Sayfalar

8 Şubat 2015

A bout de souffle / Breathless / Serseri Aşıklar (1960)

“Yeni Dalga ne bir akım ne bir okul ne de bir gruptur,” der François Truffaut, “o öyle bir niceliktir ki, her yıl yeni yönetmenlerden ancak üç ya da dördüne kapısını açan bu mesleğe, son iki yılda ortaya çıkmış elli yeni adın dâhil edilmesi için basın tarafından konmuş kolektif bir slogandır.”
  
Fransız Yeni Dalga sineması denince akla ilk olarak gelen isimler şüphesiz bu akımın kurucusu olan André Bazin ve bu akımın en etkili isimlerinden olan Jean-Luc Godard’dır. Bu akımın diğer önemli isimleri arasında François Truffaut, Claude Chabrol, Jacques Rivette ve Eric Rohmer’i sayabiliriz. 

1950 yılında Godard, Jacques Rivette ve Eric Rohmer ile birlikte Gazette du Cinéma isimli bir dergi çıkarır. Fakat bu dergi kısa bir süre devam eder. Ardından Godard, Bazin’in 1951’de çıkarmaya başladığı Le Cahiers du Cinéma (Sinema Defterleri) isimli dergide sinema eleştirileri yazmaya başlar. 

Godard’ın ilk uzun metraj filmi için 1960 yılına kadar beklemesi gerekecektir. O zamana kadar, inşaatında işçi olarak çalıştığı baraj hakkında (kazandığı parayla filmi çekmek için kamera satın almıştır) Opération Béton adlı kısa bir belgesel ve iki kısa film çeker.


Godard, ilk uzun metraj filmi, Yeni Dalga sinemasının medar-ı iftiharı olacak Serseri Aşıklar’ı ise 1960 yılında çekecektir. 1968 yılına kadar da Alphaville, Çılgın Pierrot gibi Yeni Dalga akımına ait filmler yapar. 1968 sonrasında, dönemin Maoist öğrenci liderlerinden olan Jean-Pierre Gorin ile beraber kurduğu Dziga Vertov Grubu ile 1972 yılına kadar politik bir sinema anlayışıyla filmler çeker. Daha sonra kendisini modern dünyadan ayıran Godard, eşi Anne-Marie Miéville ile video çalışmaları yaptığı Sonimage şirketini kurar. 

Sinemaya merhaba dediği Yeni Dalga dönemi, politik filmler çektiği Dziga Vertov dönemi ya da öznel video çalışmalarına yöneldiği Sonimage dönemi ile sürekli yenilik peşinde koşmuş bir yönetmendir anlayacağınız Godard. Hala daha sinemada yenilik arayışında olduğunu söylersek yanılmış sayılmayız sanırım.

Godard’dan bu kadar bahsettikten sonra biz Godard efsanesini başlatan film olan Serseri Aşıklar’a geri dönelim. İlk olarak filmin başında “Monogram Pictures'a ithaf edilmiştir.” yazısı dikkatimizi çeker. Monogram Pictures, ucuz gangster filmlerini yapan stüdyonun ta kendisidir. Tabi Godard’ın saygı duruşları bununla sınırlı değildir. Serseri Aşıklar baştan sonra bir saygı duruşu kuşağıdır aslında. Mesela Fransız gangster filmlerinin ünlü yönetmeni Jean-Pierre Melville’i filmde “roman yazarı” olarak seyrederiz. Ya da sert adam tipiyle tanıdığımız Hollywood yıldızı Humphrey Bogart başrol karakterimiz Michel’in tam anlamıyla rol modelidir. Ayrıca Godard küçük bir sahnede Humphrey Bogart’ın meşhur fotoğrafını bize göstererek saygı duruşunu taçlandırır.

Godard’ın birçok kuralı yıktığını görürüz bu filmde. Mesela Jump cut ya da sıçramalı kurgu denilen kurgu tekniğinin ilk kez bu filmde kullanıldığını notlarımıza ekleyelim. Tabi Godard’ın başlangıçta bunu filmin süresini kısaltmak için mecburen yaptığını da hatırlatmak gerekiyor.


Aslında bu film, bilinen bir türü bilinmeyen şekillerde anlatır. Serseri Aşıklar bir film noir ürünü gibi gözükür. Ama hiçbir şekilde film noir havası taşımaz. Atmosfer film noir havasını anımsatacak şekilde karanlık, basık ve rahatsız edici değildir. Günlük güneşlik bir Paris manzarası izleriz. Ya da başkarakterimiz hiç te öyle alışılmış suçlulardan biri değildir. “Hayır, bu normal. İhbarcılar ihbar eder, soyguncular soyar, katiller öldürür, sevgililer sever.” repliği ile nasıl bir mantığa sahip olduğunu anlayabiliriz aslında Michel’in. Fakat “Ölene kadar tehlikeyle yaşa!” düsturunu benimsemiş olan Michel’in yaptıklarını neden yaptığını anlayamayız bir türlü. Tam anlamıyla bir “anı yaşa adamı”dır. Araba çalar, kadınları ayartır, polisleri vurur ama aslında bunları neden yaptığına dair bir şey öğrenemeyiz. Çünkü hırsızlıkla elde ettiği paralar ile lüks bir yaşam sürmez. Sürekli yeni kadınlar ile yatmak ona eskiden olduğu gibi çekici gelmez. Polisi korktuğu için öldürür. Aslında sonunda da itiraf edeceği gibi bu anlamsız yaşamından sıkılmıştır ve daha önemlisi yorulmuştur. O yüzden daha öncesinde onun için tek gecelik bir kadın olan Patricia’ya geri döner ve onu Roma’ya gitmek için ikna etmeye çalışır. Bu anlamda Michel için Patricia bir kurtarıcı, Roma ise umuttur. Fakat sonunda işler hiç düşündüğümüz gibi olmaz. Godard bizi ters köşeye yatırır. Patricia, Michel’i ihbar eder. Polis, Michel’i vurur. Fakat Michel ne gerçekten ihbar ettiği için Patricia’ya öfkelenir ne de ölürken yüzünden huzur dolu gülümseme eksik olur. Belki de gerçekten Patricia onu kurtarmıştır, kim bilir. Üstelik filmde meşhur yazara en çok istediği şey sorulduğunda yazar bu soruyu “Ölümsüz olmak ve sonra ölmek.” diye cevaplandırır. Aslında ölümsüz olup ölen kişi Michel’dir.

Michel Poiccard rolünde Jean-Paul Belmondo film boyunca bizi sinir de edebiliyor, güldürebiliyor da. Bu anlamda bu rol için başka birini düşünmek biraz güç. Üstelik o tuhaf hareketleri ve garip dudak hareketini bir başka aktörde görsek son derece eğreti kaçardı herhalde. Patricia Franchini rolünde ise Jean Seberg, Jean-Paul Belmondo ile büyük bir uyum içinde filmi götürüyor. Fakat oyunculuğunu çok da beğendiğimi söyleyemeyeceğim.


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder