Sayfalar

14 Şubat 2015

Jupiter Ascending / Jüpiter Yükseliyor (2015)

Stallone ve Banderas’lı “Assassins / Suikast Çemberi (1995)” için yazdıkları senaryo ile adlarını duyurmuş, fazlasıyla garip ve bir o kadar başarılı bağımsız film “Bound / Tuhaf İlişkiler (1996)” ile kendilerini ispatlamış ve “The Matrix (1999)” ile efsaneleşmiş bir ikili onlar! Wachowski Kardeşler dendiği zaman, akla ilk olarak gelen The Matrix filminden bu yana tam 16 yıl geçti. Bu 16 yılda, Matrix’in iki devam filminin dışında iki film daha çektiler. Bunlardan biri Tatsuo Yoshida’nın “Mahha GoGoGo” isimli animesinden uyarlanan “Speed Racer / Hızlı Yarışçı (2008)” filmi, diğeri ise David Mitchell’in kitabından Tom Tykwer ile birlikte uyarladıkları “Cloud Atlas / Bulut Atlası (2012)” isimli bilim-kurgu filmiydi. İlk Matrix filminden sonra çektikleri her filmle hayranlarını biraz daha hayal kırıklığına uğratan Wachowski’ler, bu yıl bir uyarlama yerine kendi yaratıcılıklarının ürünü olan “Jupiter Ascending / Jüpiter Yükseliyor” ile karşımıza çıktılar. Fakat bu film, onların yaratıcılıklarını takdir etmemiz açısından değil, yaratıcılıklarının nasıl bir kısır döngüye girmiş olduğunu görmemiz açısından önemli. Zira Jüpiter Yükseliyor, adeta kötü bir Matrix kopyası gibi…

Jüpiter Yükseliyor, Wachowski’ler Düşmeye Devam Ediyor!

Filmin eleştiri yazılarında genelde hep aynı başlık kullanılıyor: “Jüpiter Yükseliyor, Wachowski’ler Düşüyor!” Ama bunun yerine “Jüpiter Yükseliyor, Wachowski’ler Düşmeye Devam Ediyor!” desek daha doğru olurdu herhalde. Neden mi? Bu soruyu cevaplamak için Wachowski’lerin ilk Matrix filminden sonra çektikleri filmleri şöyle bir mercek altına almamız gerekiyor bence...


Wachowski’ler, “Matrix Reloaded (2003)” ve “Matrix Revolutions (2003)” filmleri ile Matrix evreninin gizemini çözecek cevapları verirken, her devam filminde sırtlarını daha çok aksiyona ve daha çok görsel efekte dayıyorlar ama bununla birlikte her devam filminin içini daha çok boşaltıyorlardı. Bu yüzden Matrix’in iki devam filmiyle de, efsaneyi başlatan ilk filmin seviyesine çıkmayı ne yazık ki başaramadılar. Burada şunu eklemek gerekir ki, her filmin görsel anlamdaki etkileyiciliğinin, bir öncekinden daha iyi olduğunu yadsıyamayız. Bana kalırsa yadsıyamayacağımız bir gerçek daha var, serinin görsel olarak en etkileyici filmi olan Matrix Revolutions, aynı zamanda serinin en zayıf ve seyir zevki en düşük filmiydi. Fakat ne de olsa bu iki devam filmi, ilk Matrix filminden besleniyorlardı ve bize hayran kaldığımız bir evrende daha fazla yolculuk etme fırsatı tanıyorlardı. Bu yüzden üçlemeyi bir bütün olarak düşündüğümüzde devam filmlerinin kusurları bir nebze olsun görmezden gelinebiliyordu. Uzun bir süre kendilerini basından gizleyen Wachowski’lerin, Matrix üçlemesinden sonra çekecekleri film de merakla bekleniliyordu.


5 yıllık bir zamanın ardından kendilerinden beklenildiği gibi karanlık, kasvetli ve gizemli bir film yerine, cıvıl cıvıl renklerle bezeli bir anime uyarlaması ile hayranlarının karşısına çıktılar. Matrix üçlemesinin manga, çizgi roman ve anime estetiğine yakın görsellikteki sahneleri düşünüldüğünde Wachowski’lerin bir anime uyarlaması çekmeleri pek şaşırtıcı bir durum değildi aslında. Ama… Anime sanatının öncülerinden olan Tatsuo Yoshida’nın “Mahha GoGoGo” isimle animesinden uyarlanan Hızlı Yarışçı, ne seyirciler tarafından beğenildi ne de gişede istenilen başarıyı elde etti. Yapımcılarının “İki buçuk boyutlu” dedikleri, aslında animelerde sıklıkla rastlanan perspektifin yok edilmesi ile elde görüntülerin kullanıldığı Hızlı Yarışçı, maalesef görsellik dışında etkileyici hiçbir özelliği olmayan bir filmdi. Derinliği olmayan karakterleri, etkileyicilikten uzak senaryosu ile uyarlandığı animenin hakkını verdiği de pek söylenemezdi. 


Anime uyarlamasında istedikleri başarıyı elde edemeyen Wachowski’ler, “Run Lola Run / Koş Lola Koş (1998)”, “Perfume: The Story of a Murderer / Koku: Bir Katilin Hikâyesi (2006)” gibi filmlerden hatırlayacağımız başarılı yönetmen Tom Tykwer’ı da yanlarına alarak, daha zor bir iş olan roman uyarlaması için kolları sıvadılar. David Mitchell’in bol ödüllü kitabından aynı isimle uyarladıkları Bulut Atlası, birbiriyle iç içe geçen altı farklı hikâyeyi kafa karıştırıcı bir kurgu ile aktarıyordu. Film izleyenleri ikiye böldü, beğenenleri çok olduğu kadar beğenmeyenleri de çoktu. Bulut Atlası, görsel olarak tatmin etse de, Wachowski’ler ve Tom Tykwer ittifakından beklenildiği kadar başarılı bir film değildi. Üstelik film gişede de hüsrana uğradı. 

İşte gördüğünüz gibi ilk Matrix filminden sonra Wachowski’lerin filmografi çizelgesi hep aşağı doğru düşmeye devam ediyor. Şimdi bu yazının asıl konusu olan, belki de Wachowski’lerin en kötü filmi olmaya aday gösterebileceğimiz Jüpiter Yükseliyor’a geçmenin zamanı geldi…

Külkedisi’nin Uzay Macerası

(Yazının buradan sonraki kısmı, filmle ilgili sürprizleri bozacak bilgiler içermektedir.)

Gökbilimci babasının -saçma bir şekilde- öldürülmesinin üzerine, hamile olan annesi Amerika’ya kaçak yollardan giderken Jüpiter Jones, okyanusun ortasında yurtsuz bir şekilde dünyaya gelir. Astronomi her ne kadar onun önemli biri olacağını işaret etse de, o sadece hayatından nefret eden basit bir temizlikçi olabilir. Sürekli önemli biri olmanın, zengin olmanın hayallerini kuran Jüpiter’in en çok istediği şey ise bir teleskoba sahip olmaktır. Hatta bu teleskoba sahip olmak için yumurtalıklarını satmaya bile razı olur. Fakat kaderin bir cilvesi olsa gerek, işte bu ameliyat için gittiği hastanede, birçok gezegene hükmeden Abrasax Hanedanlığı’nın kraliçesinin reenkarnesi olduğunu öğrenmesi ve bu hanedanlığın üç yasal varisinin onu öldürmeye çalışması ile hayatı tamamen değişecektir…

Daha önceden Neo’ya beyaz tavşanı takip ettirerek Alice Harikalar Diyarında’ya selam çakan Wachowski’ler, bu kez de Külkedisi’ni bir uzay operasının başkahramanı yapıyorlar. Olmazsa olmaz aşk unsurunu da Güzel ve Çirkin masalından ödünç alıyorlar. Filme hiçbir katkısı olmayan ve çoğu zaman rahatsız edici bu aşk hikâyesi, Jüpiter ve onun kurtarıcısı yarı-kurt yarı-insan olan Caine Wise arasında geçiyor. Bir anlamda bu filmin Trinity’si gibi olan Caine, bir unvanlıya saldırdığı için görevinden atılan bir lejyonerdir. İlk başta sadece tekrar görevine dönebilmek için Jüpiter’i, Titus Abrasax’a götürmeyi kabul eden Caine, daha sonradan âşık olduğu Jüpiter’i korumak için her şeyi göze alacaktır. Hatta o kadar ki Caine ortaya çıktığı andan itibaren, sürekli Jüpiter’in hayatını kurtaracak ve asıl kahraman acaba hangisi diye düşünmemize sebep olacaktır!

Sıradan birinin sıra dışı kahramanlık öyküsü gibi gözüken bu filmin zaten en önemli eksikliklerinden biri de Protagonist’in son derece zayıf bir karakterinin olması ve hiçbir şekilde kahramanlaşamamasıdır. Jüpiter’in önemli biri olduğu sadece soylu birinin reenkarnesi olması ile vurgulanmaya çalışılmıştır. Ama Jüpiter, sürekli Caine tarafından kurtarılmaya muhtaç, önemli kararlar alamayan, zekâsını kullanamayan, durmak bilmeyen macerası sırasında Caine’e sürekli olarak aşkını itiraf etmeye çalışan sevimsiz ve itici bir tiptir. Ayrıca aşk hikâyesi ile “Twilight / Alacakaranlık (2008)” filmini hatırlatan filmde, Mila Kunis’in Kristen Stewart’ı çağrıştıran inandırıcılıktan yoksun oyunculuğu yüzünden de bir türlü kendimizi kahraman ile özdeşleştiremiyoruz.

Channing Tatum’un hayat verdiği Caine Wise ve Sean Bean’in canlandırdığı Stinger Apini ile kahraman açlığımız giderilmeye çalışılsa da bunda pek başarılı olunduğu söylenemez. Sebeplerden biri olan Channing Tatum’un berbat oyunculuğunu bir kenara koyarsak; özellikle yarı-arı yarı-insan bir lejyoner olan Stinger Apini sanki yeni bir Morpheus olmak için tasarlanmış gibi dururken, filmin yarısından sonra bundan vazgeçilmişçesine figüran durumuna düşürülüyor. Gerçi Sean Bean bu filmde ölmeyerek bizi hem şaşırtıyor hem de sevindiriyor ama karizmatik bir karakterde Wachowski’ler tarafından umarsızca harcanmış oluyor.


Gelelim filmin baş düşmanlarına… Dünya’yı elde etmek için annelerinin reenkarnesinden kurtulmaya çalışan üç varis, kendi kişiliklerine göre bu problemi çözmeye çalışırlar. Mesela Dünya’nın gerçek mirasçısı olduğunu düşünen Balem, kiralık katillerini gönderip Jüpiter’i öldürmeye çalışırken; annesinin kalbini miras aldığını söyleyen Titus, Jüpiter ile evlenmeye çalışmak gibi sinsi bir plan yapar. Annesinin güzelliğini miras alan Kalique ise Jüpiter’i, görkemli Abrasax sarayları, gençlik havuzu ve zenginliklerle etkilemeye çalışır. 

Bu sene “The Theory of Everything / Her Şeyin Teorisi (2014)” filminde sergilediği müthiş Stephen Hawking performansı ile Oscar’ı kucaklayacağı kesin gibi gözüken Eddie Redmayne, maalesef bu filmdeki Balem rolü ile tahammül edilebilir gibi değil. Kısık sesi ve olmadık yerlerde ani haykırmaları ile pekte başarılı bir kötü adam portresi çizdiği söylenemez. Titus rolünde Douglas Booth ve Kalique rolünde Tuppence Middleton ise fena değiller. 

Unutmadan, Kalique’in tek başına etkili hamleler yapabilen birisi olmadığını ve Titus ile birlikte çalıştığını eklemek istiyorum. İlk filmleri Tuhaf İlişkiler’den bu ya hep güçlü kadın karakterler kullanan Wachowski’lerin, bu filmdeki kadın karakterlerinin bu denli zayıf ve yardıma muhtaç olmaları da hayli ilginç bir nokta bana kalırsa.

Bir Mit Yaratmak ve Jüpiter Yükseliyor

Joseph Campbell, 1949 yılında yayımladığı “The Hero with a Thousand Faces / Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” kitabında Monomitos’tan bahseder. Monomitos tüm kahraman mitoslarına örnek olan mitostur. Campbell, dünyanın bütün mitolojilerinde var olan “kahramanın yolculuğu”nun aşamaları incelediği ve tek bir kahraman arketipinin varlığını ortaya koyduğu bu kitapta, Monomitos’u üç temel aşamaya ayırır: Yola çıkış, İnisiyasyon (kökü Latince İnitium kelimesidir ve “kabul edilme” anlamına gelir) ve Dönüş. 

İlk aşamada kahraman, bir arayışa çıkar. İkinci aşama olan İnisiyasyon’da, kahraman birçok tehlikeli olaydan sağ çıkmak, yoluna çıkan zorlukları aşmak ve kişiliğini değiştirecek birçok kararı vermek zorundadır. Üçüncü ve son aşamada kahraman, değişmiş olarak geri döner. Fakat unutmamak gerekir ki kahraman gerçek anlamda bir yolculuğa çıksa da aslında içsel bir yolculuk gerçekleştirmektedir. Gılgamış, Odesa, Thor, Dante, Kırmızı Başlıklı Kız, Alice, Bilbo, Frodo, Buda, Musa, İsa, Muhammed ve hatta Wachowski’lerin yarattığı Neo… Hepsi birbirinden bambaşka hikâyelere sahiptir ama özünde hepsi aynı yolculuk aşamalarından geçerler. 

Fakat Jüpiter’in yolculuğunu bu anlamda değerlendirdiğimizde karşımıza bir sürü eksik çıkıyor. Evet, mitler herkese uyarlanabilirler bu yüzden de evrenseldirler. Hatta kahramanlar gerçek anlamda büyük bir güce, sarsılmaz bir cesarete sahip olmak zorunda da değildirler. Son derece sıradan, hatta ezik biri de olabilirler. Bu anlamda başlangıçta Jüpiter’i bir temizlikçi yapmak ve sonradan aslında bir kraliçenin reenkarnesi olduğunu öğrenmesi ile onu mecburu bir yolculuğa çıkarma fikri ile ilk aşama güzel bir şekilde başlıyor. Fakat asıl sorun ikinci ve üçüncü aşamalarda.

İkinci aşama olan İnisiyasyon’da kahramanımız Jüpiter’in kendi kararlarını bir türlü verememesi, olaylara bir türlü müdahil olamaması, sürekli birileri tarafından kurtarılması ya da alıkonulması bu aşamayı bir türlü aşamamasına sebep oluyor. Fakat kahramanın bir kahramana dönüşmesi için yolculuğu tam anlamıyla gerçekleştirmesi gerekir. Jüpiter ikinci aşamayı bir türlü geçemediği için gerçek bir kahramana da dönüşemiyor.


Üçüncü aşama olan Dönüş’te ise Jüpiter, sözüm ona değişmiş olarak geri dönüyor. Bir temizlikçi olduğu zamanlarda hayatından nefret eden, yurtsuz bir şekilde dünyaya gelmesine rağmen aslında Dünya’nın sahibi olduğu öğrenen Jüpiter, ailesini ve Dünya’yı kötülerin elinden kurtardıktan sonra sahip olduğu tüm zenginliğe sırtını çevirip tekrar bir temizlikçi olmak için Dünya’ya geri dönüyor. Neden mi? Çünkü reenkarnesi olduğu kraliçenin de onca zenginliğine rağmen hayatından nefret ettiğini öğreniyor ve asıl mutluluğun zenginlikle gelmediğini anlıyor! Bu yüzden de eve geri döndüğünde ne hayatından yakınıyor ne de mutsuzluk emareleri gösteriyor. Yani kendini olduğu gibi kabul ediyor ve Dünya’nın sahibiyken(!) bile bir temizlikçi olarak kalmayı yeğliyor. Bu çok masum ve basit bir mesaj gibi gözükse de, “hayatını değiştirmeye çalışma, nasıl bir hayat yaşıyorsan onu kabul et ve mutlu olmaya çalış” düsturu ile Jüpiter Yükseliyor, seyirciye adeta kapitalizm pompalıyor.

Hatta şunu bile söylersek ileri gitmiş sayılmayız: Wachowski’ler bu filmde Matrix’in söylediklerinin tam tersini söylüyorlar. Matrix’te Morpheus, kırmızı hapı Neo’ya vererek ona hayatını değiştirmeye çalışmasını, beladan uzak bir şekilde yaşadığı hayatı reddedip gerçeği aramak için çabalamasını istiyordu! Ama bu film, kahramanı onca tantalı bir yolculuğa çıkarıp, sonrasında “Sen ailen ile sömürülmeye devam et! Zenginsin, bak Dünya’nın sahibi sensin!” diyerek kafamızda hem filmle hem de Wachowski’lerle ilgili bir sürü soru işareti bırakıyor.


Filmin Matrix’i çağrıştıran en önemli özelliği ise “hasat” kısmıdır. Matrix’te insanlar, makineler tarafından sanal bir dünyaya hapsedilmiş ve enerji için üretilen birer “pil” gibi kullanılırken, bu filmde Abrasax Hanedanlığı’nın üyeleri, daha uzun bir ömre sahip olabilmek ve hep genç kalabilmek için insanları “iksir” yapmak için kullanıyorlar. Hem uzun ömür hem de gençlik veren bu iksirin yapımı için gezegenler “hasat” ediliyor. Burada tıpkı Matrix’teki gibi bir sistem eleştirisi var gibi gözükse de bu, filmin bütününde çok etkisiz bir mesaj olarak kalıyor. Bu yüzden bu eleştiri, pek de ciddiye alınacak gibi değil. 

Büyük Bütçeli B Filmi: B-lockbuster

Jüpiter Yükseliyor, şimdiye dek gördüğümüz tüm bilim-kurgu filmlerini hatırlatacak sahneleri bir bir sıralayarak yeni olan hiçbir şey ortaya koymuyor. Campbell’in monomitos aşamalarının ve kahraman arketipinin başarıyla uygulandığı Star Wars serisi başta olmak üzere Star Trek serisi, Signs / İşaretler (2002), “Green Lantern / Yeşil Fener (2011)”, “Guardians of the Galaxy / Galaksinin Koruyucuları (2014)” gibi birçok filmin ismini bu esinlenme silsilesinin arasında sayabiliriz. Wachowski’lerin filmdeki bürokratik işlemler sahnesinde, bir bilim-kurgu başyapıtı olan Brazil (1985) filmine saygı duruşunda bulunması ve yönetmen Terry Gilliam’ı, Mühür ve Kaşe Bakanı yaparak saygı duruşlarını taçlandırması için ise söyleyebilecek hiçbir şey bulamıyorum. Bu sahne, böyle bir filmde neden kullanılmış hala anlamış değilim.


Ama bunun yanında Hollywood’un iki önemli yönetmeninin çektiği bir filmde, saçma sapan sahnelerle karşılaşmak, yeni bir şeyler görememekten daha çok hayal kırıklığına sebep oluyor! Mesela nasıl oluyor da Jüpiter’in, o an olduğu odaya kadar saptayan uzaylı formları yanlış kişiyi kaçırabiliyorlar? Ya da Caine, uzay boşluğuna atılırken uçan botları neden çıkarılmıyor?  Stinger Apini tarafından ihanete uğrayan Caine’in bunu son derece normal bir şeymiş gibi kabullenmesine ve hemen affetmesine ne tepki vermeliyiz? Ya da Chicago’nun semalarında dakikalarca etrafı bombalayan uzay gemilerinin olduğu sahnede etrafta bir Allah’ın kulunu göremiyor oluşumuz neye işarettir? 

Her şeye rağmen Wachowski’lerin diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmlerinde de görsellik konusunda kusur bulmak biraz zor. Üstelik Matrix serisinden sonra Jüpiter Yükseliyor ile bildikleri sulara geri döndüklerinden, çizgi roman estetiğindeki görüntüleri, dur durak bilmeyen etkileyici aksiyon sahneleri,  görkemli mekân tasarımları ile görsel bir şölen sunmayı fazlasıyla başarıyorlar. Fakat burada ayrıca bir parantez açmak gerek. Etkileyici ve pahalı görsel efektlerin yanında filmin makyaj konusundaki başarısızlığının beni hayal kırıklığına uğrattığını söylemeden edemeyeceğim. Fazlasıyla eğreti duran grotesk makyajlı karakterler Wachowski’lerin nasıl bir film çekmeye karar veremediklerinin bir tezahürü aslında. Tüm bunları söyledikten sonra Jüpiter Yükseliyor, bir blockbuster mı yoksa bir B-filmi mi karar vermek güç…

Matrix serisi ile bilim-kurgu sinemasını tabiri caizse yeniden dirilten, bilim-kurgunun bir alt türü olan uzay operasına yeni bir soluk getiren Wachowski’ler, maalesef Jüpiter Yükseliyor ile türün klişelerini sıralamanın, ucuz bir bilim-kurgu zırvası yaratmanın ötesine gidemiyorlar. Filmin sonunda Jüpiter ve Caine -tıpkı ilk Matrix filminde Neo gibi- gökyüzüne doğru uçuyorlar. Umarım bu gönderme, devam filmlerinin bir habercisi değildir…


Not: Bu yazı daha sonradan Hayat Dergi'nin Mart 2015 sayısında yayımlanmıştır.



Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder