Sayfalar

12 Mart 2015

The Tale of The Princess Kaguya / Prenses Kaguya Masalı (2013)

Japon sineması dendiğinde akla ilk olarak Yasujiro Ozu, Akira Kurosawa, Takashi Miike ya da Takeshi Kitano gibi yönetmenler gelir. Ayrıca bu yönetmenlerin arasında saymamız gereken iki önemli isim daha var. Tıpkı yukarıda saydığımız yönetmenler gibi onlarda Japon sineması ile özdeşleşmiş isimler ve filmleriyle Japon kültürünü başka ülkelere başarıyla tanıtmış yönetmenler… Ama onların yarattığı dünyalar biraz daha farklı!

Bu iki önemli isim, Japon canlandırma sinemasının medar-ı iftiharları Hayao Miyazaki ve Isao Takahata’dan başkası değil elbette. Japon animasyon filmleri dendiğinde akla ilk gelen şirket olan Studio Ghibli’nin kurucuları, şimdiye kadar bizi yarattıkları masallarla büyülemeyi başarmış iki meşhur yönetmen. Evet, şimdiye kadar diyorum. Neden mi? Miyazaki, geçtiğimiz sene ülkemizde vizyona giren “The Wind Rises / Rüzgâr Yükseliyor (2013)” ile sinemaya veda ettiğini açıklamıştı. Bu onun ilk vedası değil elbette. Her defasında bir film daha yapmak için geri dönüyordu kendisi. Ama bu sefer bu konuda fazlasıyla kararlı gözüküyor. Çünkü daha sonra da Takahata’nın “The Tale of The Princess Kaguya / Prenses Kaguya Masalı” ile Ghibli artık uzun metraj film üretmeyeceğini duyurdu. Bu bağlamda Miyazaki’nin hayatını anlatan “The Kingdom of Dreams and Madness / Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı (2013)” izlenmesi gereken bir belgesel.

Bir “efsane”nin sonu olan Prenses Kaguya Masalı, acı tatlı anılarla sürüp giden ama hüzünlü finaliyle yürek burkan bir film. Filme geçmeden önce biraz Osamu Tezuka’dan daha sonrada Studio Ghibli ve Isao Takahata’dan bahsetmemiz gerektiğine inanıyorum…

Bir Manga Tanrısı: Osamu Tezuka

Bir varmış bir yokmuş… Çizgi roman batıda ortaya çıkmış ve çizgi film dendiğinde akla sadece Walt Disney filmleri gelirmiş… Ve sonra Japonya’da bir adam ortaya çıkmış…

Japon canlandırma sineması, gelişip bugünkü haline gelmesini ve etkileyici bir yapı kazanmasını Osamu Tezuka’ya borçludur şüphesiz. 600 manga serisi için 150 bin sayfa yazıp çizen ve 60 anime yaratan Tezuka, hiç kuşkusuz bir “Manga Tanrısı”dır, Japon canlandırma sinemasının babasıdır!

Başlangıçta batı tekniğinin Japon ruhu ile buluşturulması ile ortaya çıkan mangalar, Tezuka’nın yarattığı Japon tekniğini Japon ruhuyla harmanlamasıyla nevi şahsına münhasır bir hale gelmiştir. Sonradan birçok mangayı yaratacak olan çizerler, çizdikleri kami-shibai yani kâğıt tiyatroları ile milyonlarca kişiye ulaşmıştırlar. Japonya’nın ilk uzun metrajlı renkli animesi olarak kabul edilen “Hakuja-den / Beyaz Yılan Efsanesi (1958)” ile anime üretim dalgası başlamıştır. Ve sonra Tezuka’nun yolundan giden birçok yetenekli yazar ve çizerin emekleri, bugünkü “Japon Animeleri”ne kavuşmamızı sağlamıştır…


Bir Masal Fabrikası: Studio Ghibli ve Isao Takahata

Kuşkusuz Japon canlandırma sinemasından bahsederken Tezuka’nın ismini anmazsak olmaz. Ama animelerin modern klasiklerine imza atan Studio Ghibli’nin yaratıcılarını da unutmamamız gerekir! 

Aslında Tokyo Üniversitesi’nde Fransız Edebiyatı okuyan Takahata, daha sonra animasyon alanına ilgi duyacak ve o sıralar yeni kurulmuş olan Toei Doga stüdyosunda yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başlayacaktır. Yoğun çalışma koşulları yüzünden stüdyo çalışanları tarafından kurulan bir sendikada Miyazaki ile tanışacak ve daha sonra ilk yönetmenlik denemesi olan “Horusu: Prince of Sun / Horusu: Güneş Prensi (1968)” filminde Miyazaki’yi tasarımcılığa getirecektir. İşte bu şekilde başlayan birliktelikleri, 1985’te Miyazaki, Takahata ve yapımcı Toshia Suzuki tarafından, stüdyo baskısı olmaksızın özgürce animeler yapabilmek için Studio Ghibli’nin kurulması ile bambaşka bir boyuta ulaşacaktır.

Bana göre her zaman biraz Miyazaki’nin gölgesinde kalmış olan Takahata, “en az” onun kadar yetenekli ve yaratıcı bir yönetmendir. 70’lerin kült animasyon serisi “Heidi”, Studio Ghibli’nin anime olmayan tek filmi, yaklaşık üç saatlik bir belgesel “The Story of Yanagawa Canals / Yanagawa Kanallarının Hikayesi (1987)”, savaşı iki kardeşin gözünden çarpıcı bir şekilde anlatan “Grave of the Fireflies / Ateşböceklerinin Mezarı (1988)”, fantastik olmayan bir dram “Only Yesterday / Dün Gibi (1991)” ve Studio Ghibli’nin tamamen bilgisayarla yapılmış ilk uzun metraj filmi “My Neighbors the Yamadas / Komşularım Yamadalar (1999)”. Gördüğünüz gibi Takahata fazlasıyla geniş bir yelpazede üretim yapmıştır. Komşularım Yamadalar’dan sonra uzun bir süre kendini göstermeyen Takahata, tam 14 yıl sonra Prenses Kaguya Masalı ile Ghibli’nin veda filmini ortaya koymak için geri dönmüştür. Yönetmenin 8 yıllık uğraşından sonra ortaya çıkan film, Takahata’nın bir önceki filminin aksine geleneksel yöntemlerle, tamamen el yapımı suluboya çizimleri ile hayata geçirilmiştir.

Filmin iki yıl gecikmeli olarak bu sene ülkemizde, önce “15. Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali” ve daha sonra “Başka Sinema” kapsamında gösterime girdiğini de hatırlattıktan sonra artık filmimizden bahsetmeye başlayabiliriz…


Bambucu Masalı yahut Prenses Kaguya Masalı

(Yazının buradan sonraki kısmı, filmle ilgili sürprizleri bozacak bilgiler içermektedir.)

Ünlü Japon masalı “Bambucu Masalı”ndan sinemaya uyarlanan filmde, Takahata’nın önceki filmlerinde olduğu gibi, çocukların büyüme sürecine ve büyüdükçe artan sorumluluklarına eğildiğini görüyoruz.

Dağın tepesindeki küçük kulübesinde, yaşlı karısı ile birlikte yaşayan yaşlı bir bambu kesicisinin, bir gün ormanda bambu filizinden çıkan, parmak boyutundaki bir kızı bulmasıyla hayatı değişir. Başlangıçta minyatür bir prenses gibi gözüken bu kız, daha sonradan sağlıklı bir bebeğe dönüşecek ve normal bir insana göre çok daha çabuk büyüyecektir. Yaşlı çift, Tanrıların onlara sunduğu bir lütuf, cennetten gönderilmiş bir prenses olduğunu düşündükleri bu kızı, kendi evlatları gibi sevip büyütecektirler…

Bir bambu filizinden doğan Prenses, tıpkı bir bambu gibi hızla büyür. Bu yüzden dağ köyünde yaşayan çocuklar ona “Bambucuk” diye hitap ederler. Fakat babası onun bir “Prenses” olduğunu düşünmektedir ve onu, prenseslere yaraşır bir biçimde yaşattığı zaman mutlu edebileceğine inanmaktadır. Bambu ağaçlarından çıkan altınlar ve pahalı kumaşlar onun bu düşüncesini daha da sağlamlaştıracaktır. Fakat bu düşünce daha sonradan Prenses’in hayatını alt üst edecektir. Prenses’in babasının iyice değişmesi, özünü unutması ve bir soylu gibi davranmaya çalışırken son derece komik durumlara düşmesi ile film, hem mutluluğu sadece zenginlikte ve soylulukta arayan insanları eleştiriyor hem de soylu payesinin getirdiği saçmalıklardan dem vuruyor.

Prenses Kaguya’nın ilk bebeklik anından itibaren doğal köy yaşamında hızla büyüdüğü dikkatimizi çeker. Üstelik etrafındaki insanlara ya da bitkilere yeni bir hayat vermektedir sanki. Zira onu ilk kez kucağına alan yaşlı annesi, bebeği emzirecek süte sahip olduğunu görür. Ya da Prenses’in yanından geçtiği bir ağaç çiçek açmaya başlar. Prenses, dünyada hayata gözlerini açtığı yer olan bambu ormanında, hem çabuk büyümekte hem de etrafına mutluluk ve hayat saçmaktadır. Fakat şehre geldiğinde durum tam tersine dönecek, Prensesin büyümesinin durduğunu göreceğizdir. Etrafını saran mal mülk bir anlığına onu mutlu etse de, özgürlüğünün kısıtlanmaya başlamasıyla zenginliğin hiçbir anlamının olmadığını fark edecek, büyümeye ilk adımını atacaktır. Fakat bu büyüme onun hızla gerçekleştirdiği gibi bedensel bir büyüme değildir elbette! Büyümenin zorlukları, saray hayatı ve “asil bir prenses”(!) olmak uğruna hiç olmadığı biri gibi davranmanın getirdiği ağır yük onu iyice dibe çekecektir. Ve sonunda Prenses Kaguya, dağdaki güçlü “bambu”dan, küçük bir saksıya hapsedilmiş mutsuz bir “saray çiçeği”ne dönecektir! Burada belirtmek gerekir ki Kaguya, ona sonradan verilen bir isimdir. "Parıldayan Işık" anlamına gelen bu isim, ne hikmettir ki ona hayat ışığının yavaş yavaş söndüğü saraya taşınmasından sonra verilecektir.

Film, imparatorluk dönemi ataerkil Japon toplum yapısının, kadınları ilgi çekici tüm özelliklerinden arındırıp bir süs eşyası gibi köşeye koyduklarını da başarılı bir şekilde eleştiriyor. Üstelik bunu yaparken de sert bir üslup yerine, yer yer mizah duygusunun hâkim olduğunu sahneler kullanmayı yeğliyor.

Prenses’in bütün pahalı kıyafetlerini etrafa saçarak sarayı terk ettiği ve dolunaya doğru koştuğu sahnede yönetmen Takahata, hem etkileyici bir simgesel anlatım kullanıyor hem de başarılı görsellikle göz dolduruyor. Bazı sahnelerde Prenses’in psikolojik durumuna göre değişen çizimler ve Miyazaki'nin gedikli bestecisi Joe Hisaishi'nin yapmış olduğu yüreğimize dokunan müziklerde filmin övgüyü hak eden diğer başarıları.


Olmazsa Olmazlar

Bir Studio Ghibli filminin olmazsa olmaz bazı unsurlar vardır. Mesela “Çevrecilik” en başta gelen unsurlardandır. İster antropomorfik karakterler, ister zoomorfik karakterler, isterse de sıradan insanları kullansın, genelde “Çevrecilik” teması her Ghibli filminde işlenir. Prenses Kaguya Masalı filminde ise yine doğa, gerçek mutluluğun ve özgürlüğün ulaşılabileceği bir yerdir. 

Bir diğer önemli unsur “Çocuk” karakterlerdir. Genelde her Ghibli filmi, masum bir çocuk karakterin, masalsı büyüme hikâyesini anlatır. Neredeyse karakterimizin büyümesinin her anına eşlik ettiğimiz Prenses Kaguya Masalı’nda da bol bol çocuk karakterler vardır. Bir anlamda büyümenin metaforu olarak kullanılan “Uçma Sahneleri” ise çoğu zaman Miyazaki filmlerinde kullanılsa da, bu filmde de az da olsa kendine yer buluyor.


Havada Kalan Sorular ve Sonsöz

Filmin başında “Acaba bu Prenses nerden gelmiştir?” diye merak etsek de, film ilerledikçe Prenses daha sıradan bir insana dönüştüğü için, onun olağan üstü doğum hikâyesini pek umursamıyoruz. Ama filmin sonunda sürpriz bir şekilde bu gizem açıklanıyor ve Prensesin Ay’dan geldiğini öğreniyoruz! Fakat cevabı verilmiş tek gizemde aslında bununla sınırlı kalıyor.

Prenses Kaguya’nın Ay’da işlediği suç neydi? Neden Dünya’ya gönderildi? Dünya’ya ne kadar süreliğine gönderildi? Eğer bu Dünya’ya cezalandırılmaya gönderildiyse cezası sonradan neden kaldırıldı? Son sahneden anladığımız kadarıyla son derece uhrevi bir ortamın hâkim olduğu Ay gibi bir gezegende nasıl bir günah işlenebilirdi? 

Maalesef bu gibi soruların cevapları hiçbir şekilde filmde verilmiyor. Her ne kadar bu soruların cevaplanmamış olması, bizim asıl odaklanmamız gereken şeye -yani Prenses’in zorlu büyüme hikâyesine ve özgürce yaşama isteğinin önemine- odaklanmamızı sağlasa da ve yönetmen Takahata, “Prenses Kaguya, seyircinin empati kurabildiği bir karakter olabildiği miktarda izleyicinin kalbinde yer edinecektir.” dese de bu tarz soruların havada kalması biraz beni rahatsız etti açıkçası. Fakat Takahata’nın umduğu gibi gerçekten de Prenses Kaguya ile empati kurmakta hiç zorluk çekmiyoruz ve onun hüzünlü hikayesine kolaylıkla dahil olabiliyoruz.

Toparlamak gerekirse, Prenses Kaguya Masalı, iki saati geçkin süresi ve her seyircinin adapte olamayacağı ağır temposu yüzünden biraz zor bir film. Studio Ghibli’nin son filmi olması ve Takahata’nın 14 yıl sonra çektiği ilk film olması gibi sebepleri bir kenara koyarsak, minimalist ama etkileyici görselliği ve yürek burkan hüzünlü hikâyesi ile izlenmeyi fazlasıyla hak ettiği de bir gerçek…

Kaynakça

1. Gravett, P. (2008). Manga: Japon Çizgi Romanının Tarihi (Çev. R. Baksoy). İstanbul: Plan B.

2. Odell, C., Le Blanc, M. (2011). Stüdyo Ghibli: Hayao Miyazaki ve Isao Takahata Filmleri (Çev. B. Baysal). İstanbul: Kalkedon.


Not: Bu yazı daha sonradan Hayat Dergi'nin Nisan 2015 sayısında yayımlanmıştır.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder