Sayfalar

12 Nisan 2012

Beed-e Majnoon / The Willow Tree / Söğüt Ağacı (2005)

Birazdan okuyacağınız bu yazı, film ile ilgili sürprizleri bozacak bilgiler içermektedir!

Bismillahirrahmanirrahim…

Ünlü Hint yönetmen Satyajit Ray’in şu sözü ile yazıma başlamak istiyorum:

Batı’nın çok şeyi var, teknoloji, sağlık, refah… Ancak bir şeyi yoktur ve o da, Batı insanının bir zamandan beri şaşırmayı unutmuş olmasıdır. Artık hiçbir ilmi keşif, refah seviyesini yükseltecek yeni bir imkân sizi şaşırtmıyor. Fakat Şark Şiiri kesinlikle sizi şaşırtacaktır.


Bana görebilmenin ne demek olduğunu söyle, ben de sana körlüğün ne olduğunu söyleyeyim.

Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsanız sizde gözüyle görebilen insanlardansınız demektir. Peki, bana görebilmenin ne demek olduğunu söyleyebilir misiniz? Aslında çok düşünmenize gerek yok. Tabi ki söyleyemezsiniz! Zira siz doğduğunuzdan beri bu özelliğe sahiptiniz. Bu yüzden kaybetmediğiniz bir şeyin değerini anlamanız ve onun değerini anlatmanız oldukça güçtür. Hatta imkânsızdır! Schopenhauer’un da dediği gibi, “Elimizde olan şeyleri çok seyrek düşünürüz, eksik olanları ise daima”.

Kendisine bahşedilen bu büyük nimetin kıymetini bilmese de görebilmek insanoğlu için oldukça önemlidir. Hatta görmek bazıları için inanmaktır! Var olmamızın tek sebebi olan Allah’ı göremediğimiz gibi bizim için değerli olan hiçbir duyguyu da göremeyiz. O halde sadece görebildiklerimize inanırsak nasıl anlamlandırabiliriz yaşamımızı? Annesini hiç görmemiş kör bir çocuğun annesine duyduğu sevgiyi nasıl açıklayabiliriz? Şüphesiz görebilen sadece gözler değildir ve hiç şüphesiz görmek için gözlerimizi kullanırsak, kayboluruz bu karanlık dünyada…

Elbette görebilmek büyük bir nimettir. Zaten kim aksini söyleyebilir ki? Ama göremeseniz dahi sizi her şeyden çok seven bir anneye ya da hayatını size adamış fedakâr bir eşe sahip olmanız da büyük bir nimet değil midir? Belki de en önemlisi sahip olduğunuz küçük kızınızdır kim bilir? Bir an için düşünsenize göremediği için toplumdan dışlanan onca kör insana nazaran siz ailenizi geçindirebilecek paraya sahipsiniz. Bu da büyük bir nimet değil midir? Mutlu olmak için gereken onca şeye sahipken bunlar size yetmez mi? Yetmez tabi, eğer siz tüm bunları görmezden gelerek sadece görebilmeyi isterseniz yetmez! Elindekilerin kıymetini bilmezseniz yetmez! Yetmez çünkü “Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür”. (İbrahim / 34)

Sana söylemem gereken bir şey var. Yoksa beni tamamen unuttun mu?

Şüphesiz Majid Majidi çektiği bir avuç film ile sadece İran Sinemasını değil Dünya Sinemasını da etkilemeyi başarmış bir yönetmendir ve Şark’ın Şiiri olan İran Sineması’nın en önemli şairlerinden biridir! Bazen kör bir çocuk ile anlatır derdini, bazen bir ayakkabı ile! Bazen de bambaşka bir aşk hikâyesi ile çıkar karşımıza, şaşırtır! Ama hep küçücük umutların kocaman hikâyelerini anlatır bize. Diğer filmlerinin gölgesinde kalan ama en az onlar kadar etkileyici olan “Beed-e Majnoon” (ülkemizde bilinen adıyla Söğüt Ağacı) filminde ise 8 yaşında geçirdiği kaza yüzünden gözlerini kaybeden Yusuf’un hikâyesini izliyoruz bu kez.

Yusuf aradan geçen 38 yıla rağmen hala tekrar görebilmenin umudunu taşıyan bir adamdır. Çok büyük gibi gözüken engeli onun hayatında yükselmesine mani ol(a)mamış ve o profesör olabilmeyi başarmıştır. Ayrıca onu seven bir eşi ve şirin mi şirin bir kızı da vardır. Çoğu insanın sahip olmak istediği bu tabloda tek bir eksik vardır. Az öncede söylediğim gibi Yusuf 8 yaşından sonra bu dünyayı, dünya gözüyle bir daha görememiştir. Ama Yaratıcıya ettiği dualarından da hiç vazgeçmemiştir:

Sana söylemem gereken bir şey var. Yoksa beni tamamen unuttun mu? Ben Yusuf. Yarattığın bütün güzelliklerden mahrum olup asla şikâyet etmeyen kişi. Aydınlık ve parlaklığın yerine kasvet ve karanlıkla yaşadım. İtiraz etmedim. Mutluluğu ve huzuru bu küçük cennette buldum. Sıkıntı ve güçlükle geçen bunca zaman yetmezmiş gibi şimdi de daha fazlasına mı katlanmamı istiyorsun? Bu yolculuktan sevgili ailemin yanına dönebilecek miyim? Yoksa bu hastalığa diz mi çökeceğim? Alın yazımı kime şikâyet edebilirim ki? Bana biraz merhamet etmen için Sana yalvarıyorum. Hayatımı bağışla.


Ve günlerden bir gün Yusuf, içinde büyüttüğü umudu da yanına alarak ameliyat olmak için Fransa’ya gider. Tedavi olacağı hastane de gizemli bir adamla tanışır. Murtaza isimli bu adam neredeyse Majid Majidi’nin her filminde gördüğümüz Mohammad Amir Naji’den başkası değildir.

Burada ayrıca bir parantez açmak istiyorum. Mohammad Amir Naji tiyatrolarda sahne alırken, Majid Majidi'nin Bacheha-ye Aseman / Cennetin Çocukları (1997) filminin seçmelerine katılmış ve oldukça kalabalık bir katılımcı arasından seçilmeyi başarmıştır. Gerçekten de büründüğü her rolde beni etkilemeyi başarmış yegâne oyunculardan biridir kendisi. Her defasında o kadar doğal o kadar samimi performanslar sergiler ki onu hayranlıkla seyretmemeniz mümkün değildir! Her yönetmenin vazgeçemediği bir oyuncu vardır ya hani, işte Majid Majidi ile Mohammad Amir Naji’yi de ayrı düşünemeyiz. Mohammad Amir Naji’nin yine Majid Majidi'nin yönettiği Avaze Gonjeshk-ha / Serçelerin Şarkısı (2008) filmi ile de Asya Pasifik Sinema Ödülleri’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü aldığını hatırlattık sonra parantezi kapatıp devam edebiliriz.

Yusuf’un Murtaza ile karşılaşması ve aralarında geçen konuşmalar film açısından oldukça önemlidir. Hatta filme ismini veren söğüt ağacının Yusuf için önemini de bu konuşmalar esnasında öğreniriz. Henüz küçük bir çocukken körler okulunda ona bakması için verilen söğüt fidanından Yusuf, “Bana hatıralarımla birlikte şans da getirir.” diye bahseder. Sürekli ceviz yiyen Murtaza’nın ise ceviz ağaçlarına olan düşkünlüğünü görürüz. Şüphesiz bu iki farklı ağaç, filmde iki farklı adamın metaforu olarak kullanılmıştır. Ceviz meyve veren bir ağaçtır. Ayrıca Sufi anlatımında ceviz hem hakikati hem de hakikate giden yolu anlatmak için kullanılan bir simgedir. Ama biliriz ki söğüt ağacı meyve vermez…

Bulut, âb-ı hayat yağdırsa, yine de söğüt ağacından bir yemiş yiyemezsin. Çünkü söğüt ağacının meyvesi yoktur. (Kalp gözleri âmâ olmuş) alçak ve bozuk tabiatlı kimse ile vakit geçirme. Çünkü hasır kamışından şeker yiyemezsin. Sâdî-i Şirazî

Yusuf ve Murtaza her anlamda birbirlerine zıt iki adamdır. Her şeyden önemlisi hayata bakış açıları farklıdır! Murtaza kendi deyimiyle, savaştan hatıra kalan, küçük ve aptal bir şarapnel parçası kafasının içinde olduğu için yavaş yavaş körleşen bir adamdır. Ama bu onu mutsuz etmez. Yusuf ise ameliyat ile görebilecek olan kör bir adamdır ve ameliyat gününü iple çekmektedir! Ama görmek bir bilinmezliktir Yusuf için ve insan bilmediği şeyden korkar hep. Yusuf’da bu korkusundan ilk kez Murtaza’ya bahseder:

- Ameliyatın ne zaman?
- Birkaç gün içinde.
- Heyecanlı mısın?
- Bilmiyorum. Hem heyecanlıyım hem de korkuyorum.
- Görememekten mi korkuyorsun?
- Belki de görmekten. 38 yıldır başka bir dünyada yaşıyorum. Neler olabileceğini bilmiyorum.

Neler olacağını bilmese de Yusuf’un tekrardan görebilmek için ettiği yakarışlar bitmez. Ameliyattan önce ettiği dua çaresiz bir adamın Yaratıcıya son yakarışlarıdır. Bu duasında çok önemli bir söz verir Yusuf. Şüphesiz bu söz diğer verilen sözlere hiç benzemez. Ama insanoğlu bu, Allah’a verdiği sözlerden dönmekte hiç bir sakınca görmez!

Hatalı olduğumu biliyorum. En büyük hatam Senin büyüklüğünü yeterince bilmemekti. Şimdi anlıyorum ki Sen beni merhamet kitabından silip atmadın. Beni unutmadın. Sen benimlesin ve beni korursun. Bir de lütufların tamamlansa. Mademki elimden tuttun yalvarırım, yolumu aydınlat. Yalvarırım. Işığa başka herkesten daha fazla hasretim. Eğer bu karanlıktan çıkabilirsem daima seninle birlikte olacağım.


Dört ağaç ve bir evin küçük bir cennet olduğunu sanıyordum! Bu cennetten sıkıldım…

Yusuf hiç tereddüt etmeden “Eğer bu karanlıktan çıkabilirsem daima seninle birlikte olacağım.” der ve bu onun ağzından duyduğumuz son duadır! Ameliyat başarılı geçmiştir ve Yusuf İran'dan uzakta geçirdiği 57. gecesinde, ertesi günü sabırsızlıkla beklemektedir. Çünkü ertesi gün bandajları açılacaktır. Fakat Yusuf o kadar sabırsızdır ki bir türlü bekleyemez. “Görebilecek miyim yoksa göremeyecek miyim?” diye sorar kendi kendine. Sonra yavaş yavaş bandajlarını açmaya koyulur. İşte bu an Yusuf’un yeniden doğduğu andır!

Yusuf görebildiğini anlayınca önce irkilir. Ardından bir süre boyunca ellerini inceler. Gördüğü ilk canlı ise pencerenin kenarında yükünü sırtlanmış zar zor yürüyen bir karıncadır. Ve sonra onu çocuk gibi büyük bir sevinçle hastane koridorunda koşuştururken görürüz. Bu sahne hem filmin hem de sinema tarihin en etkileyici sahnelerinden biridir! Parviz Parastui, 38 yıldan sonra tekrar görebilen birini en  çarpıcı şekilde canlandırmayı başarmıştır. Öyle ki bu sahnede nefeslerimizi kesip onu pür dikkat izlemekten kendimizi alamayız…

Yusuf’un yeni doğmuş bir bebekten farkı yoktur artık. Çünkü yıllarca kullandığı Braille Alfabesi’nin yerine herkesin kullandığı Fars alfabesini öğrenmesi, renkleri bilmesi ve her şeyden önemlisi tanıdığı insanların yüzünü belleğine kazıması gerekir…


Yusuf havaalanına geldiğinde onca insan arasından annesini tanır. Ama aynı durum eşi için geçerli değildir. Kalabalığı birkaç kez tarasa da gözü hep aynı kadının üzerinde durur: Peri!

Yusuf’un öğrencisi olan Peri ve eşi olan Rüya arasında gelgitler yaşaması işte bu andan sonra olur. Aslında Yusuf’u mahveden en önemli şeyin bu olduğunu söylersek de yanılmış sayılmayız. Ona yıllarca hizmet eden, onun “gözü” olan sadık eşi Rüya yerine Yusuf’un sırf gözüne güzel gözüktüğü için Peri’ye hayranlık duyması karısını hatta kızını bile ihmal etmesine sebep olur. İşte insanın ona verilen nimetlere nasıl şükür etmediğini, sahip olduklarını hiçe sayarak sahip olmak istediklerine yöneldiğini Majid Majidi bu iki kadın üzerinden çok başarılı bir şekilde anlatır. Arapçada “görmek” anlamına gelen Rüya “duyusuz algı”nın bir türüdür. Yani rüya görmek için bir çift göze ihtiyaç yoktur. Çünkü insan rüyadayken her şeyi görebilir! Bu anlamda Yusuf’un eşi olan “Rüya” sahip olunan nimeti temsil eder. Peri ise birçok farklı kültürde yer alan efsanevi ve mitolojik bir yaratıktır. Yusuf’un öğrencisi olan “Peri”de verilenden daha fazlasına sahip olma isteğini temsil eder.

Yusuf -gözleri görmeden önce- “Bir de meleklerin yalnızca cennette olduklarını söylerler!” diye iltifatlar yağdırdığı karısıyla gözleri görmeye başladıktan sonra doğru düzgün konuşmaz bile. Ama elindekinin kıymetini bilmeyen herkes bir gün onu muhakkak kaybeder…

Yusuf kendi deyimiyle “Bütün güzelliklerden mahrum olup asla şikâyet etmeyen kişi”dir. Fakat aynı Yusuf karısının çocuğunu alarak evi terk etmesinin ardından annesine (aslında Allah’a) isyan etmekten de geri kalmaz:

-Yusuf hayatını ne hale getirmeye çalışıyorsun?
-Ne hayatı? Hiç kimse geçen onca sefil yıllara, tek bir söz etmeden nasıl katlandığımı biliyor mu? Herkes benim için üzüldü. Sen, karım, çevremdeki herkes. Artık kimseye ihtiyacım yok. Hakkım olan hayatı istiyorum. Hayatımın en güzel yılları heba oldu. Etrafına bir bak, sahip olduğum şeylere bak. Buna yaşamak diyebilir misin? Bir avuç dolusu hiç! Dört ağaç ve bir evin küçük bir cennet olduğunu sanıyordum! Bu cennetten sıkıldım. Kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Evet, kendi yoluma gitmek istiyorum! Bunu anlayabilir misin? Anlayabilir misin, söyle!

Allah’ım. Yeni bir hayata başlamak için bir şans daha istiyorum.

Aslında Yusuf geçmişini kara bir leke olarak görüyor ve hiç yaşanmamış kabul etmek istiyor. Bunun en güzel örneğini karısının onu körler okuluna götürmek istediği sahnede görüyoruz. Bırakın kör insanlara yardım etmeyi Yusuf onlarla aynı ortamda bulunmaya bile tahammül edemiyor. Çünkü onları görmek “onca sefil yıllar”ı hatırlamasına sebep oluyor ve Yusuf daha fazla dayanamayıp oradan koşarak kaçıyor! Aslında sadece okuldan değil onun kaçışı, her şeyden önemlisi Yusuf utandığı geçmişinden kaçıyor!

Geçmişinden kaçmaya çalışan Yusuf onunla yüzleşmesine olanak verecek her şeyden de kurtuluyor. Kitaplarını yakıyor, kasetlerini kırıyor. Yusuf’un yaptığı tüm bu hatalar elindekileri birer birer kaybetmesine yol açıyor. Önce üniversiteye gitmek istemediği için işinden daha sonrada eşinden oluyor. Annesi onun yüzünden hastalanıyor. Kaybetmekten en çok korktuğu şeyi ise her şeyini kaybettikten sonra kaybediyor!


Görmeye başladıktan sonra önceki yaşamında değer verdiği hiçbir şeye değer vermeyen Yusuf, yanından hiç ayırmadığı Mesnevi-i Şerif’i de tekrar görmeye başladıktan sonra hiç okumuyor! Uzun zaman sonra tekrar eline aldığı kitabın içine sakladığı, Braille Alfabesi ile yazdığı sayfayı hatırlıyor ve sayfayı bulup okumaya başlıyor:

Allah’ım. Yeni bir hayata başlamak için bir şans daha istiyorum.

Bu çarpıcı sahnenin ardından karıncayı tekrar görürüz. Yine kendinden kat be kat ağır yükü ile zoraki yürümeye çalışıyordur. Bilindiği gibi karıncaların görüşleri kötü düzeydedir, hatta bazı türler tamamen kördür ama çok çalışkandırlar!

Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu’nun yazdığı Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü kitabında karıncadan şöyle bahsedilir:

Karınca, tasavvufta, herkesin kendi gücü oranında yapabileceği kadarını yapmasını temsil eden sembol bir hayvandır. Didinme ve çalışma, karıncanın özgün bir vasfı olduğu gibi, sufîde de aynı nitelik bulunmalıdır. Sufîlik yolunda meskenete (tembellik, miskinlik) yer yoktur.

Yusuf’un gözlerinin açılmasıyla ortaya çıkan bu karınca hep çalışır. Yusuf ise onun aksine gözlerinin açılmasıyla birlikte tembelleşir! Sadece gözünü doyurmaya çalışır, dünya nimetlerinin peşine düşer ve elindeki her şeyi kaybeder! Gözünü açtığı an gördüğü çalışkan karıncayı ikinci kez göremez bile! Ama bizim filmde gördüğümüz son şey o karınca olur. Daha sonrası ise karanlık… Kim bilir belki de Majid Majidi bize görebilen bir kör olduğumuzu hatırlatıyordur…

Son olarak Majid Majidi’nin Rang-e Khoda / Cennetin Rengi (aslında özgün ismi “Tanrı’nın Rengi” anlamına gelmektedir) filminin Beed-e Majnoon filmi ile olan benzerliğinden bahsetmek istiyorum. Rang-e Khoda filminde dokunduğu her şeye Allah’ı bulabilmek adına dokunan, doğuştan görme engelli Muhammed’i izlemiştik. Yusuf’un aksine Muhammed isyan etmeyen, ona verilenle yetinen ve “karanlıkta olmasına rağmen daima Allah yolunda olan” birisidir. Yani aynı durumda olmalarına rağmen çok farklı davranan iki insandır Yusuf ile Muhammed.

Bu kadar laf kalabalığından sonra filmi en iyi şekilde özetleyen bir ayetle bitirmek istiyorum yazımı:

Andolsun, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra bunu kendisinden çekip-alsak, kuşkusuz o, (artık) umudunu kesmiş bir nankördür. (Hud / 9)

Not: Bu yazı daha sonradan Öze Dönüş Dergisi'nin Mayıs-Haziran 2012 sayısında yayımlanmıştır.

(Bu filmin, Nuh Ürün tarafından yazılmış olan eleştirisini okumak için tıklayın...)


Yazar: Uğur Tatar

0 yorum :

Yorum Gönder