Sayfalar

7 Şubat 2015

In Time / Zamana Karşı (2011)

“Vakit, nakittir” şeklindeki atasözümüzün ya da Amerikalıların “Time is money” sözünün aslında bu filmin önermesi olduğunu söylersek yanılmış olmayız herhalde. Geleceğin dünyasında, insanlar 25 yaşında yaşlanmaları duracak şekilde genetik müdahaleye uğramıştırlar. Para birimi artık “zaman”dır ve eğer insanlar daha fazla zaman bulamazlarsa en fazla bir sene daha yaşayabiliyorlardır. Tabi zengin insanlar için bu durum geçerli değildir; onlar New Greenwich denilen korunaklı bölgelerinde sonsuza kadar mutlu mesut yaşıyorlardır…

Günümüz kapitalist sisteminden pekte farkı olmayan bu yenidünyada “Para”nın yerini “Zaman” almış hepsi o kadar. Sistemi yöneten, Zaman Çarkı’nın dönmesini sağlayan insanlar korunaklı bölgelerinde mutlu mesut yaşarken, “Diğerleri” her gün hatta her dakika onlardan zaman çalan sistemin içinde eriyip gidiyorlar. Hiç kimse bir diğerini önemsemiyor, bir insanın ölümüne göz yumabiliyor ve rahatlıkla onun zamanını çalıp onu öldürebiliyor. Şu anki sistemden bir farkı yok açıkçası! Onun kadar güçlü, onun kadar acımasız. Bu yüzden fikir olarak film gerçekten iyi bir sistem eleştirisi olsa da uygulama konusunda beni pek tatmin ettiğini söylemeyeceğim. Para birimi olarak zamanı kullanmak ve sol kolda bulunan “zamanı sayacı” fikirleri gerçekten de çok orijinaller ve çok hoş uygulanmışlar. Bilek güreşinden bozma “zaman dövüşü” ise beni biraz hayal kırıklığına uğrattı açıkçası! Bu yüzden bu konudan hiç bahsetmeden geçiyorum.


Gattaca (1997), Simone (2002), Lord of War (2005) gibi filmlerin hem yönetmenliğini hem de senaristliğini yapan Andrew Niccol’ü aslında Oscar’a aday olduğu,  yine bir sistem eleştirisi olan The Truman Show (1998) filminin senaristliğinden tanıyoruz. Niccol’ün iyi bir senarist olduğu gerçek. En azından iyi fikirler bulduğu konusunda söyleyecek sözümüz yok. Fakat iyi bir fikir iyi bir filmin ortaya çıkması için yeterli olmuyor maalesef. Bence filmin yönetmeni ve senaristi olan Andrew Niccol’e kâğıt üzerinde parlak gelen fikirler, uygulama aşamasında pek ortaya çıkamamışlar. Mesela “fakir erkek-zengin kız aşkı” klişesi filmin ana mesajını biraz gölgelemiş gibi gözüküyor. Ya da film boyunca, yozlaşmış bir sisteme annesini kurban veren bir adamın öfkesini hiç hissedemiyoruz. Zengin insanların bölgesi olan New Greenwich’e onlardan hem annesinin hem de yıllarca sömürülen diğer insanların intikamını almak için giden başkarakterimiz Will Salas, sanki güzel kızımız Sylvia Weis’i görünce her şeyi unutuyor! En iyi arkadaşının ölümünü bile son derece normal karşılıyor. Tabi tüm bu eksiklere birde Justin Timberlake’in pek de başarılı olmayan oyunculuğu eklenince işler iyice sarpa sarıyor. Amanda Seyfried ise kendinden beklenilen performansı gösteriyor diyebiliriz. Her şeye rağmen mutlaka görmeniz gereken bir film olduğunu da belirtmek gerekiyor...


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder