Sayfalar

25 Mayıs 2015

Run All Night / Gece Takibi (2015)

“Taken / 96 Saat (2008)” filminden sonra genelde silahların susmadığı, bol koşuşturmalı ve “yeraltı” hikâyelerinin sos niyetine kullanıldığı suç ve aksiyon filmlerinin vazgeçilmez kahramanı olarak karşımıza çıkan Liam Neeson, ülkemizde bu senenin başında “Taken 3 / Takip 3 (2014)” filmiyle arz-ı endam etmişti hatırlarsanız. Bu ay ise “Run All Night / Gece Takibi” filmi ile Neeson, “tüm zorlukların altından kalkabilen eski kurt” imajından kolayca kurtulamayacağımızın altını çiziyor adeta...

Liam Neeson’ın Bin Bir Yüzü!

Neeson, şu an salt aksiyon filmlerinin aranan yüzüymüş gibi gözükse de, filmografisine baktığımızda, onun geniş bir tür yelpazesinde gezindiğini görürüz. Sam Raimi’nin alternatif kahraman filmi “Darkman / Karanlık Adam (1990)” filminde Peyton Westlake ya da nam-ı diğer Darkman isimli anti-kahramanı canlandırarak bizi karanlık bir intikam hikâyesinin içine sokan Neeson, yeri geldiğinde Spielberg’ün Oscar fatihi “Schindler's List / Schindler'in Listesi (1993)” filminde Oskar Schindler’e hayat vererek oyunculuğu ile bizi derinden etkilemeyi başarmıştır. Öte taraftan Bille August’un, Victor Hugo’nun ünlü eserinden uyarladığı “Les Misérables / Sefiller (1998)” filminde Jean Valjean’ı oynamış, bir yıl sonra ise Lucas’ın “Star Wars: Episode I - The Phantom Menace / Yıldız Savaşları: Bölüm I - Gizli Tehlike (1999)” filminde Obi-Wan Kenobi'nin ustası Qui-Gon Jinn isimli Jedi şövalyesine hayat vererek -kısa süreliğine de olsa- Star Wars evreninde hayranlarına göz kırpmıştır. Daha sonraları Nolan’ın Batman evrenini sıfırdan başlattığı “Batman Begins / Batman Başlıyor (2005)” filminde Ra's al Ghul olarak karşımıza çıkarak hepimizi şaşırtmıştır. Bir de bunlar yetmezmiş gibi “Clash of the Titans / Titanların Savaşı (2010)”  ve “Wrath of the Titans / Titanların Öfkesi (2012)” filmlerinde Tanrı Zeus’u ete kemiğe büründürmüştür…

Elbette ki oyuncunun, arada bahsi geçmeyen birçok önemli filmi vardır; ama sırf saydığımız bu rolleriyle bile, birçok farklı türde ve birçok farklı rolde başarılı bir oyunculuk kariyeri olduğunu söylememiz mümkün. Üstelik alternatif bir anti-kahramanı, birçok Yahudi’nin hayatını kurtarmış gerçek bir savaş kahramanını, bir Jedi şövalyesini, unutulmaz bir roman karakterini, Batman’in en azılı düşmanlarından birini ve bir Yunan Tanrısını canlandırmış olması düşünüldüğünde Neeson’ın, bu konudaki “bin bir yüz” rakibi Ben Kingsley ile yarışacağı da su götürmez bir gerçektir!

Açıkçası izlediğim her rolde, rolünü hakkını veren sağlam bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Neeson’ı şu sıralar sadece, elinde silahı ile oradan oraya koşuşturan bedbaht eski ajan, dedektif ya da tetikçi rollerinde görmekten artık usandığımı söylemeden edemeyeceğim. “Gece Takibi” ise Neeson’ın suç ve aksiyon filmleri ile imtihanının son örneği…

Kafayı Neeson’a Takmış Bir Yönetmen: Jaume Collet-Serra

Kariyerine Paris Hilton’lu “House of Wax / Mumya Evi (2005)” filmi ile başlayan yönetmen Jaume Collet-Serra, başarısız bir gerilim filminden sonra çektiği bir başka gerilim filmi “Orphan / Evdeki Düşman (2009)” ile daha eli yüzü düzgün bir iş çıkarmıştı. İki yıl sonra ise -gerilimden umduğunu bulamadığından olsa gerek- vasat bir aksiyon olan “Unknown / Kimliksiz (2011)” filminin yönetmen koltuğuna oturmuştu. İşte bu film sayesinde Liam Neeson ile tanışan yönetmen, gedikli oyuncusuna da böylece kavuşmuş oldu! İkilinin birlikteliklerinin ikinci basamağı, üzerine pek laf söylemeye lüzum olmayan, “uçakta aksiyon” fikri ile dar alanda adrenalin temposunu tutturmaya çalışan “Non-Stop (2014)” filminden sonra yönetmen oyuncudan, oyuncuda yönetmenden memnun kalmış olacak ki birlikteliklerinin üçüncü basamağı “Gece Takibi” ile görücüye çıktılar…


Sinemanın En Fedakâr Babası

İlk uzun metraj film senaryosunu, filmin yönetmeni Scott Cooper ile birlikte “Out of the Furnace / Kardeşim İçin (2013)” için yazan Brad Ingelsby, Liam Neeson’ın “96 Saat” filminde kızı için yaptıklarından çok etkilenmiş olacak ki “Gece Takibi” gibi bir senaryo kaleme almış! Gerçek hayattaki halini bilemem ama sırf “96 Saat” filmine baktığımızda bile Neeson’ın ne kadar muhteşem bir baba olduğunu ve evladı için neler yapabileceğini görürüz! “96 Saat” filminde kızını kurtarmak için Paris’i birbirine katan Neeson, şimdi ise oğlunun hayatını kurtarmak için kiralık katilleri, yozlaşmış polisleri ve hatta eli her yana ulaşan bir mafya babasını bile karşısına alıyor!

(Yazının buradan sonraki kısmı, filmle ilgili sürprizleri bozacak bilgiler içermektedir.)

Jimmy Conlon (Liam Neeson), hayattan beklentisi kalmamış, öleceği günü ruhsal bir ıstırap içinde bekleyen, hiç arkadaşı olmayan bir adamdır ve çocukluğundan beri hayranlık duyduğu Shawn Maguire (Ed Harris) isimli mafya babasının eski tetikçisidir! Karısı ölmüştür, annesi ölüm döşeğindedir, babası ona zerre kadar güvenmiyordur ve oğlu ondan nefret ediyordur. Anlayacağınız sahip olunacak en berbat hayatı yaşamış ve yaşamaya devam ederken geçmişindeki her kötü günün acısını hala kâbuslarında hisseden, kaybetmiş bir adamdır Jimmy. Onu gerçekten umursayan ve etrafında isteyen tek bir adam kalmıştır o da eski patronu Shawn’dır. Fakat bir gün işler hiç umulduğu gibi gitmez ve Jimmy, kendi oğlunu kurtarmak için patronunun oğlunu öldürmek zorunda kalır…


Baba, Oğul ve Kutsal Neeson Aşkına!

Filmin sonundaki bir sahneyi, henüz filmin başında görmemiz artık sıkça rastladığımız bir şey oldu. Aslında bunun şaşırtmak, kafa karıştırmak, etkileyici bir giriş yapmak gibi bir sürü sebebi olsa da, artık bu tarz girişler, bayağı ve fazlasıyla can sıkıcı olmaktan öteye gidemiyorlar ne yazık ki. Tıpkı bu filmde olduğu gibi! Filmin başında kahramanımızı, yaralı ve tükenmiş bir şekilde yerde yatarken görüyor olsak bile biliyoruz ki işler bu şekilde bitmeyecek, belki kahraman ölmeyecek belki de çok önemli bir son hamle yapacak! Peki, o zaman bu ucuz numaraya neden gerek var diye soruyoruz kendi kendimize. Ve işte “Gece Takibi”ne kafamızda bu soru, daha ilk dakikadan canımız sıkılmış bir şekilde giriş yapıyoruz…

Pek orijinal bir konuya sahip olmayan filmde, naif kısa bir girişten sonra bodoslama aksiyona dalıyoruz ve film ilerledikçe olaya dâhil olan yeni karakterlerle birlikte hikâyenin kayıp parçalarını öğreniyoruz. Her ne kadar film bol kanlı, bol cesetli iflah olmaz bir aksiyon filmi gibi gözükse de aslında özünde bir baba-oğul dramından başka bir şey değil! Hollywood’un vazgeçemediği “aile” temasının yansımasını bu kez, suç dünyasında sıkışan bir baba-oğul ilişkisi üzerinden görüyoruz. 

Filmde gerilim iki farklı baba-oğul çatışması üzerinden tırmandırılıyor. Neden Jimmy, tamamen yapayalnız kalırken; Shawn mutlu ve büyük bir aileye sahiptir? Hikâyenin iskeleti aslında bu sorunun cevabı ile kuruluyor. Jimmy, yaptığı işin kötü olduğunun bilincinde ve ailesini bu işlerden uzak tutup onları korumak için çareyi onları tamamen terk etmekte buluyor. Bu yüzdende tamamen yalnız kalıyor. Fakat oğlu Mike, mutlu bir aile tablosuna sahip sıradan hayatı olan sıradan birisi. Diğer tarafta ise ailesini çok sevdiği için onları yanından ayırmayan, oğlu Danny’yi yaptığı iş ile birlikte büyüten dolayısıyla kendine benzeten -hatta kendinden bile daha beter bir canavar yaratan- Shawn var. İki babada karısını ve oğullarını seviyorlar ama sevgileri onlara farklı seçimler yaptırıyor. Film bu noktada bizi bir sorgulamaya iterek, belki de senaryosundaki en ağır kozunu kullanıyor. 

İşte filmin en etkileyici kısmı da bence bu noktada ortaya çıkıyor! Hayatları boyunca hep omuz omuza olmuş bu iki adam, bu iki baba, oğullarının karşı karşıya gelmeleri sonucunda kendilerini hiç hayal etmedikleri bir anda karşı saflarda buluyorlar! Jimmy’nin Shawn’ı arayıp Danny’yi vurduğunu söylediği sahne hem hüzünlü hem de o kadar etkileyici ki sanki bütün film sırf bu sahne için çekilmiş gibi… Zaten filmin sonrası, bütün gece süren kovalamaca, silahlı çatışma, onlarca ölü, araba kazaları ve yanan binalardan ibaret. Peki, hepsi ne için? Tabi ki, baba ve oğlun tekrar bir araya gelmeleri için! Yeter ki aile bir araya gelsin ya da aile olmanın önemini kavrasın. Bildiğiniz gibi Hollywood’un bunun için yapamayacağı şey yok…


Gece Boyu Süren Takibin Sonu…

Bir önceki filmi “Non-Stop”un aksine bu filmde yönetmen, bütün bir şehri kullanabilmenin nimetlerinden fazlasıyla faydalanmış. Film boyunca güneş ışığına hasret kalırken, başarıyla yaratılan tekinsiz ve gerilim dolu atmosfer, merakımızı sürekli diri tutuyor. Senaryo her ne kadar çok fazla yenilik sunamasa da hikâye sırtını sadece aksiyona dayamadığı için ve baba-oğul hikâyesinin filme güzelce yedirilmesinden ötürü,  seleflerinden birazcık ayrılan, belki de birazcık öne çıkan bir film izlemiş oluyoruz. 

Yazının sonuna gelmişken bir hatırlatma yapmak gerektiğine inanıyorum. Her ne kadar ömrünü Shawn’ın yanında geçirmiş olsa bile Jimmy gibi yaşlanmış ve paslanmış bir adamın, sırf tecrübeleri sayesinde karşısına çıkan tüm yozlaşmış polisleri öldürüp bir mafya babasının krallığını çökertmesi ve bunu yaparken doğru düzgün yara almamış olmamasına inanmak pek mümkün değil açıkçası. Neticesinde Jimmy Conlon bir John Wick değil!

Sözün özü, dört başı mamur bir aksiyon klasiği olmasa da, Jaume Collet-Serra ve Liam Neeson ikilisinin en iyi filmleri olan “Gece Takibi”, en azından vadettiği aksiyonu karşılaması yüzünden şans verilebilecek bir yapım olabilir. Tabi beklentiyi yüksek tutmadan…


Not: Bu yazı daha sonradan Hayat Dergi'nin Haziran 2015 sayısında yayımlanmıştır.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder