Sayfalar

22 Haziran 2015

San Andreas / San Andreas Fayı (2015)

Felaket filmleri dendiğinde, hiç şüphesiz pek çok kişinin aklına hemen Roland Emmerich gelir. Aslında bu türde çok fazla örnek vermese de Emmerich, “Independence Day / Kurtuluş Günü (1996)”, “The Day After Tomorrow / Yarından Sonra (2004)”, “2012 (2009)” gibi seyirciyi yıkıma doyuran, teknolojinin nimetlerini sonuna kadar kullanan, içi boş felaket filmleri ile bu konuda adından sıkça söz ettirmeyi başarmıştır. İşte bu yazı, Emmerich’in bayılacağı hatta belki de çok kıskanacağı bir film hakkında…


Kaliforniya’nın Laneti: San Andreas Fayı

Dünyada adı en çok geçen fay hatlarından biri olan San Andreas Fayı, şimdiye kadar Kaliforniya’nın çeşitli bölgelerinde birçok depreme sebep olmuştur. Fakat bunlardan bir tanesini özellikle anmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yüzlerce kişinin öldüğü ve San Francisco’nun yüzde sekseninin yok olduğunu bu depremin, aslında “San Andreas” filminin bir anlamda esin kaynağı olduğunu söylersek yanılmayız herhalde. 

18 Nisan 1906 tarihinde gerçekleşen, 8,3 şiddetindeki “1906 San Francisco Depremi”nin sonucunda San Francisco’dan başka, San Jose, Santa Rosa, Palo Alto, Stanford Üniversitesi büyük hasar görmüş, 700 kişi yaşamını yitirmiş, milyonlarca dolar maddi zarar meydana gelmiştir. (Ketin, 1976, s. 150) Amerika’nın tarihindeki en büyük doğal afetlerden biri olan bu deprem için, 5 Mayıs 1906 tarihli Collier's isimli dergide yayınlanan, The Story of an Eyewitness başlıklı yazısında, “Tarihte hiçbir modern imparatorluk şehri böyle tamamen yıkılmamıştı.” diye yazmıştır Jack London, “San Francisco yok olmuştu.” 

Geçmişten Günümüze Felaket Filmlerine Kısa Bir Bakış

Felaket filmleri, çığ, deprem, meteor, volkan, tsunami, sel, hortum, iklim değişiklikleri, yangınlar, salgın hastalıklar, nükleer ışıma ve hatta uzaylılar gibi insanların kökünü kazıyan birçok yıkımı bünyesinde barındırır. Felaketler her filmde farklı bir forma bürünse de, aslında mesaj çoğu zaman hep aynıdır: insanın doğa karşısındaki acizliği!

Sinema tarihinde felaket filmlerinin ilk önemli örneği, sessiz sinema döneminde, İtalyan yönetmen Carmine Gallone’nin çektiği “Gli Ultimi Giorni di Pompei / Pompei’nin Son Günleri (1926)” isimli filmdir. Pompei’nin, Vezüv Yanardağı’nın lavları altında kalmasını konu edinen bu filmden 9 yıl sonra, Hollywood’da Ernest B. Schoedsack tarafından çekilen ve aynı konuyu işleyen “The Last Days of Pompei  / Pompei’nin Son Günleri (1935)” filmi felaket filmlerini yeniden gündeme getirmiştir. Günümüz şartlarında değerlendirildiğinde bile oldukça etkileyici bir deprem sahnesine sahip olan, W.S. Van Dyke’ın yönettiği “San Francisco (1936)” filminde San Francisco depremi ele alınırken, John Ford’un yönettiği “The Hurricane / Kasırga (1937)” ise bir kasırganın yol açtığı yıkımı konu edinmiştir. James Cameron’dan tam 44 yıl önce, Jean Negulesco, yönettiği “Titanic (1953)” filmi ile buzullara çarparak batan transatlantiğin öyküsünü ilk kez beyaz perdeye getirmiştir. Fakat ilginin bir çığ gibi büyüdüğü bu tür, II. Dünya Savaşı yıllarında gözden düşmeye başlamıştır. Felaket filmlerinin yeniden yapımcıların ilgi odağı olması için 1970’leri beklemek gerekecektir (Teksoy, 2012, s. 86).

70’lere gelindiğinde, çok satan iki romandan uyarlanan, George Seaton’ın yönettiği “Airport / Havaalanı (1970)” ile Ronald Neame’in yönettiği “The Poseidon Adventure / Poseidon Macerası (1972)” filmleri büyük ilgi uyandırmayı başarmışlardır. Mark Robson’ın yönettiği ve Mario Puzo’nun George Fox ile birlikte senaryosunu yazdığı, Los Angeles’ta meydana gelen bir depremi konu edinen “The Earthquake / Deprem (1974)”, özel efektleri ve ses kuşağı ile dikkat çekmeyi başarmıştır (Teksoy, 2012, s. 87).  Başrollerini Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın paylaştığı, senaryosunu Safa Önal’ın yazdığı, Şerif Gören imzalı “Deprem (1976)” filmi ise ülkemizde az rastlayacağımız felaket filmi örneklerinden biridir.

1997 yılı felaket filmleri bakımından bereketli geçecektir. Roger Donaldson’ın yönettiği “Dante’s Peak / Dante Yanardağı (1997)” isimli film, bir kasabanın yakınındaki yanardağın tekrar aktif olması sonucunda yaşanan felaketleri ele almıştır. Aynı yıl, “The Bodyguard (1992)” filminden tanıdığımız Mick Jackson, bir başka yanardağ filmi olan “Volcano (1997)” ile karşımıza çıkar. Fakat 1997 yılının en önemli felaket filmi James Cameron ile gelecektir. Cameron’ın yeniden seyirciyle buluşturduğu, “Tanrı’nın bile batıramayacağı gemi”nin faciasını anlatan “Titanic (1997)”, hem görsel efektleri hem de unutulmaz aşk hikâyesi ile bir efsaneye dönüşmüş, ödüllere boğulmuş ve gişe rekorları kırmıştır. 

Gemide geçen bir felaket öyküsünün, üstelik bir yeniden çevrimin bu denli başarılı olması bir başka benzer filmin önünü açmıştır. Ronald Neame’in yönettiği “Poseidon Macerası (1972)” filminin yeniden çevrimi olan “Poseidon / Poseidon'dan Kaçış (2006)”, “Troy / Truva (2004)” filminin yönetmeni Wolfgang Petersen tarafından çekilmiş; fakat tabi ki istenilen başarı elde edilememiştir.

2000’li yıllara baktığımızda ise farklı ülkelerdeki farklı üsluplarda çekilmiş birçok deprem filmi dikkatimizi çeker. Bunlardan bazıları Xiaogang Feng’in yönettiği, Çin yapımı “Tang shan da di zhen (2010)” isimli film gibi gerçek bir depremi konu edinirken, bazıları da Paul Ziller’in çektiği Kanada yapımı “Ice Quake (2010)” isimli televizyon filmi gibi ucuz, basit ve gösterişsizdir. Ayrıca Nicolás López’in Eli Roth ile birlikte senaryosunu yazıp yönetmenliğini üstlendiği, Şili yapımı “Aftershock (2012)” gibi depremi bir korku malzemesi olarak kullanan örneklerde yok değildir. 

Ama İspanyol bir yönetmenin elinden çıkmış olan “Lo Imposible / Kıyamet Günü (2012)” filmi ayrı bir parantezi hak edecek denli şok edicidir! “El Orfanato / Yetimhane (2007)” ile gelecek vaat ettiğini gösteren J.A. Bayona’nın rüştünü ispatladığı Kıyamet Günü, belki de şimdiye kadar deprem ve tsunami hakkında çekilmiş en etkileyici film olabilir. Bir tarafta, hem bir ailenin dramını en çarpıcı şekilde aktarırken hem de diğer insanların yaşadıklarını es geçmeyen ve filmi görsel efekte boğmadan görselliğiyle büyülemeyi başaran Kıyamet Günü var. 

Diğer tarafta ise, yıllar önce kendi ülkesinin insanlarının yaşadığı acıyı hiçe sayan, tarihindeki en büyük doğal afeti böylesine sevimsiz bir gişe aracına dönüştüren San Andreas Fayı var! Artık yeni bir şeyler üretemeyen Hollywood, her şeyin yok edildiği, estetik bir yıkım operası olan San Andreas Fayı ile karşınızda!


Sevimsiz Bir Gişe Aracı, Estetik Bir Yıkım Operası!

İtiraf etmek gerekir ki, bir felaket filminin ille de harika bir senaryoya ihtiyacı yoktur. Mekâna dayalı gerilimi başarıyla yansıtabilmesi, felaketin ortasında kalan karakterlerin çaresizliğini hissettirebilmesi ve karakterlerimizin dışındaki diğer insanların acılarına bizi ortak edebilmesi, bir felaket filmini son derece vurucu bir hale getirebilir. Birde bunlara ek olarak, diğer felaket filmlerinde sıklıkla karşılaştığımız ucuz zırvaları tekrarlamıyorsa, artık burun kıvırdığımız türden klişeleri teker teker filme doldurmuyorsa, karşımızda hayran olacağımız türden bir felaket filmi var demektir! Fakat San Andreas Fayı, yukarda bahsettiğimiz “iyi bir felaket filminin formülü”nün her anlamda tam tersini yapmayı tercih ediyor!

(Yazının buradan sonraki kısmı, filmle ilgili sürprizleri bozacak bilgiler içermektedir.)

Yönetmen Brad Peyton, filmde mekâna dayalı gerilimi tırmandırmayı sadece karakterlerimizin üzerlerine yıktığı binalar ile yapmaya çalışırken, başkarakterlerimizin çaresizliğini hissettirebilmek için her gereksiz detayı filme sokuşturmayı ihmal etmiyor. Fakat samimiyetsiz bu hamleler ile karakterlerimiz arasında hiçbir duygusal bağ kuramadığımız gibi, etrafta çığlık çığlığa koşmalarını göstermesi dışında, filmin hiç umursamadığı diğer insanların acılarına ancak kenarından köşesinden şahit oluyoruz. Anlayacağınız San Andreas Fayı, bir felaket filmi değil tam anlamıyla felaket bir film! Tabi bunu olumlu anlamda söylemiyorum…

Fakat filmi izlememiş olsanız bile, sadece fragmandan yola çıkarak, filmin ne kadar iddialı görsel efektlere sahip olduğunu görürsünüz. Bu sahnelerin, sadece fragmandakilerle sınırlı olduğunu düşünüyorsanız ise fena halde yanılırsınız! Yaklaşık iki saat süresiyle San Andreas Fayı, seyirciyi yıkım konusunda, Emmerich’in filmlerinde bile rastlayamayacağı türden bir doyuma ulaştırıyor. Aklınızın kenarından bile geçmeyecek denli uçuk fikirli felaket senaryolarının, birer birer gerçekleştiği sahneler ile karakterlerimiz ile birlikte bizde, bir an olsun rahat nefes alamıyoruz. Fakat bizi daha ilk dakikasından avucunun içine almaya çalışan film, depremin insanlar üzerindeki yıkımıyla değil binalar üzerindeki yıkımıyla ilgileniyor! Tabi burada filmin hakkını yememek lazım; film boyunca başkarakterimizin ve onun ailesinin dramına son derece yakından şahit oluyoruz! Diğer insanlar ise birkaç sahne ile geçiştirilirken aslında film tek derdi olan efektleri ile gövde gösterisi yapıyor. Bu noktada, gövde gösterisinin arkasındaki megaloman yönetmenin ve dâhiyane fikirlere(!) sahip senaryo ekibinin isimlerini de mercek altına almamız gerekiyor. 

Kısa filmler çekerek sinemaya atılmasının ardından “Cats & Dogs: The Revenge of Kitty Galore / Kediler ve Köpekler: Kitty Galore'un İntikamı (2010)” isimli filmin yönetmen koltuğuna oturan Peyton, ilk uzun metraj filminde, böylesine bol efektli bir filmin altından kalkarak ne derece iddialı olduğunu ispatladıktan sonra “Journey 2: The Mysterious Island / Gizemli Adaya Yolculuk (2012)” filmi ile nasıl bir kariyer hedeflediğini iyice ortaya koymuştu hatırlarsanız. Fakat aslında yönetmen, Gizemli Adaya Yolculuk ile sanki San Andreas Fayı öncesi biraz pratik yapmış gibi gözüküyor. Zira San Andreas Fayı için, yönetmenin görsel efekti en bol keseden harcadığı filmi diyebiliriz. Hatta belki de, bu filmin sinema tarihinin en çok yıkımın olduğu felaket filmi olduğunu söyleyebiliriz.

“The Prince / Prens (2014)” ve “Vice (2015)” gibi Bruce Willis’li aksiyon filmlerinin senaristleri olan Jeremy Passmore & Andre Fabrizio ikilisine ait öyküden uyarlanan senaryo ise Carlton Cuse’a ait. Birçok televizyon dizisinin senaryosunu yazan ve en son “Bates Motel (2013-)” isimli dizinin yaratıcısı olarak karşımıza çıkan Cuse’nun senaryosu, en hafif tabirle neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor! Evet, bir felaket filminin ille de harika bir senaryoya ihtiyacı yok dedik demesine ama bu filmde karşı karşıya kaldığımız senaryo, sanki bizimle dalga geçilmek için hatta bizi aptal yerine koymak için yazılmış gibi duruyor…


Sıradan bir İnsan, Muhteşem bir Kahraman (mı Acaba?)

Telefonu ile uğraşırken, dikkatsizce araba kullanan genç bir kızın görüntüsü ile açılıyor film. Bu sahneden sonra aklımıza bir sürü kaza ihtimali gelmeye başlıyor. Merakla bekliyoruz. Ama aklımıza gelen bütün kaza sahneleri, gerçekleşecek gibi olurken bir türlü gerçekleşmiyorlar. Kız, yoluna devam ederken son derece mutlu, biz ise bir hayli şaşkınız. Çünkü bu sahnede, kızın mutlaka bir kaza yapması gerektiğine inanıyoruz. Çünkü seyirciye verilen bütün sinyaller bu yönde!  Ve aniden tepeden düşüp arabaya çarpan bir kaya parçası yüzünden, kızın arabası yoldan çıkıp uçurumdan aşağı yuvarlanıyor…

İşte bu giriş sahnesi ile Peyton, “Bu filmde, hep beklemediğiniz şeylerle karşılaşacaksınız!” dercesine bizi uyarıyor sanki. Aslında bu uyarısının da, bir yere kadar doğru olduğunu söyleyebiliriz. Neden mi? Filmin, görsel efekt ve yıkım konusunda zirve yaptığını düşündüğümüz her sahnesinden sonra, daha büyük bir felaket sahnesi ile karşılaşıyoruz da ondan. Sezar’ın hakkı Sezar’a, film bu anlamda bizi şaşırtmayı her defasında başarıyor. Ama aslında film boyunca bizi şaşırtan tek şeyde bu oluyor! 

Bunun dışında film, ne senaryosu, ne hikâyesi, ne dramatik yapısı, ne de “kahraman”ı konusunda bizi şaşırtıp etkilemeyi başarabiliyor; San Andreas Fayı’nda nerdeyse her şey son derece tahmin edilebilir ve etkileyicilikten son derece uzak! Ama filmin, özellikle kahraman konusunda sınıfta kaldığını açıkça ifade etmemiz gerekiyor! Bir helikopterli kurtarma operasyonu sayesinde, kahramanımız Ray ile tanıştığımız sahne, özünde sadece Ray’in “sıradan bir insan ama muhteşem bir kahraman” olduğunu göstermek için filme koyulmuş. Fakat bir itfaiye kurtarma görevlisi olan Ray’in, daha önceden yüzlerce insanın hayatını kurtardığını bilsek ve hatta bu tantanalı kurtarma operasyonu sayesinde, başkasının hayatını kurtarmak için kendi hayatını nasıl riske attığını görsek bile, onun bir kahraman olduğuna inanamıyoruz! Zira depremin olmaya başlamasıyla birlikte Kahraman Ray gidip yerine bambaşka biri geliyor…

Bir kızını talihsiz bir kaza yüzünden kaybeden, karısı ile boşanmanın arifesine gelen ve diğer kızıyla da yeterince vakit geçiremeyen Ray, gördüğünüz gibi “Hollywood’un en büyük derdi”nden, yani aile sorunlarından mustariptir! Ama bir yıkım aileyi dağıtırsa nihayetinde bir yıkım da -yani demek istediğim büyük bir yıkım- tekrar birleştirir. İşte bütün filmi özetleyen cümle tam olarak bu! Büyük aile sorunları yaşayan kahramanımız, depremi ailesini birleştirmek için bir fırsat olarak gördüğünden midir artık bilemiyorum, diğer insanları bir kenara bırakıp varını yoğunu karısını ve kızını kurtarmaya adıyor. Birkaç sahne dışında, başka insanları kurtarmak namına herhangi bir şey yapmayan, bize kahraman diye yutturulmaya çalışılan bir kurtarma görevlisinin, bir felaket filminde nasıl gözüktüğünü hayal edebiliyor musunuz? 

Ayrıca diğer insanları, üzerlerine basılmış karıncalar gibi soğuk ve duygusuzca öldüren yönetmen, Ray’in kızının öldüğünü sandığımız sahneyi, dramatize edilmek için tüm hünerlerini kullanıyor. Böylesine tutarsız ve samimiyetsiz sahneler çekmeyi becerebildiği için de yönetmen Peyton’ı tebrik etmek gerekiyor. 


San Francisco’ya Yolculuk

Peyton gibi tatsız gişe filmleri yapan bir yönetmen ve Dwayne Johnson gibi yeteneksiz bir aksiyon oyuncusunun ellerinden çıkan bir filmden -bu film bir felaket filmi olsa bile- gerçekçi bir dram beklemek son derece saçma olurdu öyle değil mi? Ama bu kadarı da olmaz dedirten sahneler, film boyunca “Ne tür bir filmle karşı karşıyayız böyle?” sorusunu sormamıza neden oluyor! 

Ray ve Emma, kızları Blake’i kurtarmak için Los Angeles’tan San Francisco’ya helikopter ile uçarlarken, deprem olduğunu bilmelerine ve hatta depreme şahit olmalarına rağmen, son derece rahat ve umursamaz bir halet-i ruhiye içerisindeler. İkilinin depremi yadsıyan bu rahatlıkları ve etraftaki diğer insanları umursamayan bencillikleri bizi çileden çıkartırken bir de tanıştığımız kartondan yan karakterler ile sabrımızın sınırları iyice zorlanıyor. Deprem ile ilgili verdiği küçük bir dersine şahit olduğumuz Lawrence, şapşal abi kardeş Ben ve Ollie, Blake’in cici babası olmaya aday Daniel Riddick. Tüm bu yan karakterler de, tıpkı “deprem” gibi Ray’in ailesine kavuşmasına hizmet etmek dışında bir başka bir işleve ya da derinliğe sahip değiller maalesef. 

Vazgeçilmez bir blockbuster klişesi olan, en umulmadık anda filizlenen aşk hikâyesi de bu filmde es geçilmemiş tabii ki! Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda San Andreas Fayı için deprem soslu, macera dolu bir yolculuk filmi desek bile olur! Zaten Johnson’ın hayat verdiği Ray karakteri de, sanki bir macera filmindeymişçesine, sırasıyla helikopter, araba, uçak, paraşüt ve sürat teknesi kullanıyor. Neden bundan daha öteye gidemediği ise bir soru işareti. Aslında Ray, tank bile kullanabilirdi…

Peki, San Andreas Fayı’nın hiç mi başardığı bir şey yok? Belki de, kızının boğulma tehlikesi yaşadığı anda Ray’in çaresizliği filmin en çarpıcı sahnesini oluşturuyor. Filmin bir felaket filmi olduğunu hissettiğimiz tek an olan tsunami sahnesi ise, diğer insanların acılarına dair bir şeyler gördüğümüz, depremin insanlar üzerindeki yıkımına az da olsa şahit olduğumuz ve bizi kuşatan çaresizliği hissettiğimiz başarılı bir sahne olarak, film hakkında akılda kalan ender şeylerden biri oluyor.

Bir Yönetmen Klişesi: Yönetmen ve Gedikli Oyuncu İlişkisi

Tıpkı Jaume Collet-Serra’nın Liam Neeson’a kafayı taktığı gibi Peyton da, Gizemli Adaya Yolculuk filminde çalıştığı Dwayne Johnson ile “yönetmen ve gedikli oyuncu” ilişkisini kurmuş gibi gözüküyor. Zaten bu denli görsel efekt hastası olan ve sadece görselliğe dayanan filmler çekip içeriği umursamayan bir yönetmenin, favori oyuncusunun da Johnson gibi bir yunan tanrısı olması pek şaşılacak bir durum değil açıkçası.

Şampiyonluğa doymuş profesyonel bir güreşçiyken “The Scorpion King / Akrep Kral (2002)” ile ilk başrolüne kavuşan ve ondan sonra artık her aksiyon filminde görmeye alışık olduğumuz bir oyuncu haline gelen Johnson’ı, diğer filmlerinde de olduğu gibi bu filmde de sadece iri cüssesi ile ön plana çıkarken görüyoruz. Bunun dışında, oyunculuğu hakkında olumlu bir yorumda bulunmak neredeyse imkansız. Zaten görünen köyde pek kılavuz istemiyor! Arnold Schwarzenegger’in yeni nesil varisi gibi gözükse de, daha çok onun kötü bir taklidi gibi duran Johnson’ın, dev cüssesi ve kısıtlı oyunculuk yeteneği ile her daim itici göründüğünü belirtmeliyim. 

Bu arada Peyton ve Johnson ikilisinin, “Journey 3: From the Earth to the Moon (2016)” filmi ile tekrar bir araya geleceklerinin -ve yine bir Jules Verne klasiğine tecavüz edeceklerinin- duyurusunu yaptıklarını da hatırlatalım. Zaten Gizemli Adaya Yolculuk, Jules Verne’nin kemiklerini sızım sızım sızlatacak kadar kötüyken Peyton’ın gözünden Aya Seyahat nasıl olur varın siz hayal edin…


Yıkıntılar Arasındaki Umut(!) Dolu Son

Deprem bitip de karakterlerle birlikte rahat bir nefes aldığımız sırada, fütursuzca gözümüze sokulan, Golden Gate Köprüsü’nün yıkıntılarına asılmış dev Amerikan bayrağı ile adeta kısa süreli şoka uğruyoruz! Üstelik bu mide bulandırıcı sahneden sonra gelen “Yeniden inşa edeceğiz!” repliği de üzerine tuz biber oluyor! Film boyunca, San Francisco halkının acısını doğru düzgün yansıtmayan film, bu replik ile bir yandan “Yüce Amerika!” mesajını pompalarken, diğer yandan da (güya) 1906 depreminde yok olan San Francisco’yu, kısa bir zaman diliminde yeniden inşa eden Amerikan halkının kararlılığına ve gücüne gönderme yapıyor. 

Velhasıl anlayacağınız, görsel efekt bombardımanından küçücük bir adım dahi ileri gidemeyen San Andreas Fayı, zaman kaybından başka bir şey değil!

Kaynakça

1. Ketin, İ. (1976). San Andreas ve Kuzey Anadolu Fayları arasında bir karşılaştırma. Türkiye Jeoloji Kurumu Bülteni,  19 (2),  ss. 149-154.

2. Teksoy, R. (2012). Ansiklopedik Sinema Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Oğlak.


Not: Bu yazı daha sonradan kısaltılarak Hayat Dergi'nin Ağustos 2015 sayısında yayımlanmıştır.



Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder