ikon haline gelen Hasan Karacadağ’dan başkası değil elbette. Hâlihazırda 5 filmlik bir seriye sahip olan Dabbe külliyatına bir de farklı iki deneme, “Semum (2008)” ve “El-Cin (2013)” filmlerini ekleyerek filmografisini cinli filmlerle dolduran yönetmenin son bombası ise “Magi (2015)” isimli, Hollywood’un gözden düşmüş aktörleri ile İngilizce olarak çektiği bir korku filmi. Türk korku sineması denince adını mutlaka anmamız gereken bir yönetmen haline gelen Karacadağ, İslami motiflerle bezeli korku filmlerinin çoğalmasına ön ayak olduğu için de Türk sinemasının laneti olarak farklı bir konumda bulunuyor. Tabi Karacadağ’vari çekilen fabrikasyon ürünü birçok cin temalı korku filmine rağmen, sinemamızda ilginç ve sıra dışı örneklerde yok değil…

Yeşilçam’ın Korku Filmleriyle İmtihanı

Fantastik Türk Sineması’na baktığımızda, ister metafizik ister psikolojik olsun, korku ögelerinin hiçbir zaman eksik olmadığını görürüz. Fakat buna rağmen korku türüne tümüyle dâhil edebileceğimiz örnekler ise son derece azdır. Burada aklımıza hemen şu soru gelir: “Her türe el atan Yeşilçam, neden korku filmlerinden bu denli uzak kalmıştır?” Aslında bunun çeşitli sebepleri vardır. Bazı sebepler, o dönemlerdeki özel efekt, ışıklandırma, makyaj, türde deneyimli senaristler ve türe yatkın yönetmenler gibi teknik altyapının yetersizliğine bağlıyken, bazıları da büyük yapım şirketlerinin korku türüne gösterdikleri ilgisizlik ve bu ilgisizliğin temelinde yatan ticari kaygılardan kaynaklanmaktadır (Scognamillo ve Demirhan, 2005, s. 63).

Türün Yeşilçam’daki ilk örneği olan “Çığlık (1949)”, tek mekânda geçen, bünyesinde korku unsurlarını barındıran ama daha çok atmosfere dayalı olan bir filmdir. Aydın Arakon’un senaryosunu yazıp yönettiği Çığlık, gerilim havasını veremediği gibi korku ve heyecan yaratmayı da başaramayan bir ilk filmdir (Scognamillo ve Demirhan, 2005, s. 63).

Birkaç yıl sonra ise gazeteci-yazar Ümit Deniz’in senaryosunu yazdığı, Mehmet Muhtar’ın yönetmenliğini üstlendiği “Drakula İstanbul’da (1953)” filmi karşımıza çıkar. Bu film, Türk sinemasında ‘korku’dan çok ‘atmosfer’ yaratmayı amaçlayan ve bunu şatoda geçen sahneleriyle gerçekten başaran bir filmdir. Ayrıca o tarihe kadar hem Amerika’da hem de Avrupa’da çekilen diğer vampir filmleriyle kıyaslandığında, getirdiği yenilikler sayesinde de önemli bir yere sahiptir! İlk kez bu film sayesinde Drakula’nın sivri dişleri görünür, ilk kez Kont Drakula ile Kazıklı Voyvoda’nın aynı kişi olduğunu iddia eden efsane bu denli açıkça vurgulanır ve ilk kez bir vampir filminde erotik sahneler sergilenir (Scognamillo ve Demirhan, 2005, ss. 68-71).

Türk sinemasında doğaüstü olayların yaşandığı bir korku filmi görebilmek için ise 21 yıl beklememiz gerekecektir. William Friedkin’in yönetmen koltuğuna oturduğu, Amerikalı korku yazarı William Peter Blatty’nin aynı adlı kendi romanından uyarlayarak senaryosunu yazdığı “The Exorcist / Şeytan (1973)” filminin tüm dünyada gösterime girip olay yaratması ve gişe rekorları kırması üzerine, Saner Film’in sahibi Hulki Saner tarafından bir uyarlama yapma fikri ortaya atılır. Saner’e göre, The Exorcist filminin Türkiye’de gösterime girmesinden önce (Türkiye’de 1980’de gösterime girecektir) yapılacak olan bir uyarlaması, hem gişe başarısını garantileyecek hem de Metin Erksan’ın yönetmenliğinde olay yaratacak bir filme dönüşecektir. Bunun üzerine Erksan, filmi izlemek için Londra’ya gider, notlarını alır ve filmin uyarlandığı romanı okur. Sonuç olarak asıl filme yer yer çok benzeyen, yer yer de farklı yaklaşımlar sergileyerek ondan ayrılan, ama ne bir korku filmi ne de metafizik bir çatışmanın trajedisi olmayı başaran “Şeytan (1974)” filmini ortaya çıkarır. Zaten film gösterime girdiğinde, yapımcısı Saner’in umduğunun aksine, olay yaratmayı başaramaz ve beklenilen ilgiyi de görmez (Scognamillo ve Demirhan, 2005, ss. 71-74).

Modern Türk Korkularının Başlangıcından Cin Filmlerinin Yükselişine…

Başarısız ilk denemeler, korku filmi olmayı beceremeyen uyarlamalardan sonra, 90’lı yılların ortalarında Türk sineması, Kutluğ Ataman’ın ilk sinema filmi “Karanlık Sular / The Serpent’s Tale (1995)” ile hem özgün bir vampir filmine hem de gerilim dolu atmosferi başarıyla yansıtan bir korku filmine sahip olur. 

Bu ikinci vampir filmimizden sonra, korku filmlerinin vazgeçilmez unsuru olan hayalet temasına, Taylan Biraderler’in “Okul (2004)” isimli ilk uzun metraj filmlerinde rastlarız. Doğu Yücel’in “Hayalet Kitap” isimli kendi romanından uyarlayarak senaryosunu yazdığı, korku ile komedi ögelerini aynı potada eritmeye çalışan film, ne güldürmeyi ne de korkutmayı başarabilen, isminden başka hiçbir şeyin akılda kalmayacağı yavanlıkta bir ilk filmdir. Buna rağmen gişede, Taylan Biraderler’in bir daha elde edemeyecekleri bir başarıyı elde etmiştir. Aynı yıl gösterime giren Orhan Oğuz imzalı “Büyü (2004)” ise filmden çok, galasında çıkan gizemli yangını, cinin bir kadına tecavüz ettiği grotesk sahnesi ve Kur’an ayetlerinin bir Türk korku filminin tanıtımında kullanılması gibi garipliklerle hafızalara kazınmıştır. Büyü, bir anlamda cin filmlerinin öncüsü ve İslami motiflerle bezeli korku filmlerinin habercisi olmuştur.

Ve sonra Japonya’dan Hasan Karacadağ gelir! Kiyoshi Kurosawa’nın “Kairo (2001)” filminin re-make’i olan “Dabbe (2006)” ile Karacadağ, Kurosawa’nın filminin ana hikâyesini, olay örgüsünü, görselliğini, atmosferini kısacası her şeyini olduğunu gibi alıp buna kendi özgün cin hikâyesini sokuşturarak, Türk sinemasında yeni bir akım doğmasına sebep olmuştur! Tabi cin filmlerini başlatacak bu filmin gösterime girdiği yıl, iyi niyetli ve umut vaat eden örneklerde yok değildir. Recep İvedik serisi ile kendini harcamadan önce Togan Gökbakar, “Gen (2006)” ile gerilim dolu ve sürpriz sonlu ilk filmiyle etkileyici bir çalışma ortaya koymayı başarmıştır. Okul filminden sonra çıtayı bir hayli yükselten Taylan Biraderler ise “Küçük Kıyamet (2006)” ile korku unsurları ile süslü, klostrofobik bir atmosfer yaratmayı amaçlamış ve bunu belli bir ölçüde başarmışlardır.

Dabbe ile yolu açılan cin filmlerinin yeni örneklerinin gelmesi ise gecikmez. Alper Mestçi’nin yönetmen koltuğuna oturduğu ilk uzun metraj filmi “Musallat (2007)”, Dabbe ile kıyaslandığında hem hikâyesi, hem anlatım tekniği, hem de görselliği ile daha usta işidir; ayrıca vaat ettiği korkuyu da az da olsa yansıtabilmiştir. 

Kendi başlattığı bu garip sinema anlayışında ne kadar iddialı olduğunu ispatlamak isteyen Karacadağ ise ikinci korku filmi ile seyircinin karşısına çıkar! “İlk yaratık filmimiz!” olarak lanse edilen, Karacadağ’ın bin bir çeşit iddia ile gösterime soktuğu “Semum (2008)”, yaratıcılıktan yoksun yaratık tasarımı, The Exorcist filminden aparılmış bir hayli komik şeytan çıkarma sahneleri ve filmin finalinde yer alan imamın yaratıkla yaptığı ilahi dövüş sahnesi ile “Karacadağ’ın Korku İmparatorluğu”ndan kolayca kurtulamayacağımızın sinyallerini güçlü bir şekilde vermiştir.

Cin filmi furyası, Karacadağ’ın “Dabbe 2 (2009)”, “Dabbe: Bir Cin Vakası (2012)”, “Dabbe: Cin Çarpması (2013)”, “El-Cin (2013)”, “Dabbe: Zehr-i Cin (2014)”, Mestçi’nin “Musallat 2: Lanet (2011)”, “Siccin (2014)”, Arkın Aktaç’ın “Üç Harfliler: Marid (2010)”, “Şeytan-ı Racim (2013)” filmleri de dâhil olmak üzere günümüze kadar hız kesmeden devam etmiştir. Bu filmlerden bazıları içlerinde olmuş dedirtecek hikâyeler, sahneler, görsellikler barındırsa da, çoğunluğu uygulamaya çalıştığı formülün bile altından kalkamayan, hiçbirine ayrı bir parantez açmaya gerek olmayan, birbirinden pespaye örneklerdir. Ve her sene bir öncekine göre sayılarının arttığı göz önünde bulundurulursa, cin filmi furyasının daha da devam edeceği kaçınılmaz bir gerçektir.


Hayaletli Ev ve Kabir Azabı 

Önceki iki filminde cin filmi furyasını devam ettiren,  daha çok gişe hedefli korku filmleri çeken Özgür Bakar, “Helak: Kayıp Köy” isimli üçüncü filminde ise yine İslami motifleri kullanmayı tercih ediyor. Ama bu kez çok daha farklı bir konuyu işliyor: “Hayaletli Ev” filmi geleneği ile “Kabir Azabı”nı harmanlıyor!

Korku sinemasının en popüler alt türlerinden biri olan, hayaletli ev temasının ilk örneklerini 1920’lerin sonlarında görmemize rağmen, aslında bu alt türün altın çağını özellikle 50’li ve 60’lı yıllarda yaşadığını söylemeliyiz. Robb White’ın yazdığı, William Castle’ın yönetmenliğini üstlendiği “House on Haunted Hill (1959)”, Henry James’in The Turn of the Screw romanının uyarlaması olan, Jack Clayton imzalı “The Innocents (1961)” ve Shirley Jackson’ın The Haunting of Hill House isimli romanından uyarlanan, Robert Wise’ın yönettiği “The Haunting (1963)” gibi örnekler, bu dönemde hayaletli ev dendiğinde ilk akla gelecek filmler arasında.

Fakat “The Exorcist / Şeytan (1973)” ve “The Amityville Horror / Kuşku (1979)” gibi bu alt türün medar-ı iftiharları sayılabilecek filmlere rağmen, 70’lerde bol kanlı “Modern Korku Sineması”nın yükselişiyle, klasik lanetli ev filmleri yavaş yavaş popülerliğini yitirmeye başladı. Tabi türe olan ilgi yavaş yavaş sönse bile, 80’li yıllarda “The Shining / Cinnet (1980)”, “The Changeling / Dehşet (1980)”, “The Evil Dead / Şeytanın Ölüsü (1981)”, “Poltergeist / Kötü Ruh (1982)” gibi eşsiz örneklerde gelmeye devam etti. Hatta milenyum sonrasında karşımıza çıkıp bizi şok eden “The Others / Diğerleri (2001)” filmi, yukarıda saydığımız klasiklerle birlikte adı anılması gerekecek kadar çarpıcıdır. 

Helak: Kayıp Köy filmini yaparken, işte bu köklü geçmişe sahip hayaletli ev geleneğinin kodlarından bir hayli beslenen Özgür Bakar, bununla birlikte Kabir Azabını hikâyeye yaratıcı bir şekilde yedirmesini de bilmiş doğrusu. Peki, Kabir Azabı nedir? Bu fazlasıyla konumuz dışında bir alan olsa da, filmde alenen kullanılan bu kavram hakkında, az da olsa bilgi sahibi olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden de çok kısa bir şekilde buna değinmemiz gerektiğine inanıyorum.

İslami kaynaklara göre, Ahiret hayatını, insanın ölümünden sonra başlayacak ve tekrar dirilmesinden itibaren sonsuza kadar sürecek bir aşama olarak tanımlayacak olursak, ölümle başlayıp, İsrafil isimli meleğin ikinci kez Sur’a üflemesiyle sona erecek olan sürece de “Berzah” ya da daha çok bilinen diğer adıyla “Kabir” hayatı denmektedir. Kabir hayatının nasıl olacağı hakkındaki bir bilgi, Kur’an’da net bir şekilde verilmemiştir. Bu yüzden de bu konuda yapılan değerlendirmeler ve fikir yürütmeler bir varsayımdan öteye geçemez (Ay, 2013, s. 227). Kelamcıların birçoğu tarafından kabul edilen kabir hayatı, bedenin ölümünden sonra canlılığını sürdüren ruhun, bedene veya bedenin bir parçasına geri dönüşünü de içermektedir (Ay, 2013, s. 228). Buna rağmen Kabir hayatının varlığına ilişkin kanıtlar, ayetlerden daha çok hadislere dayandırılmaktadır. (Ay, 2013, s. 231)


Karacadağ’ın Korku İmparatorluğuna Alternatif Bir İsim: Özgür Bakar

Özgür Bakar ismini, “The Evil Dead / Şeytanın Ölüsü (1981)” filminin izinden giden “Ammar: Cin Tarikatı (2014)” ve 40 yıllık bir korku klasiği olan “The Exorcist (1973)” filminin güzellemesi “Azazil: Düğüm (2014)” ile tanıdık.  Bu filmleriyle, aynı zamanlarda gösterime giren birçok benzer filmin arasından sıyrılmayı başararak umut vaat eden genç bir yönetmen olduğunu ispatlayan Bakar’ın, Türk korku sinemasına yeni bir soluk getirmeyi başardığı da rahatlıkla söylenebilir. Tabi bu yeni soluğun, konu ya da hikâye ile değil, atmosfer yaratmadaki başarı ve korku formülünü doğru uygulamakla ilgili olduğunu da hemen belirtmemiz gerekiyor. Zira daha öncede söylediğim gibi, yönetmenin şimdiye kadar çektiği iki film de gişe hedefli cin filmleriydi!

Fakat ilk iki filminin senaryosunu Alper Kıvılcım ile birlikte yazan Özgür Bakar, üçüncü filminde radikal kararlar alarak, senaryoyu tek başına kaleme almayı seçtiği gibi, ortaya gişe kaygısı gütmeden farklı bir konuyu işlediği ve daha çok sinema yapmak için yola çıktığı Helak: Kayıp Köy’ü çıkartıyor. Bu bağlamda, Helak: Kayıp Köy filmini, kesinlikle yönetmenin filmografisinde en farklı ve belki de en başarılı film olarak nitelendirmek de mümkün.

Muhtelif görüşlerin birbiri ile çatıştığı, ortak bir payda da buluşulmamış konular hakkında yeni şeyler söylemek her zaman daha kolaydır. Yönetmenin de, Kabir Azabı gibi kaynaklara göre muamma olan bir konuyu seçip filmin korku çatısını bununla oluştururken, son derece rahat bir şekilde, kendine has bir Kabir Azabı portresi yarattığını görüyoruz. 

Yeni şeyler söylemek ya da en azından kendine has bir bakış sergilemek konusundaki bu rahatlık, filmin geneline baktığımızda aslında olumlu sonuç vermiş gibi gözüküyor. Şimdiye kadar bolca gördüğümüz cin filmleri, içi boşaltılmış İslami motifler kullanırken hiçbir şekilde “biz”den olmayı beceremediler! Üstelik korku filmi çekerken İslami kaynaklara ama özellikle “cin” temasına dayanmak elzemmiş gibi rahatsız edici bir algı da oluşturdular. 

Fakat Helak: Kayıp Köy, her ne kadar filmin biçimi hayaletli ev geleneğinden beslenerek fazlasıyla batılı olsa bile, içerik son derece bizden, bizim topraklarımızdan. Ayrıca kullanılan İslami motifte bu sefer başarılı bir şekilde kullanıldığından, sığ, karikatürize ve en önemlisi dalga geçilecek denli komik gözükmüyor! Yani anlayacağınız Özgür Bakar, “Hayaletli Ev” temasına İslami bir bakış açısı ile bakarak, batıya ait bir korku teması ile doğuya ait bir korku unsurunu aynı potada eritmeyi gayet güzel başarıyor. Tabi bu, filmin hiçbir aksayan tarafının ya da eksiğinin olmadığı anlamına da gelmiyor…


Helak Olmak ya da Olmamak!

(Yazının buradan sonraki kısmı, filmle ilgili sürprizleri bozacak bilgiler içermektedir.)

Her ne kadar Helak: Kayıp Köy, yönetmenin tecrübesi arttıkça yeteneklerini daha iyi ortaya koyduğunu kanıtladığı bir film olsa da, bununla birlikte göze batacak birçok sıkıntıdan da muzdarip bir film!

Örnek vermek gerekirse, film etkileyici bir giriş sahnesi ile başlıyor başlamasına ama daha ilk dakikasından itibaren, gece sahnelerindeki başarısız çekimler ve bu çekimlerin oldukça uzun kullanılması yüzünden, atmosfer konusunda bir takım eksiklikler hissedeceğimizin sinyallerini de veriyor. Nitekim filmin geneline hâkim olması istenen “tekinsiz atmosfer”in yaratılması, çoğu zaman sadece gece sahneleri ile yapılmaya çalışılıyor ve çok sık karşımıza çıkan bu gece sahnelerinin görsel olarak yetersizliği yüzünden de filmden sıkılmamız, hatta kopmamız kaçınılmaz oluyor.  

Şüphesiz filmin görsel anlamda göze batan bir başka tarafı da, iddialı olmaya çalışan ama bunu bir türlü beceremeyen görsel efektleri oluyor. Özellikle yönetmenin ilk filmi olan Ammar: Cin Tarikatı ile kıyaslandığında, son derece cılız görsel efektlere sahip olmasına karşın film, bizi yerli yersiz görsel efekte boğduğu için, hem bu konuda bir türlü tatmin olamıyoruz hem de filmin düşük bütçesini her daim hissederek rahatsızlık duyuyoruz. 

Tabi yiğidi öldür hakkını yeme demişler, genelde orman sahnelerinde karşılaştığımız yaşayan ölüler, gözüktükleri çoğu sahnede ürkütücü olmayı başarıyorlar. Fakat bunun tadı da, filmin ikinci yarısından itibaren kaçmaya başlıyor ve sürekli olarak onları görmek durumunda kalıyoruz. Başlangıçta “gösterme, ima et” mantığı güden film, gerilim dozunu ayarlamayı gerçekten başarırken, sonraları her korku unsurunu abartılı bir şekilde görselleştirmeye çalışınca, filmin gerilim etkisi de bir hayli azalıyor. Buna karşın, filmin makyaj konusunda başarılı olduğunu, en azından makyaj konusunda beklentiyi karşıladığını söylemeliyiz.


Filmin rahatsız edici tek noktası, görsel anlamdaki kusurları değil elbette. Korku filmlerinin vazgeçilmez klişesi olan, “Bö! Efekti” diye tabir edebileceğimiz, tiz seslerin ve aniden kadraja giren garip siluetlerin beraber kullanıldığı sahneler, bu filmde de bolca kullanılıyor. Genel olarak sürekli bunlardan medet umarak bizi korkutmaya çalışan film, bir süre sonra bunun da tadını kaçırıyor ve biz bu sahnelere alışınca, vaat ettiği korku ve heyecanı da veremeyerek klişelerin kurbanı oluyor.  Bir korku filmi için önemli bir unsur olan “ses” söz konusu olunca klişelere yenik düşse de, daha önce Musallat, Musallat 2: Lanet, Şeytan-ı Racim gibi korku filmlerinin de müziklerini yapan Reşit Gözdamla tarafından yapılan başarılı müzikler sayesinde film, atmosfer yaratma konusunda birçok eksisine rağmen hanesine bir artı ekliyor.

Tabi bunların yanında filmin içeriğinden kaynaklanan bir takım sorunlar olduğu da aşikâr. Evli bir çift, onların çocukları ve adamın kayınbiraderinden oluşan dört kişilik bir ailenin, 19. Köy’ü bulmak ümidiyle yaptıkları gizemli yolculuk boyunca, merak unsuru filmin dinamosunu oluşturuyor. Bu yolculuğu neden gerçekleştirdiklerini, neyden kaçtıklarını bilmediğimiz gibi, sürekli gördükleri garip rüyalar yüzünden de hayaletli bir eve sığındıklarını düşünmeye başlıyoruz. Buraya kadar her şey güzel giderken, başarıyla tırmandırılan “gerilim” ve gizem çözülene kadar etkisini sürdüren “merak”, filmin sonuna doğru bariz bir hayal kırıklığıyla son buluyor! Film, “kötülük yapan kötülük bulur” mesajını gözümüze sokarcasına vererek fazlasıyla didaktik bir film olma yoluna sapıyor. 

Ayrıca o zamana kadar film, dini bir tarafının olmasını umursamıyor, bunun için çaba sarf etmiyorken, -hatta genele baktığımızda hiç böyle bir derdi yokken- köyün muhtarı olarak gördüğümüz Münker ve köyün imamı olan Nekir’in aslında kabir melekleri ve ailenin de ölü olduğunu öğrenmemizle, sanki yönetmenin tek amacı “ilahi adalet” üzerine bir film çekmekmiş gibi bir gariplik ortaya çıkıyor. Bu da böyle bir filmle pek bağdaşmıyor açıkçası. Bu bağlamda filmin İslami motifleri iyi kullandığını söylesek bile, Münker ve Nekir’in sorgu sahnelerinde gerçekten sınırları zorladığını da belirtmemiz gerekiyor!

Son olarak filmin belki de en zayıf halkasını oluşturan oyunculuklardan bahsedelim… “Çıngıraklı Top (2009)”, “Eksik Sayfalar (2013)”, “Kedi Özledi (2013)” gibi sinema filmlerinde boy göstermiş olan Soydan Soydaş, Suat rolünde filmin en başarılı performansını verirken aslında bir nevi filmi tek başına sırtlanıyor. Tuğçe Aksum ise Nermin karakterini canlandırdığı ilk uzun metraj filminde, yer yer rahatsız edecek kadar teatral bir oyunculuk sergilese de fena değil gibi. Ama diğer iki oyuncu için iyi şeyler söylemek zor, hatta imkânsız! Suskun velet Efe karakterine hayat veren Poyraz Yılmaz için zaten çok fazla söze gerek ama Ender rolüyle Ömer Güney, film boyunca gerçekten o kadar sırıtıyor ve o kadar itici bir oyunculuk sergiliyor ki bir türlü ona ısınmak mümkün olmuyor…


Epilog

Toparlayacak olursak Helak: Kayıp Köy, batıya ait bir korku teması olan “Hayaletli Ev” ile doğuya ait bir korku unsuru olan “Kabir Azabı”nı aynı potada eritmeyi başarmış olmasına rağmen, başarısız gece sahneleri, cılız görsel efektleri, sürekli tiz sesler ve aniden kadraja giren siluetlerle korkutmayı denemesi ve böylesi bir korku filminden beklenmeyecek kadar didaktik olması bakımından beklentiyi pek karşılamıyor. Ve doğruya doğru, “Ölü insanlar mı görüyorsun?” repliği ile “The Sixth Sense / Altıncı His (1999)” filmine yapılan eğlenceli göndermesi dışında, pek de akılda kalıcı bir sahneyi bünyesinde barındırmıyor.

Fakat yönetmen Özgür Bakar’ın, tüm eksiklerine rağmen hem korku formülünü uygulama konusundaki başarısı, hem korku sinemasının evveliyatını iyi bir şekilde özümseyip filmlerine yansıtması, hem de yeni şeyler deneme konusundaki azmi takdire değer. Evet, Helak: Kayıp Köy tam anlamıyla olmuş hissi uyandırmıyor ama sanki bu film, yönetmenin bu sıralar gişede büyük başarı elde eden “Deccal (2015)” isimli dördüncü filmine bir hazırlık gibi…

Kaynakça

1. Scognamillo, G., Demirhan, M. (2005). Fantastik Türk Sineması. İstanbul: Kabalcı.

2. Ay, M. (2013). Ahirete İman. Ş. A. Düzgün (Ed.), İslam İnanç Esasları içinde (ss. 223-262). Ankara: Grafiker Yayınları.


Not: Filmin afişinin, “Cabin Fever: Patient Zero (2014)” filminin afişine ne kadar çok benzediğine dikkat ettiniz mi?



Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönderme