Sayfalar

22 Temmuz 2015

Ant-Man / Karınca Adam (2015)

Bazı kahramanlar, çizgi roman tarihinde önemli bir yere sahip olsalar bile, bir “dalga” unsuru olmaktan öteye gidemeyecek kadar talihsiz olabiliyorlar. Mesela bu konuda akla ilk olarak, DC’nin en eski kahramanlarından biri olan Aquaman geliyor. Her türlü esprinin kurbanı olan ve hiçbir şekilde ciddiye alınmayan Aquaman’in makûs kaderini, Marvel evreninde paylaşan ise Ant-Man’den başkası değil elbette! Aquaman, The New 52 serisiyle birlikte gösterişli bir başlangıç yaparak, kötü şöhretli geçmişine veda etti ve çizgi roman evreninde karizmatik bir kahramana dönüşmeyi başardı. Şimdilerde ise Zack Snyder’in ellerinde kanlı canlı olarak yeniden doğmak, Smallville dizisindeki sevimsiz halini unutturabilmek için gün sayıyor. Peki ya Ant-Man?

Marvel’ın Üvey Evladı!

Avengers’ın kurucu üyesi olmasına, hatta böyle bir ekibin kurulmasının fikir babası olmasına rağmen, “The Avengers / Yenilmezler (2012)” filminde kendisini ucundan kıyısından bile göremeyişimiz, “Avengers: Age of Ultron / Yenilmezler: Ultron Çağı (2015)” isimli devam filminde ise Ultron’un yaratılması Tony Stark’a mal edilerek, tamamen Hank Pym üzerine kurulu bir hikâyede adını bile duyamayışımız, aslında Ant-Man’in üvey evlat muamelesi gördüğünün apaçık bir göstergesidir. Fakat yapımcıların gözünden olaya baktığımızda, aslında bunların sebebi oldukça basittir. Süper güçleri bir türlü kavranamamış, parodi malzemesi olmaktan kurtulamamış ve her daim Atom Karınca ile karıştırılan bu kahraman, önce layıkıyla insanlara tanıtılıp sevdirilmeli ondan sonra Avengers üyesi olarak boy göstermelidir! İşte bu yüzden de kahramanın kaderini değiştirecek sağlam bir Ant-Man filmine ihtiyaç vardır…

2003 yılından beri Edgar Wright’ın hem yönetmen hem de senarist olarak üzerinde çalıştığı filmin, 2007 yılında haberleri çıkmaya başlamıştı ve 2008 yılında gösterime girmesi bekleniyordu. Fakat film sürekli olarak ertelenip durdu. Hatta 10 yıl boyunca bu proje üzerinde kafa yoran, Ant-Man’in büyük bir hayranı olan Wright, Disney ile fikir ayrılıklarına düşünce 2014 yılında projenin yönetmen koltuğundan tasfiye edildi. Boş kalan koltuk ise Peyton Reed ile dolduruldu.

Wright’ın filmi nasıl olurdu tahmin etmesi güç. Empire Türkiye’nin Nisan 2007 sayısında yer alan ifadelere göre kendisi filmini şöyle tarif ediyor: “Ana eksendeki hikâye hayli farklı olacak. Shaun of the Dead’in aslında bir komediyken birden bire bir zombi filmine dönüşmesi gibi, Ant-Man de süper kahraman filmi kisvesi altında bir suç-gerilim filmi olacak” Üstelik Wright, filmde bir parça komediye yer verse dahi kesinlikle bir parodi filmi çekmeyeceğini de ta o zamanlar peşinen belirtmiş. Bu yüzden de çekilseydi şu an elimizdeki Ant-Man’den epey farklı olacağı kesin gibi. Zira sulu komedileriyle tanınan Reed’in Ant-Man’ini, tamamen komedi üzerine kurulmuş, suç filmi kisvesi altındaki bir süper kahraman filmi olarak nitelendirebiliriz.


Kim Bu Ant-Man?

Bugüne dek Marvel evreninde üç farklı Ant-Man ile tanıştık fakat Ant-Man’in sinemadaki ilk macerasında, bunlardan sadece ilk ikisini göreceğiz. Stan Lee, Larry Lieber ve Jack Kirby üçlüsü tarafından yaratılan ilk Ant-Man olan Dr. Henry “Hank” Pym, ilk olarak 1962 yılında yayınlanan Tales to Astonish dergisinin 27. sayısında gözüktü. Karınca yuvalarından ilham alarak, -daha sonradan Pym Partikülleri olarak anılacak olan- küçültme işlevine sahip bir iksir icat eden bilim adamı Pym’in hikâyesi, bir süper kahramanın habercisi olsa da daha çok bir bilim-kurgu öyküsünü andırıyordu. Sekiz sayı sonra ise Ant-Man olarak geri dönen Pym, artık kırmızı bir süper kahraman kostümüne ve daha da önemlisi -karıncalar ile iletişim kurmasını sağlayan- özel bir kaska sahipti. Tales to Astonish dergisinde Ant-Man olarak kötülere haddini bildirmeye devam devam eden Pym, derginin 44. sayısında biricik aşkı Janet van Dyne’a yani nam-ı diğer Wasp’a kavuştu. Hatta bu küçük sevimli çift, Ant-Man’in yaratılmasından bir yıl sonra, 1963’te yayınlanan The Avengers’ın ilk sayısında kurucu üye olarak gözüktüler. Fakat Ant-Man diğer Avengers üyeleri gibi büyük bir şöhret yakalamayı hiç zaman başaramadı! 

Kendi filmine sahip olma serüveninde talihsizlikler silsilesi nasıl peşini bırakmamışsa, çizgi roman evrenindeki hayatı boyunca da sürekli talihsizlikler yaşamış, yüzü bir türlü gülmemiş, mutluluğu hep yarım kalmış bir kahraman Ant-Man. Karakterin geçmişten bugüne “büyüme” sürecine baktığımızda, sürekli olarak isim, boyut ve kostüm değiştiren, kimlik bulma konusunda bir hayli kararsız kalan ve son derece dengesiz ruh haline sahip olan bir portre çizdiğini görüyoruz. Aslına bakarsanız bu kararsızlık, sürekli Ant-Man’e yeni bir soluk getirme çabasının yansımasından başka bir şey değil!

Avengers üyelerinin yanında kendini “küçük” gören Pym, ilk değişimini 3,5 metrelik bir dev haline geldiği Giant-Man ile yaşar. Aradan geçen yıllar içinde değişmeye devam eden Pym, 7,5 metrenin sınırlarını zorladığı Goliath, maruz kaldığı kimyasal maddeler yüzünden karanlık tarafının onu ele geçirmesiyle Yellowjacket ve hatta biricik aşkını kaybetmesiyle (ya da kaybettiğini sanmasıyla) Wasp olacaktır. Fakat ne kahramanın, ne de onu sürekli bir değişim içerisine sokan yaratıcıların çabaları yeterli olmayacak, Ant-Man istenilen başarıyı bir türlü yakalayamayacak ve hiçbir zaman kendine ait bir dergiye kavuşamayacaktır. En azından bu durum, ilk Ant-Man olan Hank Pym ve onun bir nevi veliahttı olan Scott Lang için geçerli.

David Michelinie ve John Byrne ikilisi tarafından yaratılan ikinci Ant-Man olan Scott Lang, ilk olarak 1979 yılında yayınlanan Avengers’ın 181. sayısında gözüktü. Tony Stark’ın şirketinde bir elektronik uzmanı olarak çalışan Lang, aslında tekrar hırsızlık yapmayı kafasına koymuş eski bir hırsızdı. Tabi bunu yapmak istemesinin tek sebebi, ölüm döşeğindeki kızı Cassie’yi kurtarmaktı. Hank Pym’den Ant-Man kostümünü çalan Lang, sonradan Pym’in de desteğini alarak nihayetinde yeni Ant-Man oldu ve birçok süper kahraman ekibinde yer alarak, dünyanın kötülerden kurtarılmasına yardım etti. 

Daha filmle ilgili ilk açıklamaların yapıldığı yıllarda bile, Filmin ana merkezindeki kahramanın, Dr. Hank Pym değil de ikinci Ant-Man olan Scott Lang olması, hayranları birbirine düşürmüştü! Her iki Ant-Man’i aynı filmde görmek seyir zevki bakımından iştah açısı olsa da, Hank Pym’in sadece bir akıl hocası olarak oradan oraya dolaşması gerçekten de pek kabul edilir bir şey değil! En azından kısa bir süre bile olsa Pym’i, Ant-Man olarak görme şansına erişseydik demeden edemiyor insan.

2006 yılından yayınlanan Irredeemable Ant-Man ile karşımıza çıkan, Robert Kirkman ve Phil Hester ikilisinin yarattığı, üçüncü Ant-Man olan Eric O'Grady ise Ant-Man’in kendine ait bir dergiye sahip olma konusundaki lanetini ortadan kaldırmayı başardı. Ayrıca O'Grady, Ant-Man & The Wasp isimli seride, Wasp olarak süper kahraman hayatına devam eden Hank Pym ile ortak bir mücadele bile verdi.

Bu arada filmden önce, piyasaya çıkan bir sürü Ant-Man çizgi romanı olduğunu da notlarımızın arasına ekleyelim. Marvel, Earth-199999 ya da daha çok bilinen diğer adıyla Marvel Sinematik Evren’ini başlattığı “Iron Man (2008)” filminden bu yana, her film öncesinde filme giriş niteliğinde bir mini seri yayınlıyor. Bu sene ise Ant-Man öncesinde yayınlanan “Ant-Man Prelude” isimli iki sayılık seride, Hank Pym’in sahada ilk kez görev alışı ve “Ant-Man - Scott Lang: Small Time” isimli tek sayılık dijital çizgi romanda ise Scott Lang’in VistaCorp’u neden ve nasıl soyduğu anlatılıyor. Tabi bunların hiçbirini filmde görmediğimizi, filmde anlatılmamış küçük yan hikâyelerin bu çizgi romanlarla tamamlandığını hatırlatalım. “Ant-Man: Larger than Life” isimli çizgi romanda ise Pym’in karınca türleri üzerinde yaptığı deneyleri ve filmde gördüğümüz karıncaları tanıyoruz.


Parodinin Ustaları ve Komedinin Vazgeçilmezleri Bir Arada!

Birçok televizyon dizisinden sonra çektiği “Shaun of the Dead / Zombilerin Şafağı (2004)” ile hem parodi film konusunda hünerlerini ispatlayan hem de umut vaat eden bir yönetmen olduğunun sinyallerini veren Edgar Wright, “Hot Fuzz / Sıkı Aynasızlar (2007)” ile başarısının bir tesadüf olmadığını göstermişti. Tabi burada, hem her iki filmde senaryoyu birlikte yazdığı hem de başrolü üstlenen Simon Pegg’in katkısını da es geçmemek gerek. Yine bu ikilinin kaleminden çıkan “The World's End / Dünyanın Sonu (2013)” ile Kornetto üçlemesini tamamlayan ve bence parodi filmi denildiğinde bunu layıkıyla yapan nadir yönetmenlerden biri olan Wright, “Scott Pilgrim vs. the World / Scott Pilgrim Dünyaya Karşı (2010)” filmiyle çizgi roman uyarlaması konusunda da ne kadar yetenekli ve yaratıcı olduğunu göstermişti.

Wright, Ant-Man projesi üzerinde çalışmaya başladığında, henüz sadece Zombilerin Şafağı ile tanınıyordu. Hem parodi filmlerinin hem de zombi filmlerinin geleneklerini zekice ve eğlenceli bir şekilde birleştiren, ama daha yolun başındaki bir yönetmendi. Yıllar geçtikçe hem kendi yarattığı bu garip parodi geleneğini bir üçlemeye dönüştürme fırsatı buldu, hem bir çizgi roman uyarlaması gerçekleştirdi, hem de -Ant-Man’in senaryosunu da beraber yazdığı- Joe Cornish ile birlikte “The Adventures of Tintin / Tenten'in Maceraları (2011)” için macera dolu bir senaryo yazdı. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, Wright’ın Ant-Man için doğru isim olduğunu görebiliriz. Bir de bunlara, uzun süre bu projede çalıştığı gerçeğini eklersek, Ant-Man’in yönetmen koltuğunu Wright’ın hak ettiği bir gerçek! 

Wright’ın Cornish ile birlikte yazdığı ilk senaryonun içeriğinin, nasıl bir vaatte bulunduğundan yukarıda bahsetmiştim. Hank Pym’in yerine Scott Lang’e odaklanmak, süper kahraman filmi gibi gözüken bir suç filmi çekmek ve bunu yaparken araya komik sahneler serpiştirmek. Aslında bunların hepsi Wright ve Cornish ikilisine ait fikirler.

Senaryo ekibine sonradan dâhil olan, Will Ferrell’ı gedikli oyuncusu olarak benimsemiş, absürt Hollywood komedilerinin vazgeçilmez yönetmeni ve senaristi olan Adam McKay ve Ant-Man’e hayat verdiği gibi senaryoya da parmak atan, romantik komedilerin vazgeçilmez ismi Paul Rudd, filmin nihai amacının güldürmek olmasının arkasındaki ikili gibi gözüküyor. Filmin bu iflah olmaz komedi anlayışından sorumlu olan McKay ve Rudd’un yanına bir de yönetmen koltuğuna oturan Peyton Reed’i eklememiz gerekiyor.  Ama ondan daha sonra bahsedeceğiz…


Bir Kahramanın İlk Filmi Nasıl Olmalı?

Toplamda dört kişinin kaleme aldığı senaryo, uzun bir zaman diliminde, pek çok değişiklik geçirerek günümüze geldiği için aslında birçok aksayan tarafa sahip. En büyük sorun ise filmin kısıtlı süresinde çok şey anlatma derdinden kaynaklanıyor! 

Bir süper kahramanın, perdede ilk kez arz-ı endam etmesi fazlasıyla risklidir ve kahramanın orijin hikâyesini anlatmak büyük bir zorluğu beraberinde getirir. Çünkü kahramanın ilk filmi aslında onunla tanışma faslıdır! Onu görürüz, onu tanımaya başlarız, ona yakınlık duyarız ve sonra onu kahraman olarak kabul edip aksiyona dalarız! 

Kahraman olma süreci boyunca, kahraman belirli aşamaları aşmak zorundadır. Hiç tanımadığımız, nasıl yükseldiğini bilmediğimiz bir kahraman ile bodoslama aksiyona dalmak hiçbir etkileyiciliğe ve inandırıcılığa sahip değildir. Fakat bu tanışma faslı uzun sürer de aksiyondan mahrum kalırsak bu seferde sıkılıp filmden kopmaya başlarız.  Yani bu çok inci çizgide, kahramanın yola çıkış, kabul edilme ve kahraman olarak dönüş aşamalarını sıkıcı olmadan yansıtmak ve kahramana ilk kahramanlıklarını yaptırarak aksiyonun dozajını ayarlamak, aslında iyi bir “kahramanın ilk filmi”nin sırrıdır. Bu yüzdendir ki genelde bir kahramanın ilk filminde, mümkün olduğunca az yan hikâye, az yan karakter ve az düşman vardır; film, tamamen Protagonistin kahramanlaşma sürecine odaklanır…

(Yazının buradan sonraki kısmı, filmle ilgili sürprizleri bozacak bilgiler içermektedir.)

Fakat Ant-Man sanki 10 yıl beklemenin verdiği rahatsızlıktan ötürü büyük bir patlama yaşayarak, içinde birçok yan hikâye, gereksiz bir sürü yan karakter, bir den fazla kahraman ve tüm bu fazlalığa rağmen sadece yetersiz bir düşmanı bünyesinde barındırarak aslında formülü hiçte doğru bir şekilde uygula(ya)mıyor!

Evet, Ant-Man bir süper kahraman filmi ama aslında bunun yanında bir suç filmi de. Zira film, bir yandan Scott Lang’in kahraman olma sürecini bize inandırıcı bir şekilde aktarmaya çalışırken, bir yandan da büyük soygun filmlerine öykünerek bir suç filmi olmaya çabalıyor. Ama açık konuşmak gerekirse, film içinde ne gösterişli bir soyguna hazırlık planı barındırıyor, ne bizi heyecandan koltuklarımıza mıhlıyor, ne de zekice yazılmış plot twistler ile şaşkınlığa uğratmayı başarıyor. Velhasıl Ant-Man, ağzımıza birkaç parmak bal çaldığı hırsızlık sahneleri dışında bir suç filmi olmayı hiç mi hiç beceremiyor. 

Üstelik film, bu soygun meselesi ile fazlaca vakit kaybettiği için asıl amacından yani bir süper kahraman filmi olmaktan uzaklaşıyor. Scott’ın Ant-Man olma süreci, bize hızlandırılmış süper kahraman eğitimi şeklinde sunulurken, hem fazla hızlı olduğu için pek keyif alamıyoruz hem de inandırıcılıktan yoksun olduğu için kahramanımıza tam anlamıyla ısınamıyoruz. Ama Paul Rudd’un Scott Lang performansının şaşırtıcı derecede iyi ve eğlenceli olması bunu tolere etmeyi başarıyor. 

Zaten filmin bu gibi pürüzlü tarafları tek kozla, yani mizah dozu ile kurtarılıyor. Filmin belki de aksamadan sorunsuz bir şekilde başarabildiği bir şey varsa, tüm bu sorunlu hikâyesine rağmen bizi başarıyla güldürmeyi becerebilmesidir. Özellikle bu konuda, Paul Rudd'dan sonra, Michael Peña’nın muhteşem bir samimiyetle hayat verdiği, Scott’ın hapishane arkadaşı Luis karakterinin payı büyük. Gözüktüğü her sahnede güldürmeyi başarabilen, filmi daha da eğlenceli hale getiren Luis, filmin diğer gereksiz yan karakterinden bu sayede sıyrılıyor.

Evet, film kesinlikle güldürmeyi başarıyor, bunda hiçbir sorun yok. Ayrıca Ant-Man gibi bir karakteri perdeye yansıtırken, tutup ta son dönemlerin “daha karanlık bir süper kahraman” modasına uymamakla da doğru bir karar veriliyor. Ama tam bu noktada şunu belirtmek istiyorum. Genele baktığımızda filmin, mizah dozunun bazen aşırıya kaçtığını ve kendini ciddiye almama işini biraz fazla abarttığını fark ediyoruz. Açıkçası bu da bazen işin tadını kaçırabiliyor.


Babalar ve Kızlar, bir de Diğerleri...

Aslında filmin bir süper kahraman filmi ve bir soygun filmi olmak dışında, bir başka büyük kaygısı daha var. Ve belki de güldürmek dışında layıkıyla yapabildiği en önemli şeyde bu! Hollywood’un vazgeçilmez aile temasının nadir başarılı ve etkileyici örneklerinden birini bu filmde görüyoruz. İki baba ve iki kız üzerinden anlatılan aile teması, filme o kadar güzel yedirilmiş ki, filmde gördüğümüz her şeyin bu hikâyeyi anlatmak için kullanıldığını söylersek yanılmış olmayız sanırım.

Bir tarafta, biricik aşkı öldükten sonra hayata küsen, kızıyla arasında kocaman bir uçurum yaratan Hank Pym var; diğer tarafta ise hapisten yeni çıkmış, ailesinin parçalanmasına engel olamamış ve parasızlıktan kızını doğru düzgün göremeyen Scott Lang var. Zaten bu iki adamı ortada buluşturan şeyde tam olarak bu, kızları ve onlara duydukları müthiş sevgi! 

Kızları dışında bu iki adamın birbirine benzeyen başka tarafları yok gibi gözükse de aslında Scott’ın Pym’in genç ve iyi tarafını temsil ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.  Zeki, haylaz ve daha önemlisi kızı için her şeyi yapacak biri olan Scott, Pym tarafından Ant-Man kostümü için doğru tercih olarak görülüyor. Fakat neden Pym’in ille de Scott’ı seçtiği konusu bize yetersiz bir şekilde açıklandığı için bu konuda pek tatmin olmuyoruz açıkçası.

Öte yandan Pym’e bir zamanlar kendi gençliğini hatırlattığı için yanına aldığı ama içindeki kötülüğü gördükten sonra dışladığı Darren Cross ise Pym’in bir başka genç ama bu sefer kötü tarafını temsil ediyor. Darren, Pym tarafından dışlanınca onu kendi şirketinde saf dışı bırakıyor ve Pym Partiküllerini taklit ederek kendi küçültme ışınını üretiyor. Bunun sayesinde de Yellowjacket adını verdiği kostümle birlikte Pym’in baş düşmanına dönüşüyor.  

Şunu da belirtmek gerek ki film, Hank Pym’i merkezine yerleştirerek, onun iyi tarafını temsil eden Scott’ın Ant-Man ve kötü tarafını temsil eden Darren’ın Yellowjacket olarak yaptıkları mücadeleyi kullanarak, aslında Hank Pym’in iç çatışmasını da görselleştirmiş oluyor. Neticesinde film bitip de Ant-Man kazandığında, Pym’in düşüncelerinin değiştiğini, kızıyla arasını düzelttiğini ve umutlarının yeşerdiğini görüyoruz.

Filmin yetersiz kötü adamı Darren Cross’tan bahsettikten sonra, hem Darren hem de Yellowjacket için ayrı bir parantez açmamız gerektiğini düşünüyorum. Cross Teknoloji Şirketlerinin sahibi olan Darren Cross aslında çizgi roman evreninde Scott Lang’in ilk düşmanlarından biri. Nadir bir kalp rahatsızlığından muzdarip olan Darren, kendini iyileştirmek için nucleorganic olarak anılan özel bir kalp pili geliştiriyor ve bu kalp pili yüzünden mutasyona uğrayarak insanüstü güçler kazanıyor. Fakat bu güçler akabinde yan etkileri de peşi sıra getirince Darren’ın kalbi çok hızlı çalışarak iflas ediyor. Ne kadar uğraştıysa bu problemi çözemeyen Darren, çaresiz kalınca bir kalp cerrahı olan Dr. Erica Sondheim’ı kaçırıyor. İşte kızı Cassie’yi kurtarabilecek tek kişi olan doktoru kurtarmak isteyen Scott’ın yolu bu şekilde Darren ile kesişiyor.

Ya Yellowjacket? Daha öncede bahsi geçtiği üzere, Yellowjacket isimli kötünün alter egosu Darren Cross değil Hank Pym. Psikolojik buhranlarına, maruz kaldığı kimyasal maddelerde eklenince kişilik bölünmesi yaşayarak kötü bir adama dönüşen Hank Pym’in yarattığı Yellowjacket, filmde Scott Lang’in ilk düşmanlarından Darren Cross’la birleştirilerek ortaya modern bir Yellowjacket koyuluyor. Tabi aslında bu birleşim, Pym’in ve Scott'ın geçmişlerine ait bir saygı duruşu gibi de düşünülebilir. 

Karakterleri andıktan sonra onlara hayat veren oyunculardan da biraz bahsedelim… Paul Rudd’un hayat verdiği Scott Lang dışında önemli karakterlerin hiç biri yeterince iyi tanıtılmıyor ve ne yazık ki, oyuncular doğru tercih gibi gözükse de, senaryoda altları iyi çizilmemiş olmalarından ötürü hiç biri akılda kalıcı olmuyor. Mesela Michael Douglas’ı Ant-Man olarak göremeyişimizi kabul edip onu yaşlı Hank Pym olarak görmekten keyif alsak bile, hikâyede hiçbir ağırlığı bulunmayan Pym rolüyle Douglas maalesef bize pek bir şey vaat etmiyor. Ya da son iki Hobbit filminde Tauriel olarak karşımıza çıkarak sağlam bir oyunculuk sergileyen Evangeline Lilly, Hope van Dyne rolünde hem “babasına sürekli trip atan şımarık kız” imajından film boyunca kurtulamamasından, hem de baskın bir kadın kahraman yaratayım derken gülünç bir karakter ortaya çıkarılmasından ötürü sinirimizi bozmak dışında bir işe yaramıyor. Yellowjacket’e hayat veren Corey Stoll ise tüm çabasına rağmen, bu kadar kötü yazılmış bir kötü adamı, tabii ki etkileyici kılmayı başaramıyor.


Kalkan Yok! Çekiç Yok! Zırh Yok! Problem Var!

Gelelim yönetmen Reed’in bu filme neler katıp neler katamadığına… Reed, aklınıza gelmeyecek birçok komedi dizisinin yönetmenliğini üstlenmiş, çektiği bir avuç uzun metraj film ucuz komedi zırvaları olmanın ötesine gidememiş ve kariyerinde Jim Carrey’li “Yes Man / Bay Evet (2008)” dışında başka parlak biri işi olmayan bir yönetmen. Bu yüzden de bana kalırsa Reed, kesinlikle Ant-Man filmi için doğru tercih değil. Ama arzu edilen hedef güldürmek olunca, hayatı boyunca komedi filmi çekmiş bir yönetmen olan Reed, bu konudaki tecrübesini filmde iyi kullanmış diyebiliriz. Tabi bunun dışında Reed’in, romantik komedilerde sıkça karşılaştığımız türden olan bu yavan yönetmenlik anlayışının, övgüyü hak edecek pek bir tarafı da yok.

Fakat yönetmenin asıl sorunu, aksiyon konusunda ki tecrübesizliğini, filmin son derece tekdüze ve güdük aksiyon anlayışı yüzünden her daim hissetmemiz yüzünden kaynaklanıyor! Aksiyon konusundaki hayal kırıklığı yetmezmiş gibi, Ant-Man’i ilk kez küçülürken gördüğümüz sahnelerin “The Borrowers / Minik Kahramanlar (1997)” ya da “Stuart Little / Küçük Kardeşim (1999)” gibi “küçük olmak” üzerine yapılmış komedi filmlerinin sıradanlığını taşıması, bizi ayrı bir hayal kırıklığına uğratıyor.

Üstelik filmin ilk yarısında gördüğümüz “Ant-Man’in küçük dünyası”nı gösteren sahneler, karıncaların olduğu sahnelerin dışında, pek de beklentiyi karşılayacak cinsten gösterişli ve etkileyici değiller. Çoğu kez Ant-Man’i uzaktan bir leke olarak görmek durumunda kalıyoruz; bu da kulağımızda vızıldayan bir sineği kovmak kadar sinir bozucu olabiliyor! Neyse ki bu durum filmin ikinci yarısından sonra toparlanıyor. Zaten genel anlamda filmin bütün aksiyonu, görsel şöleni de hep ikinci yarının sonuna saklanmış diyebiliriz.

Tabi bu, aralara yerleştirilmiş aksiyon dolu ufak sürprizler yok demek değil. Mesela Ant-Man’in Falcon’u deyim yerindeyse tokatladığı sahne, filmin keyifli anlarından bir tanesi. Gerçi Ant-Man’in, deneyimli asker ama yeniyetme bir Avenger olan Falcon’u yenmesi pek sürpriz sayılmaz. Zaten bu sahnenin, Scott’ın hamken pişmiş bir kahramana dönüştüğünü ispatlamak için filme koyulmuş olduğu ortada. Ama bir anlamda Ant-Man’in Avengers üyesi olma yolunda ilk habercisinin de bu sahne olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Filmdeki sürprizler sadece Falcon ile sınırlı değil elbette. Tales to Astonish dergisinin isminin filmde geçmesi, Hank Pym’in ilk kez ortaya çıktığı hikâyede küçültmeyi başardığı sandalyenin bu filmde de kullanılması gibi geçmişe dönük saygı duruşları ya da Stan Lee’yi Marvel filmlerindeki 26. cameosunu bu filmle yaparken görmemiz filmin diğer ufak sürprizleri arasında sayılabilir.


Tanışma Faslı Bitti. Şimdi Sırada…

Ant-Man ile tanışma faslımız bittiğine göre artık önemli gibi gözüken soruyu sormanın vakti geldi: “Bu film Ant-Man’in talihsiz kaderini değiştirir mi?” Aslına bakarsanız Ant-Man’in kaderi film gösterime girmeden önce değişti. Bundan sonra ise Marvel Sinematik Evreni’nin üçüncü aşamasında popüler bir kahramana dönüşmemesi için hiçbir sebep yok. Bu yüzden bu film neyi başarıyor ve neyi başaramıyor, asıl sormamız gereken soru bu bence. 

Ant-Man neyi başarıyor? Ant-Man, eğlenceli bir film olmayı başarıyor. Bol bol kahkaha attırıyor, keyifli dakikalar geçirtiyor. Ara sıra baba-kız ilişkilerine yoğunlaşarak dramatik bir etki yaratmayı da ihmal etmiyor. Ayrıca Ant-Man’in tanınan ve -yüzlerde bol bol tebessüme sebep olduğu için- sevilen bir karaktere dönüşmesini sağlıyor. 

Peki, neyi başaramıyor? Uzun bir süre üzerinde çalışıldığı düşünüldüğünde beklentiyi karşılamıyor! Hem süper kahraman filmi olayım, hem soygun filmi olayım, hem güldüreyim, hem hüzünlendireyim, hem onu yapayım, hem bunu yapayım derken ipin ucunu biraz fazla kaçırıyor. 2 saate çok şey sığdırmaya çalışıyor; bu yüzden de yapmaya çalıştığı çoğu şey eksik kalıyor. Özellikle soygun filmi olmaya çalışırken çuvallıyor. Çok şey anlatma derdi yüzünden, daha sağlam bir süper kahraman filmi izlemekten mahrum kalmamıza sebep oluyor. 

Uzun lafın kısası, bana göre Marvel Sintematik Evren’in en başarılı ve seyir keyfi en yüksek filmleri olan “Captain America: The Winter Soldier / Kaptan Amerika: Kış Askeri (2014)”, Guardians of the Galaxy / Galaksinin Koruyucuları (2014) ve “The Avengers / Yenilmezler (2012)” filmlerinden sonra Ant-Man, evrenin seyir keyfi en yüksek dördüncü filmi payesini hak ediyor, hem de bütün sorunlarına rağmen. Ama bir süper kahraman filmi olarak ne yazık ki sınıfta kalıyor.

Son bir hatırlatma… Filmin, kapanış jeneriği sonrasında gözüken iki tane sürpriz sahnesi olduğunu unutmayın! İlkinde Hope’u Wasp olarak göreceğimizin müjdesi veriliyor. İkincisinde ise “Captain America: Civil War / Kaptan Amerika: İç Savaş (2016)” filmi öncesinde Captain America, Falcon ve Winter Soldier üçlüsünün olduğu kısa bir ana tanık oluyoruz.

Not: Bu yazı daha sonradan kısaltılarak Hayat Dergi'nin Eylül 2015 sayısında yayımlanmıştır.



Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder