Sayfalar

8 Şubat 2015

The Matrix (1999)

“Gerçek nedir? Gerçeği nasıl tanımlarsın? Eğer, hissedebildiğin, koklayıp, tadıp, görebildiğin şeylerden söz ediyorsan “gerçek", beyne iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır.”

Veysel Atayman, “Postmodern Kurtarıcılar” kitabında Matrix üçlemesinden şöyle bahseder:

“Matrix”ler, “2001” gibi düşündürücü boyutu kolay kolay inkâr edilemeyecek, “Star Wars” kadar masalsı ve “Blade Runner” kadar mantıki çıkarsamalara açıktırlar.

Gerçekten de Matrix, bilim-kurgu sineması denince akla gelecek üç filmden de bir şeyler barındırır bünyesinde. Bilim-kurgu’nun bir alt türü olan uzay operasının üç koluna da Matrix’de rastlamamız mümkündür. İlki makinelerin gerçek dünyayı bir “distopya”ya çevirmeleridir. İkincisi “insanlar ve makineler arasındaki bitmeyen mücadele”dir ve üçüncüsü sanal gerçekliğe hapsedilen “insanların kişiliklerini kaybetmesi”, adeta birer makineye dönüşmeleridir.

Aslında Matrix’den önce gerçeklikten sanal gerçekliğe giren insanlardan ya da makineler tarafından ele geçirilen bir dünyadan bahseden filmler olduğu gibi Matrix’in sorguladığı şeyleri sorgulayan filmlerin olduğunu da söyleyebiliriz. Şimdi bu filmleri hatırlayalım. Jean-Luc Godard’ın Alphaville (1965) filminde dedektif Lemmy Caution, kaybolan yardımcısını ararken bir gece kendini karanlık bir tekno-kent olan Alphaville’de bulur. Steven Lisberger’in Tron (1982) filminde yazılım şirketinde çalışan Kevin Flynn, çalışmaları elinden alınarak işten atılınca kaçak bir şekilde şirket laboratuvarına girer ve sisteme bağlanır; fakat sistemi kontrol eden yapay zekâ onu bilgisayar dünyasına hapseder. Douglas Trumbull’ın Brainstorm (1983) filminde araştırmacı Lillian Reynolds, geliştirdiği düşünce, duygu ve algıları kaydedebilen aygıtı sayesinde kendi ölümünü kaydeder ve bir “ara dünya”nın yaratıcısı olur. James Cameron’ın Terminator (1984) filminde makineler tarafından ele geçirilmiş bir dünya ve bir kurtarıcı vardır. Alex Proyas’ın Dark City (1998) filmi belirsiz bir zamanda, isimsiz bir şehirde ve kesintisiz karanlıkta geçer! 90’ların sonunda gelen bu bilim-kurgu filminin akrabalık bağları Metropolis’ten tutun da Blade Runner’a kadar uzansa da, -kendinden daha sonra arz-ı endam etmiş ama daha popüler olmuş olan- Matrix’in hikâyesini temellendirdiği kavramlara daha önce değinmek gibi bir özelliğe de sahiptir. 

Verilecek örnek filmler elbette çoğaltılabilir. Ama bu filmlerin dışında Matrix’in asıl esin kaynağı hiç şüphesiz William Gibson’ın 1984 yılında yazdığı ünlü siberpunk romanı Neuromancer’dır. Fakat Matrix tüm bunların yanında, görselliğin, aksiyonun, felsefenin ve dinin muhteşem bir karışımıdır da! Belki de onu bu kadar özel yapan şey budur…


Peki, Matrix nedir? Matrix, insanları gerçeklere karşı körleştiren ve onlara köle olduğunu göstermeyen bir sanal dünyadır. Fakat bir grup asi, rüyadan uyanmayı başarmışlardır! Bu grubun başında Morpheus vardır. Morpheus, mitolojide Hypnos’un (Uyku) bin çocuğundan biridir. İnsanların şekillerine kolayca girer, onlara rüyada gözükür. Hatırlandığı gibi Neo’da Morpheus ile rüyasında tanışmıştır. Sonra bir seçim yapmış (kırmızı hap) ve uyanmış, adeta yeniden doğmuştur. Bu asiler birliğinde Morpheus’dan sonra en yetkili kişi Trinity isimli femme fatale hatundur. Trinity, üçleme yani teslis demektir.  Bu durumda eğer Morpheus Baba ise Neo Oğul ve Trinity’de Kutsal Ruh olacaktır. Gelelim asıl kahramanımıza. Seçilmiş kişi ve kurtarıcı yani Neo! Neo aslında İngilizce “bir” anlamına gelen One kelimesinin anagramıdır. Ayrıca Neo, "yeni" anlamına gelen bir ön ektir. Yani Neo bir nevi İsa’nın yeniden hayat bulmuş halidir diyebiliriz. Bu durumda Morpheus Vaftizci Yahya, Trinity’de Mecdelli Meryem olurdu sanırım. Fakat İsa varsa bir de ona ihanet eden Yahuda İskaryot olmalıdır değil mi? Bu filmdeki Yahuda ise Cypher karakteridir. Cypher’ın anlamlarından biri de “sıfır”dır. Yani “bir” olan Neo’un tam zıttıdır.


Ignorance is bliss. Türkçe karşılığı ile “Cehalet mutluluktur”. Bu deyimi filmde Cypher’ın ağzından duyuyoruz.  Cypher, Morpheus’un gemisinde kırmızı hapı seçtiği için pişmanlık duyan tek kişidir. Kendi deyimiyle savaşmaktan yorulmuştur. Gemiden, üşümekten ve her gün aynı şeyi yemekten sıkılmıştır. Ama en çok da Morpheus’tan ve onun saçmalıklarından sıkılmıştır. Cypher kandırıldığını düşünmektedir. Ayrıca farkındalığın getirdiği mutsuzluk ve zorlukla daha fazla yüzleşememektedir. Bu yüzdendir ki şarabını yudumlayıp lezzetli bifteğini yerken, bunların gerçek olmadığını bildiği halde kendini mutlu hisseder. Çünkü gerçek yorucu ve acı vericiyken, gerçeğin yerine koyulan sanal gerçeklik güzel ve mutlu edicidir. Bu yüzden Cypher’ın dudaklarından “Cehalet mutluluktur” sözleri dökülür. Çünkü ne kadar az bilirsen o kadar mutlusundur. 

Yıl 2199 olabilir. İnsanlar makineler tarafından sanal bir dünyaya hapsedilmiş ve enerji için üretilen birer “pil”dirler. İnsanların doğal olarak üreyebildikleri, gerçek insanların yaşadığı tek yer olan Zion’dan, asilerin operatörü Tank ve abisi Dozer sayesinde haberimiz oluyor.  Zion Eski Ahit’de "Davut Kenti" olarak geçer. Makinelerin üstün teknolojilerine karşılık insanların ki gerçekten de basit ve yetersizdir. Matrix’in o akıllara durgunluk veren teknolojisinin yanında asilerin bu sanal dünyadan çıkmak için kullandıkları yol ise bir hayli ironiktir: Ankesörlü telefonlar ya da eski ahizeli telefonlar. Bu bir anlamda eski ve yeninin savaşının simgesel bir anlatımıdır. 

Asiler birliğinin makinelere karşı direnebilmesini sağlayan şey elbette ki havada ve karada gidebilen gemileridir. Fakat bu gemilerde öyle üstün bir teknolojiye sahip değildir. Morpheus’un gemisinin ismi olan Nebukadnezar, aslında Babil kralının adıdır. Bu ismin gemiye verilmesi bir tesadüf değildir elbette. Eski Ahit’in Daniel bölümünde Nebukadnezar, üzücü bir rüya görür fakat gördüğü rüyayı hatırlamamaktadır. Kâhinlerini çağırıp hem rüyasını bilmelerini hem de tabir etmelerini ister aksi takdirde öleceklerdir. Daniel kimsenin yapamadığı bu işi yaparak kâhinleri kurtarır. Ayrıca dikkatli bakınca geminin adının üzerinde “Mark III No. 11” yazdığını fark ederiz. Bu ibareyi İncil’e uyarlarsak, Markos İncil’i 3. bölümün 11. ayetinde “Kötü ruhlar da O'nu görünce ayaklarına kapanıyor, «Sen Tanrı'nın Oğlusun!» diye bağırıyorlardı.” yazmaktadır. 

Morpheus karakterine hayat veren Laurence Fishburne, filmin yönetmenleri Wachowski Kardeşler’den “Grimm Kardeşler” diye bahseder. Gerçekten de Wachowski Kardeşler iyi bir masal anlatıcısıdırlar. Hatta “Beyaz Tavşan” ile Alice Harikalar Diyarında’ya ve ayna sahnesi ile Alice’in devamı olan Aynadan İçeri’ye göndermeler yaparlar. Animeleri ve mangaları anımsatan görsellikler, çizgi roman karelerinden fırlamış sahneler ile de iyi bir çizgi roman okuyucusu olduklarını anlayabiliriz. Ayrıca bilim-kurgu sinemasına son derece hâkim oldukları da aşikâr! İlk filmleri Bound (1996) tuhaf bir suç filmiydi. 3 yıl sonra çektikleri The Matrix (1999) ise gerçek bir başyapıt! Bu anlamda Wachowski’lerin büyük bir aşama kaydettikleri bir gerçek. Fakat üzülerek söylemek gerekir ki Matrix’in iki devam filmi de bir hüsrandı. Sonradan çektikleri bir anime uyarlaması olan Speed Racer (2008) ise beklentileri pek karşılamadı. David Mitchell’in kitabının son derece karmaşık uyarlaması Cloud Atlas (2012) filmi de bence Wachowski’lerden beklenileni vermedi.


Matrix denince akla ilk olarak ne Kutsal Kitap’taki göndermeler, ne felsefi sorgulamalar, ne de rayından çıkmış teknoloji ile ilgili eleştiriler gelir. Karizmatik güneş gözlüklerinden sonra akla ilk gelen şey şüphesiz “Bullet Time” denilen o meşhur slow motion sahnelerdir. Greenbox teknolojisi ile birlikte toplam 122 kameranın çember şeklinde dizilmesiyle kurulan düzenek sayesinde çekilen bu sahneler gerçekten de Matrix’in nev’i şahsına münhasır sahneleridir. Ayrıca bu teknik Matrix’den sonra birçok filmde kullanılmıştır. Bir de meşhur dövüş sahnelerinden bahsetmezsek olmaz sanırım. Oyuncuların aylarca ünlü dövüş koreografi uzmanı Woo-ping Yuen ve ekibi tarafından çalıştırıldığına değdiğini zaten harika dövüş sahnelerinden rahatlıkla görebiliyoruz.


Yazar: Uğur Tatar


0 yorum :

Yorum Gönder