Sayfalar

2 Eylül 2011

Sinema Sohbetleri #2: Captain America: The First Avenger (2011)

Tatar kardeşler, bir gece vakti terasta keyif yapıp gökyüzünü seyrederlerken uzaklardan bir uçak geçer.

Uğur: Aa uçağa bak!

Ümit: Hayır, o kayan bir yıldız(!)

Uğur: Yok artık! Bir de Superman deseydin!

Ümit: Superman olamaz çünkü onun gelmesine daha çok var.

Uğur: İşte bende onu diyorum.

Ümit: Bak bak! Senin şu uçaktan bir şey düşüyor.

Uğur: Bu hafta Captain America gelecekti. Kesin odur.

Ümit: Aman Allah’ım! Yine mi bir süper kahraman?

Uğur: Evet, bu yıl Odin’in asi oğlu Thor, Charles Xavier ve Magneto’nun ilk gençlik öyküleri X-Men: First Class, yüzüklerin başka bir efendisi Green Lantern’dan sonra beyazperde de bayrağı Captain America devralıyor.

Ümit: Ama Captain America diğer süper kahramanlardan ‘biraz’ farklı.

Uğur: Biraz farklı derken?

Ümit: Genellikle süper kahramanlar, kozmik güçlerini kullanan bir uzaylı, yüksek teknolojinin nimetlerinden faydalanan dahi bir mucit, genlerinin eseri bir mutant, ilahi güçlerle donatılmış mitolojik bir Tanrı ya da bunun gibi karakterler olur. Captain America ise başlangıçta sıradandan bile daha sıradan bir insan, sonrasında ise kazandığı güçler ile normal bir insandan çok da aşırı görünmüyor.


Uğur: Hem bizim kadar sıradan hem de bizden daha üstün güçlere sahip olarak karşımıza çıkan Captain America’nın, bu güçlerinin yanında Adamantiyum-Vibranyum karışımı mükemmel kalkanını da unutuyorsun bence.

Ümit: Sıradanlığı, halka yakın, halkın içinden bir süper kahraman vurgusu yapmak için filmde güçlü bir unsur olarak kullanılmış. Fakat bence o kadar ağır basmış ki, üstün güçleri çok fazla hissedilmiyor. Seninde bahsettiğin kalkanı bile benim gözümde onu süper kahraman sınıfına sokmaya pek yeterli durmuyor.

Uğur: Bu anlamda zaten o diğer süper kahramanlardan ayrı bir yerde. Steve Rogers’i Captain America yapan Dr. Abraham Erskine’nin de ona öğütlediği gibi süper güçleri değil cesur yüreği. Hatırlasana, Steve Rogers’ken bile zayıf ve çelimsiz vücuduna rağmen hiçbir zaman kaçmayan, hep cesaretle mücadele eden bir karakterdi.


Ümit: Seni anlıyorum. Zaten filmde de en büyük gücün kişinin aklı ve yüreği olduğu vurgulanmaya çalışılıyor. Üstelik bunları Rogers henüz Captain America olmadan görüyoruz. Yani “Captain America dış güçleriyle değil iç güçleriyle bir süper kahraman oluyor” diyorsun. Zaten kıyafeti bile birçok süper kahramandan farklı: tayt giymiyor(!)

Uğur: Aslında kahraman olmadan önce gösteri yaptığı bölümlerinden de hatırlayabileceğin gibi Captain America’nın ilk kıyafeti maalesef tayt. Bu kostüm ise daha sonradan geliştirilmiş ve bence eskisinden çok daha iyi olmuş. Fakat film içinde kıyafet tasarımına ve isminin ortaya çıkışına yetersiz bir şekilde değinilmiş.

Ümit: Çok haklısın. İnsan kalıntısı Rogers’ın güçlü Captain America’ya dönüşmesi için geçen zamanı gereksiz sahneler ve fazla uzatılmış hikâyesiyle detaylandırarak anlatan film, bir süper kahraman için çok önemli olan kostüm ve isim üzerinde durmadan geçiyor. Zaten Captain America’nın ismi ve kostümünün içerdiği semboller birçok insan için itici dururken bir de bu meseleyi hava da bırakması film açısından hiç de iyi olmamış. Kanaatimce daha yumuşak geçişler ile kostüm ve ismin oluşumu anlatılabilirdi.

Uğur: Gerçekten de Captain America ismi ve ilk bakışta Amerikan bayrağını anımsatan cismi ile aşırı milliyetçi bir duruş sergiliyor. Ama -sanırım gişe başarısı düşünülerek- bu durum başka bir şekilde yumuşatılmaya çalışılmış. Örneğin Doktor ve Steve arasındaki diyalog:

Doktor: Nazi öldürmek istiyor musun?

Rogers: Bu bir test mi?

Doktor: Evet.

Rogers: Ben kimseyi öldürmek istemiyorum. Yalnızca zorbalardan hoşlanmam. Nereli oldukları umurumda değil!

Ümit: Ya da Captain America’nın yaptığı saçma sapan sahne gösterileri (Hitler’i iki yüz kere tokatlamak gibi) dışında filmin baş düşman olarak Almanlar (Naziler) değil de onlardan da kötü ve hatta onları da yok etmeye çalışan HYDRA örgütü ve lideri Red Skull’u ön plana çıkarması örnek olarak verilebilir.


Uğur: HYDRA örgütü, filmin kurgu çıtasını biraz yükseltiyor. Almanların o dönem için efsaneleşen teknolojisini bu örgüt, Red Skull’un filmin MacGuffin’i olan Odin’in küpünü ele geçirmesiyle daha da inanılmaz bir boyuta ulaştırıyor.

Ümit: Herhalde, Captain America’nın çok da olağan üstü durmayan güçleriyle yeterli olarak dolduramadığı fantastik bilim-kurgu yapıyı desteklemek için bahsettiğin küp, 1940’lar için fazlasıyla gelişmiş bir teknolojiye sahip olan HYDRA örgütü, bir deney sonrası ucubeye dönüşen Red Skull vb. oluşturulmuş.

Uğur: Fantastik demişken kahramanımız Captain America’ya hayat veren Chris Evans’ı hatırladın mı?

Ümit: Tabi ki, Fantastic Four serilerinin Human Torch’u. Kendisini geçen süre içerisinde oyunculuk anlamında oldukça geliştirmiş. Fakat sinemada belirli bir rolle bilinen yüzlerin en büyük dezavantajı burada da kendini göstermiş ve Captain America’daki duruşu zaman zaman Human Torch karakterini hissettirir olmuş.

Uğur: Bence bu doğru değil. Daha önce bir süper kahramana hayat vermesi onun için bir dezavantaj değil aksine bu tür roller için deneyim kazanması açısından büyük avantaj ve bahsettiğin problemi iyi bir oyunculuk rahat bir şekilde örtebilir. Chris Evans’ta bu filmde Fantastic Four’un Human Torch’u olmaktan kurtulup, Captain America olmayı başarılı bir şekilde gerçekleştiriyor.

Ümit: Chris Evans’ı bu filme özgü bambaşka bir karaktere dönüştüren en önemli şey bence filmin ilk yarısında başarılı bir şekilde kullanılmış özel efektlerle canlandırılan Steve Rogers tiplemesidir.

Uğur: Evet, tıpkı The Curious Case of Benjamin Button(2008) filmindeki gibi ve gerçekten çok etkileyici olduğunu eklemem lazım.

Ümit: Filmimizde bilim-kurgu türünde tecrübeli başka isimleri de görüyoruz.

Uğur: Mesela Matrix’in Ajan Smith’i Hugo Weaving bu filmde Red Skull’u canlandırıyor.

Ümit: Bu adamın yüzünde gerçekten bir kötünün sahip olması gereken çizgiler var. Filmde maskesini çıkarıp Red Skull yüzünü bize göstermeseydi bile kötü karakter duruşunu etkileyici bir şekilde sergilemeye devam edebilirdi.

Uğur: Hatta maskesini hiç çıkarmasaydı çok daha iyi olurdu. Böylece o berbat Red Skull makyajını görmezdik. Ama Hugo Weaving bu kötü makyaja ve filmde bir kötünün kaplaması gerekenden daha az alana sahip olmasına rağmen rolünün hakkını vermiş.

Ümit: Gerçektende hem Red Skull’un makyajı hem de maskesini çıkardığı o sahne böyle özel efektleri güçlü bir film için ne kadar basit duruyor. Bunun dışında filmimiz de Men in Black serisinden hatırladığımız usta oyuncu ve yönetmen Tommy Lee Jones’u da Albay Chester Phillips olarak görüyoruz.


Uğur: Zaten çok fazla rolü yok. Bir görünüp bir kayboluyor. Bu yüzden ben Tommy Lee Jones hakkında konuşacak pek bir şey bulamıyorum. Filmde asıl dikkatimi çeken Captain America’nın sevdiceği Peggy Carter rolündeki Hayley Atwell. Daha önce Cassandra’s Dreams(2007) ve The Duchess(2008)’de gördüğümüz İngiliz aktris öyle görünüyor ki bundan sonra Hollywood’da daha çok yer edinecek gibi.

Ümit: Tommy Lee Jones’un, benim sinema dünyamda özel bir yeri var. Onun Oscar’ı kazandığı The Fugitive(1995) filmindeki performansı, çok fazla rolü olmamasına rağmen JFK(1991) filmiyle Oscar’a aday olması ve No Country for Old Men(2007) ile BAFTA’ya aday olması, onun az ya da çok oynadığı bütün filmlerde rolünün hakkını veren bir oyuncu olduğunu gösterir ki bu film içinde geçerli. Daha çok İngiliz dizilerinde rol alan Hayley Atwell ise sonraları rol aldığı sinema filmleri ile seninde dediğin gibi kariyerinde yükselişe geçen bir oyuncu gibi duruyor.

Uğur: Peki ya yönetmen Joe Johnston için neler diyeceksin?

Ümit: Özellikle başarılı görselliğiyle beğenerek izlediğim Jumanji(1995) filmiyle ilk kez tanıdığım yönetmen, görsel anlamdaki başarısını çok daha önce Raiders of the Lost Ark(1981) filmiyle Oscar kazanarak ispatlamıştı. Daha sonraları bu başarısını yönetmen koltuğuna oturduğu Jurassic Park III(2001), Hidalgo(2004), The Wolfman(2010) ve şimdi de Captain America filmleriyle devam ettirmeye çalıştı. Fakat -filmlerindeki görsel başarılarına birşey diyemesem de- açıkçası yönetimde başarılı olamadı. Tabi ki bu filmin başarısızlığı sadece yönetimden kaynaklanmıyor.


Uğur: Evet, belki de filmin en büyük sorunu senaryodan kaynaklanıyor. Senaristler Christopher Markus ve Stephen McFeely en az The Lord of the Rings serisi kadar başarılı olması gereken Narnia serisindeki yeteneksizliklerini uzun, sıkıcı ve gereksiz detayları içeren senaryolarıyla maalesef bu filmde de ortaya koyuyorlar. Son tahlilde, bu yılın vizyona giren diğer süper kahraman filmlerine (Thor, X-Men: First Class, Green Lantern) kıyasla bana göre en zayıf ve seyir keyfi en düşük olanın –üstelik yılın en çok beklenen filmi olmasına rağmen- Captain America olması beni fazlasıyla hayal kırıklığına uğrattı.

Ümit: Bu benim içinde geçerli. Zaten biliyorsun, süper kahramanlar benim çok da ilgimi çeken bir tür değil. Geçmişi olmayan bir ülkenin toplumsal dinamiklerini uydurulmuş kahramanlar üzerine kurmaya çalışması ve bunu da milletlerin gerçek kahramanlarını arka plana atarak tüm dünyaya empoze etmesi beni çok rahatsız ediyor. Eğer bu türe kendimizi kaptırmadan eğlencelik bir seyir olarak bakarsak, Captain America, beklentisi olan seyirciyi tatmin etmeyen senaryosu ve başarısız bir şekilde işlenişi ile kendisinden önceki başarılı yapımların (The Dark Knight(2008), X-Men Origins: Wolverine(2009) vb.) yanında çok sönük duruyor.

Uğur: Bu arada seyirciye hatırlatmak istediğim bir şey var: Film biter bitmez hemen koltuklarınızdan kalkmayın. Sizi The Avengers filmine biraz daha yaklaştıran bir sürpriz, filmin sonunda bekliyor olacak.



 

0 yorum :

Yorum Gönder