Sayfalar

16 Haziran 2015

Jurassic World (2015)

Nesli tükenen her canlı bir gizem konusudur. Ama söz konusu, 65 milyon yıl önce nesli tükenen dev kertenkeleler (yoksa kuşlar mı demeliyim?) olunca, iş daha gizemli ve tabi ki daha ilgi çekici bir hale geliyor. Bundan tam 22 yıl önce, bizi dinozorların dünyasında muhteşem bir maceraya çıkaran “Jurassic Park (1993)” filminin başarısı, nihayetinde dört filmlik bir seriye sahip olmasına sebep oldu. Fakat artık dinozorları sadece Jurassic Park serisinde değil, birçok filmde, belgeselde, animasyonda ve aslına bakarsanız aklınıza gelen her yerde görüyoruz. Anlayacağınız 22 yıl önceki gizem artık ortadan kayboldu! Ama dinozorları konu edinen hiçbir şey, Jurassic Park serisinin ilk filmi kadar etkileyici olmayı da başaramadı. Bu derece öncül olmayı başaran bir filmin, aslında devam filmlerinin pek parlak olmadığını da hatırlatmak gerekiyor…


Jurassic Park’tan Jurassic World’e Doğru…

Harvard'da tıp eğitimi almış, bilime fazlasıyla meraklı biri olan Michael Crichton’ın aynı adlı romanından uyarlanan ilk filmde, her şey Kosta Rika’nın 120 mil batısında bulunan Isla Nublar adasında başlıyor. John Hammond isimli, insanları şok etmek için uğraşan tutkulu bir manyağın, hiçbir harcamadan kaçınmadan inşa ettiği dinozor bahçesi Jurassic Park’ta, beklenmeyen bir ölüm gerçekleşiyor. Bu yüzden de yatırımcılar parkın güvenliğinin denetlenmesi istiyorlar. Bu görev ise işlerine âşık iki paleontolog olan, Dr. Alan Grant ve Dr. Ellie Sattler’a veriliyor. İki kişilik bu tetkik ekibine bir de garip matematikçi Dr. Ian Malcolm dâhil oluyor ve ekip Isla Nublar’a doğru yol alıyorlar. Steven Spielberg’ün “görme arzusu” üzerine yaptığı muhteşem çekimlerle, büyüleyici olan bu yeri gördüğümüzde, tıpkı adaya ilk kez ayak basan ekip üyeleri gibi bizde şok oluyoruz. Ardından gözlerimiz fal taşı gibi açık, hayranlıkla etrafı izlemeye başlıyoruz! Tabi tahmin edileceği gibi, kusursuz olması için inşa edilen bu parkta, bir süre sonra envai çeşit sorun çıkmaya başlıyor ve dinozorlar serbest kalıp etrafa dehşet saçıyorlar. Crichton’un David Koepp ile birlikte yazdığı etkileyici senaryo ve Spielberg’in tıpkı “Jaws (1975)”, “E.T. (1982)” filmlerinde olduğu gibi yapılmamış olanı yapmadaki başarısı birleşince ortaya keyfine doyulmayacak bir film çıkıyor.


Her şey bitti sanırken, “The Lost World: Jurassic Park / Kayıp Dünya: Jurassic Park (1997)” filmi ile bu sefer, dinozorların olduğu başka bir adanın varlığından haberdar oluyoruz. Isla Nublar Adası’nın 87 mil güneybatısında bulunan Isla Sorna adasında, ilk filmden 4 yıl sonrayı anlatan, benzer bir maceraya tanıklık ediyoruz. Bu sefer yardımcı karakterlikten Protagonist olmaya terfi eden Dr. Malcolm’u izlediğimiz filmde, her şey hiç abartısız ikiye katlanmış: gizem, gerilim, aksiyon, görsellik ve tabi ki dinozorlar! Yine Crichton’un aynı adlı devam romanından uyarlanan filmde, bu sefer Koepp senaryoyu tek başına kaleme almış. Yönetmen koltuğunda ise yine Spielberg var. Her ne kadar yönetmen ve senarist aynı olsa da, gerilim dozu başarılı bir şekilde artırılıp kendimizi durmaksızın süren bir aksiyonun içinde bulsak ta ve hatta iki tane T-Rex’i aynı anda perdede görme fırsatına erişsek bile serinin ilk filmine kıyasla Kayıp Dünya: Jurassic Park biraz sönük kalıyor! Tabi bu filmin, 4 yıl sonra gelen üçüncü film gibi bir fiyasko olmadığının altını da, kalın çizgilerle çizmemiz gerekiyor!


İkinci filmde Dr. Grant ve Dr. Sattler’ı görememiş olmak içimize fazlasıyla dert olmuşken, “Jurassic Park III (2001)” filmi ile bu ikilinin muradına eremediğini ve Dr. Sattler’ın başka bir adamla evlendiğini öğreniyoruz. Bu beklenmedik, şok edici ve saçma gelişme, sonrasında bizi bekleyen başka sürprizlerin(!) habercisi aslında! İkinci filmin sonu itibariyle, artık insanların ayak basması yasaklanmış bir adaya dönüşen, Kosta Rika’nın 330 mil batısında bulunan Isla Sorna adasına, nasıl olurda tekrar geri dönebiliriz diye düşünüyoruz. Ve ansızın kendimizi bir kurtarma operasyonun ortasında buluyoruz! İlk filmde parkın güvenliğinin denetlenmesi için, ikinci filmde ise insanlara dinozorların varlığını ispat edecek belgesel yüzünden adaya gidilirken, üçüncü filmde olay, son derece kişisel bir boyuta indirgeniyor. Hikâye ise adada kaybolan oğlunu kurtarmaya çalışan bir karı koca ve bu karı koca tarafından kandırılarak adaya götürülen Dr. Grant ve genç bir paleontolog olan Billy Brennan etrafında dönüyor. Spielberg’in yönetmen koltuğunu, “Jumanji (1995)” filminden tanıdığımız Joe Johnston’e bıraktığı filmde, senaryo ise “Election (1999)” filmi ile “En İyi Uyarlama Senaryo” dalında Akademi Ödülleri’ne aday olan Alexander Payne & Jim Taylor ikilisi ve ilk senaryosunu bu film ile yazan Peter Buchman’a ait. Sonuçta Jurassic Park III, Spielberg, Koepp ve Crichton olmadan Jurassic Park filmi çekilmemesi gerektiğinin kanıtı olarak serinin en zayıf filmi oluyor; ta ki dördüncü film gelene kadar…

Bir Hollywood Klişesi: Dünyanın Sonu da Gelse Aile Önemlidir!

Her üç filme baktığımızda da Hollywood’un aile takıntısının yansımalarını bariz bir şekilde görüyoruz. Serinin ilk filminde Dr. Grant’in bir türlü çocuk istememesi ve buna rağmen Dr. Sattler’ın her fırsatta bu isteğini dile getirmesi ile kurulması gereken aile mesajını alttan alta veriliyordu. Hatta filmde Dr. Grant, John Hammond’ın torunları ile mecburi bir maceraya atılmak zorunda kalıyor, çocuklarla zaman geçirdikçe onları seviyor ve “çocuk sahibi olma korkusu”nu bir ölüm kalım macerasından sonra yeniyordu. 

İkinci filmde ise başarısız bir ebeveyn olan Dr. Malcolm, eski karısından olan çocuğu Kelly Curtis ile bir türlü anlaşamıyor ve sevgilisi Sarah Harding ile yıldızları bir türlü barışmıyordu. Ama dinozorlar arasında geçen aksiyon dolu bir maceranın sonunda, ailenin tekrar bir araya gelmesini izlemiştik. Hatta bu filmde dişi ve erkek T-Rex’lerin birbirlerine bağlılıklarını ve yavrularına olan düşkünlüğünü görmüştük!

Üçüncü filmde ise ilk iki filme kıyasla bu tema, kör kör parmağım gözüne misali yapılırken son derece rahatsız edici, yavan ve yetersiz kalıyor! Boşanmış bir çiftin çocukları için ne kadar ileri gidebileceği sorusuna, hiçbir samimiyet göstergesi ve inandırıcılık payı bulunmayan bir cevap veren üçüncü filmde, kullanılan çocuk kahramanda diğer ilk iki filmden ödünç alınmışçasına sırıtıyor. Hatta ikinci filmden aparılan “dinozorların aileye verdiği önem” mesajı da, Velociraptorlar ve Pteranodonlar üzerinden gösterilmeye çalışılıyor.


Jurassic Park’ın Dinozorları

Jurassic Park III, zamanın şartlarını kullanarak görsel efekt anlamında seleflerinden bir adım öne çıksa da, benim kanaatime göre görsel olarak ilk iki filmin etkileyiciliğine sahip değil. Hem Jurassic Park evreninin kötü bir kopyasını yaratan senaryosu, hem yönetmenin Spielberg gibi bir yönetmenden sonra koltuğa oturmadaki talihsizliği hem de daha çok imkâna sahip olmasına rağmen görsel anlamda ilk iki filmin gerisinde kalması gibi sebepler yüzünden üçüncü film, bizi iki yeni dinozor ile tanıştırmanın dışında hiçbir şekilde etkileyici olamıyor!

Peki, şimdiye kadar seride hangi dinozorlarla tanıştık ve yeni filmde bizi bekleyen dinozorlar hangileri? “Jurassic World” filmine geçmeden önce Jurassic Park evreninin dinozorlarına şöyle bir göz atmaya ne dersiniz…

Efsaneyi başlatan ilk filmde, oldukça az dinozor türü gördüğümüzü söylesek yanılmayız herhalde. Filmde tam anlamıyla gördüğümüz ilk dinozor, Jurassic Park evreninin en görkemli dinozoru olan, dinozorların zürafası olarak nitelendirebileceğimiz Brachiosaurus oluyor. Ardından bir başka otçul dinozor türü olan, ördek gagalı Parasaurolophus’u şöyle uzaktan bir görüyoruz. Jurassic Park evreninin en küçük dinozorlarından biri olmasına karşın boyundan beklenmeyecek ürkütücülüğe sahip, kurbanlarının yüzüne zehirli bir tükürük atarak kör ettiği iddia edilen Dilophosaurus’u, Jurassic Park projesini mahveden adam Dennis Nedry’yi öldürerek, hikâyeye ufakta olsa bir katkıda bulunurken seyrediyoruz. İstisnasız bütün çocukların en sevdiğini dinozor olan, dinozorların gergedanı sayabileceğimiz Triceratops’u, hastalanmış bir şekilde yerde yatarken ve dinozorların deve kuşu olarak düşünebileceğimiz Gallimimus sürüsünü ise Tyrannosaurus Rex’ten kaçarken görüyoruz. Ve tabi ki bu listeye bir de “avcı kuş”u, yani Velociraptoru eklememiz lazım! İşte ilk filmde perdede boy gösteren dinozorlar bunlarla sınırlı. Üstelik Dilophosaurus saymazsak, T-Rex ve Raptor haricindeki diğer dinozorların, hikâyeye pek hizmet etmediği de bir gerçek.

Serinin İkinci filminde, Dilophosaurus hariç ilk filmdeki dinozorların hepsini görüyoruz. Onlara ek olarak da birkaç yeni dinozor ile tanışıyoruz. Bunlardan ilki boyu en fazla bir kedi kadar olan, sevimli dinozor Procompsognathus Triassicus. Gerçi sevimliliğine pek aldanmamak lazım, neticesinde Dieter Stark’a yaptıkları ortada! Otobur dinozorlar arasında en az Triceratops kadar büyüleyici olan Stegosaurus ve kalın kafalı sürüngen Pachycephalosaurus’un ismini de gördüğümüz diğer yeni dinozorlar arasında sayabiliriz. Filmin sonunda ise sanki üçüncü film hakkında ipucu vermek için filme koyulmuş olan, serinin ilk uçan dinozoru Pteranodon kısa bir anlığına gözüküyor.

Serinin en zayıf halkalarından biri olan üçüncü filmde ise dinozor bolluğu yaşıyoruz adeta! Ama tabi bunların çoğu sadece bir sahnede gözüküp kayboluyorlar… Stegosaurus benzeri bir dinozor olan Ankylosaurus, Parasaurolophus’u andıran Corythosaurus ve oldukça etkileyici bir görünüme sahip etobur dinozor Ceratosaurus üçüncü filmle birlikte gelen yeni dinozorlar arasında. Tabi üçüncü filmle gelen yeni dinozorlar bunlarla sınırlı değil! Ama onları ayrı bir parantez içinde anmamız gerekiyor. Bunlardan ilki, ikinci filmin sonunda bize göz kırpan ama üçüncü filmde kendine büyük bir yer kapan Pteranodon. Bütün seri boyunca gördüğümüz ilk uçan dinozor olması bakımından onu görmek epey heyecan verici oluyor. İkincisi ise Spinosaurus! İlk iki filmde, dinozorların şüphesiz en güçlüsü ve en korkutucusu olarak, önüne gelen her şeyi yok eden zorba sürüngen kral T-Rex, bu filmde Spinosaurus tarafından tahtından ediliyor. Bu iki dev etoburun kapıştığı sahneler, seyir keyfi yüksek olsa da, kavganın çok kısa sürmesi ve T-Rex’in çabucak yenilmesi bakımından -benim nazarımda- büyük hayal kırıklığına sebep oluyor!

Eski filmlerdeki dinozorları hatırladıktan sonra sıra geldi yeni filmde karşılaşacağımız dinozor türlerine… İlk üç filmden miras olan eski dinozorlara ek olarak, bu filmde bir kaç yeni dinozor ile karşılaşıyoruz. Tıpkı Brachiosaurus gibi Sauropoda alttakımından olan Apatosaurus ve yeni bir uçan dinozor türü olan Dimorphodon ilk kez karşılaştığımız dinozorlar arasında. Bu yeni dinozorlara ek olarak iki önemli yeni dinozordan ayrıca bahsetmemiz gerek. İlk bahsedeceğimiz, köpekbalıklarını çerez olarak yiyen, 18 metrelik korkunç bir yaratık olan ve serinin ilk suda yaşayan dinozoru Mosasaurus. İkincisi ise Jurassic World filminin bütün olay örgüsünün üzerine kurulduğu yepyeni bir tür: Indominus Rex!

(Yazının buradan sonraki kısmı, filmle ilgili sürprizleri bozacak bilgiler içermektedir.)

Gördüğünüz gibi dört film boyunca birçok dinozor türü perdede gözüküp kayboluyor ama aslında serinin önemsediği, hikâyede başrolü paylaştırdığı, vazgeçilmez olan iki tür dinozor var: T-Rex ve Raptor. (Gerçi üçüncü filmde Spinosaurus ile T-Rex’in otoritesi sarsılsa da, Spinosaurus’u dördüncü filmde görmüyoruz; bu yüzden bu istisnayı göz ardı edebiliriz.) Zaten dördüncü film ile birlikte gelen I-Rex de, -DNA içeriğinde birçok dinozor türünü barındırsa da- T-Rex ve Raptor karışımı bir dinozor. Tahmin edebileceğiniz gibi dördüncü filmin “en büyük kim kavgası” da T-Rex ile I-Rex arasında oluyor. Merak etmeyin, tabi ki kazananı söylemeyeceğim…


Zaman Yolcuları’nın Gözünden Dinozorlar

Filmografisinde, bir kısa film, bir belgesel, bir televizyon filmi ve “Safety Not Guaranteed / Zaman Yolcuları (2012)” isimli naif bir bilim-kurgu filmi olan, daha yolun başındaki yönetmen Colin Trevorrow, böylesine dev bütçeli bir filmin yönetmenliğine nasıl getirildi anlamak biraz zor açıkçası. Eli yüzü düzgün olsa da son derece minimal bir çalışma olan Zaman Yolcuları’ndan sonra Hollywood’un dev bütçesini ve sınırsız imkânını arkasına alan Trevorrow, Jurassic World’un yönetmen koltuğunda memur vasfına sahip bir yönetmenden öteye gidememiş ne yazık ki.

Buna rağmen yönetmenin tecrübesizliği, senarist ekibine dâhil edilen isimlerle giderilmeye çalışılmış sanki! Senarist ekibinde, yönetmen Trevorrow ve onun Zaman Yolcuları filminde çalıştığı senaristi Derek Connolly’ye ek olarak “Rise of the Planet of the Apes / Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (2011)” ve “Dawn of the Planet of the Apes / Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti (2014)” filmlerinin senarist ikilisi Rick Jaffa & Amanda Silver var. Fakat Zaman Yolcuları gibi zekice bir senaryo yazmış olan Connolly ya da Maymunlar Cehennemi efsanesini muhteşem bir şekilde yeniden dirilten Jaffa & Silver ikilisi, bu filmde I-Rex ve Raptorların evcilleştirilmesi dışında dişe dokunur bir yenilik sunamıyorlar maalesef! 

Tıpkı filmde geçtiği gibi, artık dinozorlara şaşırmayan insanların ilgisini çekebilmek için üretilmiş yapay bir dinozor olan I-Rex, dinozorlarla ilgili pek çok şey görmüş seyircinin ilgisini çekebilmek için filme yerleştirilmiş bir koz adeta. Bu yenilik, filme bir nebze olsun farklı bir soluk getirmiş olsa bile, genele baktığımızda birçok şeyin ilk filmi anımsattığını görüyoruz! Kusursuzca yapılmış bir ortamda ufak bir hatanın yarattığı felaketler silsilesi, dinozorlar arasında mahsur kalan iki çocuk ve ilişkileri sallantıda bir çift klişesi ilk akla gelenler arasında. Bu anlamda Jurassic World sanki Jurassic Park’ın bir yeniden çevrimi gibi.

Raptorların evcilleştirilmesi meselesine gelecek olursak, bu radikal kararın filme farklı bir atmosfer kattığını inkâr edemeyiz. Fakat bu meselenin film boyunca birçok tutarsızlığı bünyesinde barındırması yüzünden de, Raptorların evcilleştirilmesine inanmakta zorluk çektiğimizi de söylemeliyiz! Bu konuda kafamıza takılan birçok soru var. Mesela Chris Pratt’ın hayat verdiği Owen isimli dinozor sever arkadaşımız nasıl oldu da Raptorları evcilleştirmeyi başardı? Ya da filmin başında Raptorlar, kafese girmek zorunda kalan Owen’e saldırmaya çalışırlarken, nasıl oldu da filmin ilerleyen zamanlarında onu tam anlamıyla bir Alpha olarak benimsediler? Gerçekten de bu meselenin, fikir olarak yaratıcı olsa da filmde uygulanış biçimi bakımından pek parlak olmadığını düşünüyorum.


Yıllar Sonra, Tekrar Isla Nublar’dayız…

İlk filmden sonra Isla Nublar adasını bir daha görememiştik ve devamında gelen filmlerde, B Bölgesi olan Isla Sorna adasındaki maceralara tanık olmuştuk. Jurassic World filminde ise 22 yılın ardından tekrar Isla Nublar’a dönüyoruz. Karşımızda John Hammond’ı bile kıskandıracak büyüklükte ve görkemde bir park var! Gerçekten de Jurassic Park, Jurassic World’un yanında çocuk parkı gibi kalır! 

Fakat film başladığında aklımızda tek bir soru var, bütün olan bitene rağmen nasıl hala böyle bir park açılabiliyor? Tabi filmin, geçmişte yaşanmış tüm sorunlara rağmen parkın nasıl açılabildiği ile ilgili bir şey anlatma derdi bulunmuyor. Kendimizi hızlı bir şekilde Jurassic World isimli yerde buluyoruz! 

Yıllar sonra her şeyin başladığı yere geri dönmemiz bir tesadüf değil elbette. Daha öncede bahsettiğimiz gibi Jurassic World, birçok bakımdan ilk filmin izinden gitmeyi tercih ediyor! Seri her devam filminde çıtayı biraz daha düşürdüğünden, uzun bir zaman sonra gelen bu devam filminde, ilk filmin verdiği tadı yakalama isteği, zaten daha ilk dakikadan itibaren gözümüze çarpıyor. Ama bunu yapmaya çalışırken, önceki filmlerden hiçbir başrol oyuncusunun bu filme dâhil edilmemiş olması bir hayli şaşırtıcı. Gönül isterdi ki Dr. Grant, Dr. Sattler ya da Dr. Malcolm’u ufakta olsa bu filmde görelim. Ama onun yerine sadece, ilk filmde kısa bir rolü olan BD Wong, Dr. Henry Wu olarak karşımıza çıkıyor.

Fakat oyuncularla yapılmayan bu nostalji havası, İlk filmin geçtiği eski binaların kullanıldığı sahneler ile yakalanıyor. Ayrıca filmde aralara serpiştirilmiş, Jurassic Park logolu tişört, ilk filmdeki DNA animasyonu, John Hammond’ın heykeli, Tim Murphy’nin taktığı gece görüşlü dürbün gibi saygı duruşları ile keyifli anlar yaşıyoruz.


Dinozorlar Dünyanın Hâkimi Olduğu Zaman

Bunu söylemek belki biraz abartı gibi gelebilir ama Jurassic World, seyirciyi parkın bir ziyaretçisi gibi tura çıkartan ve aksiyonu kıyısından köşesinden göstermekle yetinen bir film. Evet, bol yıkımın olduğu, bol bol ölü dinozorlar gördüğümüz ve insanların canhıraş çığlıklarını duyduğumuz bir film var karşımızda; fakat yine de asıl vaat ettiği şeyden, yani aksiyondan yoksun!

Film, başka şeylerle gereksiz yere o kadar vakit kaybediyor ki, aksiyon dozu yer yer yükselmesine rağmen, sonuçta son derece durağan bir film izlemek zorunda kalıyoruz. En gereksiz yan hikâye ise hiç şüphesiz, işinden başka hiçbir şey düşünmeyen Bryce Dallas Howard’ın canlandırdığı Claire karakteri ile Owen arasındaki son derece zorlama aşk hikâyesi oluyor!

Biz her ne kadar temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze koyulan, birbirlerine tahammül edemiyormuş gibi gözüken ama zorlu bir maceradan sağ çıktıktan sonra birbirlerine âşık olan çift klişesinden bıksak ta, Hollywood bundan vazgeçebilecek gibi gözükmüyor. İşte bunun son örneği de, bu filmde yüzümüze çarpılıyor! Claire ve Owen arasında, bir şekilde Dr. Grant ve Dr. Sattler’ın kimyası yakalanmaya çalışılmışsa da bunda pek istenilen elde edilememiş. Üstelik en iyi performanslarını “The Village / Köy (2004)” ve “Lady in the Water / Sudaki Kız (2006)” filmleriyle verdiğini düşünürsek Bryce Dallas Howard gibi masum yüzlü bir kadına, böyle sert karakterlerin gitmediği de ortada. Bununla birlikte Howard’ın bu rolde son derece itici bir performans sergilediğini de söylemeliyim! “Guardians of the Galaxy / Galaksinin Koruyucuları (2014)” filmiyle yeni nesil aksiyon yıldızlarının arasında yerini alan Chris Pratt’ın ise Howard’a göre daha iyi bir performans sergilese de onunda bu film için doğru isim olduğunu düşünmüyorum.


Jurassic World, hikâyesinin ana iskeletini ilk filmden alırken, kahramanlarımızın yoluna taş koymaya çalışan InGen’i ikinci filmden ve uçan dinozorların dehşet saçtığı sahneyi de üçüncü filmden alarak ortaya her üç filmin toplaması olan bir film çıkarıyor. Tabi bunu sadece hikâyeler ile de yapmıyor. Filmde, kendini Tanrı statüsünde gören insanın, yaratma ve hükmetme isteklerinin doğurduğu felaketleri, her Jurassic Park filminde olduğu gibi bu filmde de görüyoruz. “Dinozorlara yani aslında doğaya engel olmak ve ona hükmetmek mümkün değildir” mesajının yanında bir de tabi diğer üç filmde de karşımıza çıkan vazgeçilmez aile teması var! Bu sefer bu tema, üçüncü filmden bile beter bir şekilde ve pekte hikâyeye hizmet etmeyen biçimde filme yedirilmeye çalışılmış. 

Gelelim filmin görsel kısmına… Bu filmdeki dinozorlar oldukça etkileyici bir şekilde yaratılmışlar. Hatta burada ayrıca belirtmek gerekir ki, üçüncü film ile değişen erkek Raptor tasarımını, bu filmde tekrar görmüyor olmamız sevindirici bir konu. (Neticesinde tavus kuşuna benzeyen bir Raptoru kim ciddiye alır ki!) Fakat serinin diğer üç filminde bizi büyülemeyi başaran ve 2008’te yaşamını yitiren Stan Winston'ın dinozor animatroniklerini bu filmde göremiyoruz olmamız ise bir hayli üzücü bir durum. Winston'un eski çalışma arkadaşlarının kurduğu efekt stüdyosu Legacy Effects tarafından yapılanlar efektler gerçekten muhteşemler, aksini iddia etmek imkansız. Ama tabi ki artık efekt bombardımanları bizi şaşırtmaya ve büyülemeye yetmiyor! Stan Winston ve ekibinin inanılmaz uğraşları sonucunda yarattığı dinozorların yerini hiçbir efekt tutamaz bence. Üstelik içi boşaltılmış bir film, sırf görsel kısmı ile caka satmaya çalışınca, eksik olan şeyler daha çok hissediliyor: orijinal bir konu gibi, etkileyici bir senaryo gibi ya da yenilikçi bir ruh gibi…


Jurassic World Turunun Sonu

Jurassic Park ile başlayan turumuz Jurassic World ile nihayete erdiğine göre artık son sözlerimi söyleyebilirim… Görsel anlamda hiçbir kusurun bulunamayacağı, üç boyutun bir gişe malzemesi gibi değil oldukça başarılı kullanıldığı film, büyük beklentilerle izlenmediğinde keyif verebilir. Fakat serinin ününden faydalanan, ortaya koyduğu başarısız toplama senaryosunu,  iddialı görsel efektlerle maskelemeye çalışan bu filmden, daha fazlasını beklemekte büyük hata olur doğrusu! Bana kalırsa, Jurassic World, Jurassic Park III ile serinin en zayıf filmi olma unvanını paylaşıyor…


Not: Bu yazı daha sonradan kısaltılarak Hayat Dergi'nin Temmuz 2015 sayısında yayımlanmıştır.



Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder